14 Haziran 2014 Cumartesi

Evrankaya Ailesinin Zeynep Ablası...

Aylin’in dünkü yazısı hepimizi çok duygulandırdı. Güzel yorumlarınız için hepinize bir kere daha çok teşekkür ediyorum. Dünkü güzel yorumlardan bir tanesi de, Aylin’in ablası kadar sevdiği, bizim dostumuz, arkadaşımız Zeynep Yıldız’dan geldi.

Ben de bu sabah, Zeynep ablayı yazmaya karar verdim. Yazabilir miyim diye de sormadım. Ne yapalım kızarsa da, bana kızar.
 
Zeynep, dün “Evrankaya ailesi benim için çok önemlidir” yazmış. Sen de bizim için öylesin Zeynep abla. Zeynep, aslında kardeşimin arkadaşı ve ilk olarak da o şekilde tanışmıştık. Hani, insanlar hep derler ya, “bizim ailenin bir ferdi gibi” diye, işte bu durumda o “gibi” kelimesi yok. Bizim ailenin bir ferdi ve daha ötesi yok.
Aylin’in büyümesinde ve okul yaşamında, ona ablalık, öğretmenlik, arkadaşlık, dostluk, sırdaşlık yapan Zeynep ablanın kimse yerini dolduramaz, hakkını da ödeyemez. İstanbul’da yaşarken arabası da olmadığı halde, yıllarca Bahçeşehir’den, Suadiye’ye Aylin’e derslerinde yardım etmek için gelen ablamızın ikinci bir örneği yoktur. Gerçekçi olalım, İstanbul trafiğinde, belediye otobüslerini kullanarak, yıllarca, haftada en az 3 gün, siz olsanız gelir miydiniz? Bir kerelik, iki kerelik bir şey değil, yüzlerce defa geldi gitti o yolu sevgili Zeynep ablamız.

Aylin’in bugünkü başarılı öğrencilik hayatı, zamanında ablasının, ona nasıl ders çalışılacağını öğrettiği temeller üzerine kurulmuştur. Uzmanlık alanı Matematik olmasına rağmen, şöyle bir baktı mı, her dersi hemen kavrayan ve de anlatabilen, öğretebilen bir yapısı vardır. Ver eline kel alaka bir kitap, şöyle bir okusun, anlasın, akşama sana anlatır. Aynen öyle, sizin de anladığınız gibi cin gibidir maşallah.

Böyle yazdım diye, dersten başka bir şeyden anlamayan tiplerden zannetmeyin sakın. Sokak zekası da çok gelişmiştir ve her ortama süper uyum sağlar. Rakı ortamıysa, rakı ortamı, çay ortamıysa, çay ortamı, hepsine iyi uyum sağlar ve maşallah güzelde içer. Ortalarda göbek atmayı da becerir, en ağır konferansta konuşmacıyı dinlemeyi de.
Enerji doludur ve hiçbir işe üşenmez. Zaten yıllarca Bahçeşehir’den buralara gelmesi bunu çok net bir şekilde gösteriyor ama bir seferinde (benim işim vardı götüremedim diye) Ankara’dan otobüsle gelip, Aylin’i alıp hemen karşıdaki otobüse binip geri gitmesi, kelimelerle ifade edilecek bir durum değildir. İndi, iki adım attı ve öbür otobüse bindi. İşte bu dostluktur, bu fedakarlıktır, bu arkadaşlıktır, bu sevgidir, ne derseniz deyin, bu Zeynep’tir.

Kötü gün dostudur sevgili Zeynep. Neye ihtiyacınız varsa, hemen o şekle giriverir. Hastanede refakatçi mi lazım, hasta bakıcı mı lazım, evde bekleyecek biri mi lazım, ihtiyacınız her neyse Zeynep oradadır.
Birçok insan tanırım, birçoğu da yardımsever, iyi niyetli insanlardır ama iyi niyet başka, iş halledebilmek başka bir konu. Sevgili Zeynep hem iyi niyetlidir, hem de beceriklidir. Her ortamda işini halleder.

Kader insana her zaman gülmüyor. Zeynep ablamızın da gülmediği günlerde çok oldu ama o her zaman dimdik ayaktadır ve acılarını içine atar ve yoluna devam eder. Sözlerimi bitirirken iki noktaya değinmek istiyorum. Birincisi, iyi ki bizim hayatımızdasın, ikicisi, çok iyi rakı içtiğini söylemiş miydim?

13 Haziran 2014 Cuma

Ben Babamın Kızıyım...


Ben babamın kızıyım. Aslında babam benim daha çok anneme benzediğimi düşünür. Gerek hassasiyetimden, gerek duygusallığımdan ötürü anneme benziyorum, doğru. Ancak babamdan aldığım tek şeyin ela rengi gözler olmadığını biliyorum. 


Benim babamla olan ilişkim her zamanki normal baba-kız ilişkisinden daha farklı. Aramızdaki sevgi de öyle... Öncelikle, çocukluğumun bir bölümü onunla ayrı bir şehirde ve ayrı bir aile ile geçti. Annem ile ayrıldıkları zaman Ankara yirmi birinci sokaktaki o kocaman evde, babaannem, dedem ve halam ile yaşamaya başladım. Peki, baban bu süre boyunca seni yalnız mı bıraktı?

ASLA! Dünya üzerinde kaç baba bunu kızı için yapabilir bilmiyorum ama benim Ankara’da kaldığım yıllarda babam hemen hemen her cuma günü iş çıkışı ya otobüs ya da araba ile Ankara’ya gelirdi. Benim çocukluğumda da ulaşım henüz bu kadar rahat olmadığı için sadece bir günü beraber geçirebilmek için o kadar yol gelir, her pazar da o kadar yolu geri giderdi. Bu yüzden, çocukluğumda her cuma günü benim için büyük bir mutluluk, her pazar günü ise benim için büyük bir hüzün demekti. Babam, her cuma, gece yarısına kadar onu koltukta uyuyarak bekleyen küçük bir kız bulur, her pazar ise ağlayan bir küçük kızı arkasında bırakarak gitmek zorunda kalırdı. O zamanlar, dönüş yolunda o da çok ağlarmış. Tabii, küçük Aylin’e bunu o zaman söylemesi mümkün değildi. Bu yüzden şimdi bundan haberim oluyor.

Bu mesafesi uzun ilişkinin üzerinden tam on üç yıl geçmesine rağmen, hala pazar günlerinden nefret ediyorum. Babam yanımda olsa bile, hala o gün içimde bir hüzün oluyor. Yedi yaşımda aynı evde yaşamaya başladık. Ve bu on iki yıllık süreçte, gördüm işte: Ben kesinlikle babasının kızıyım...

Babam, her durumda güçlü durabilen ve her sorunda soğukkanlı kalabilen bir insandır. Bu sene, Ankara’ya geri döndüğümde onun bu iki özelliğini kendime örnek almaya çalıştım. Ve en yakın arkadaşım başta olmak üzere, birçok insan bir kriz anındaki tutumumu gördükleri zaman: “Nasıl bu kadar sakin kalabiliyorsun?” gibi sorular sordular. Cevap çok basit, çünkü ben babamın kızıyım... 

Her ne kadar örnek alarak biraz da genetikten babama benzesem ya da benzemek istesem bile, onun gibi bir insan olamam. Çünkü sadece o, Aylin “Kendimi kötü hissediyorum” diye mesaj attığında “Hemen geliyorum” diye cevap atar. Aylin hastalandığında kırk kere odasına girerek “İyi misin, kuşum?” diye sorar. Aylin ya da Perin kendi yatak odasında televizyon izliyor diye, salondaki koltuğa uzanmayı tercih eder ve sadece o Aylin annesini kaybettiği zaman “Ağlama kuşum, 18 yıldır ikimizdik, gene ikimiziz” dedi.
Annemin dediği gibi, beni o dünyaya getirdi ancak bana babam bir hayat verdi. Bir gün bile, şikâyet etmeden, sırtını dönmeden ve her zaman en büyük desteği veren bir baba, beni şuan ki gördüğünüz duygusal, hassas, sürekli gülümseyen, sorumluluk sahibi, anlayışlı, iyi niyetli kız haline getirdi. Neden mi bu kişilik özelliklerini saydım? Çünkü ben bu özellikleri babamdan aldım.

Dediğim gibi ben babamın kızıyım...

12 Haziran 2014 Perşembe

CCI Bursa Fabrika Ziyareti

Günaydın dostlar...

Bu sabah CCI Fabrikaları'nı dolaşmaya devam ediyoruz. Sırada, Bursa Fabrikası var. O zamanlar (sonradan çok yakın arkadaş olduğum) sevgili Carl Mount, Bursa Fabrikası Operasyon Müdürüy'dü. Ben de, Carl ve ekibi ile buluşmak üzere, her zamanki gibi sabahın erken saatlerinde, Suadiye’de daha horozlar bile uyanmamışken yollara düştüm.

Kaçta yola çıktıysam, Bursa Fabrikası'na vardığımda daha insanların çoğu gelmemişti. Carl da gelmemişti ama asistanı oradaydı. "Günaydın" dedim ama kızcağızdan cevap yok. Kendi kendime duymadı herhalde deyip, bir daha “Günaydın” dedim ama yine cevap yok. Peki, ne yapalım bu sabah da kaderimiz böyleymiş.
 
“Ben Carl’ın odasına geçeyim de, orada gelmesini bekleyeyim o zaman” gibi bir şeyler söyledim ve grip odadaki koltuğa oturdum. Kızcağız yine bir şey söylemedi. Nitekim benim Bursa fabrikada geçirdiğim 2,5 gün boyunca, kızın ağzından tek bir kelime çıkmadı.
Sonunda Carl geldi ve ekiple toplantı yapacağız, gel sende katıl dedi. Ref-Pet üretiminin yeni başladığı ve sorunların tam olarak da aşılmadığı dönemler. Ben daha ilk çayımı içemeden, Carl, ekibe yarım saat boyunca bağırdı, çağırdı. Konuyla alakam olmadığı halde, ben bile tırstım. Hiç konuşmayan bir asistan ve aralıksız bağıran bir operasyon müdürüyle güne başlamış olduk.

Toplantı sonunda aşağıya üretime indiğimizde, üretimden sorumlu yöneticilerin odasında bir sessizlik hakimdi. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Ulan dedim, bu fabrikada da, kimse konuşmuyor. Sonradan hepsiyle çok samimi olduğum, çok sevdiğim dostlarımın artık çok iyi sohbet ettiklerini biliyorum ama o sabah kimsede sohbet edecek moral kalmamıştı. O sabahtan aklımda kalan tek şey, üretim müdürünün, her gelen e-maili, ilk önce print edip sonra okumasıydı.

Üretimde ve ambarda bütün günü geçirdikten sonra, Carl, gel seni bu bölgenin satışından sorumlu Kemal Beyle tanıştırayım dedi. Odasına gittiğimizde Kemal Bey iki bayi ile sohbet ediyordu. Tanışma faslından sonra, bana “niye geldin Bursa’ya” dedi. Bende, “üretime, ambara bakmaya, sizlerle tanışmaya geldim” deyince, “üretimde bir bok yok, her şey otomatik, makinalar üretiyor, (Carl’ı göstererek) bunlarda seyrediyor” dedi.
Carl, bana dönüp “ne diyor” diye sorduğunda da, “bu fabrikada üretim iyi gidiyor” dedi, dedim ama Carl inanmayıp, “ben Kemal beyi çok iyi tanıyorum, öyle bir şey demeyeceğini de gayet iyi biliyorum” diye cevap verdi.
Gün sonunda Carl, benim bu akşam bir işim var, seni oteline bırakalım yarın akşam beraber yemek yeriz dedi, bende OK dedim ve ayrıldık. O zamanlar Bursa’da iki otel vardı. Biri Çelik Palas, diğeride Kervansaray. Gitmeden önce, Çelik Palasın artık çok da iyi olmadığı bilgisi geldiği için rezervasyon Kervansaray Otelinde yapılmıştı.

Saat birazcık geç de olmuştu, karnımda acıkmış, girdim otelin restoranına. Garson menü getirdi ama tam ben menüyü incelerken gelip, “ben size menü getirdim ama tavuktan başka bir şey yok” dedi. Böylece seçim çok kolay oldu. “Ben bir tavuk alayım o zaman” dedim.

Büyük dostlukların temellerinin atıldığı, Bursa ziyaretimin ilk günü, hiç konuşmayan çalışanlar, aralıksız bağıran müdürler ve olmayan yemeklerle son buldu.
Sevgili Bursa ekibi, hepinizin kalbimdeki yeri çok ayrıdır. 2,5 gün içinde ve daha sonraki ziyaretlerimde, başta satın almacı kardeşlerim Haldun ve Bülent olmak üzere, Suat Beyden, Ümit’e, Aylin’den, Hakan’a, Yusuf Bey’e kadar, sevgili Tuncay ve Cenker’de dâhil olmak üzere hepinizden çok şey öğrendim, hepinizi çok seviyorum.

Şimdi Enver diyecek ki, "Ağabey benden niye söz etmedin?". Söz etmeme bile gerek yok, sen benim kardeşimsin.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

11 Haziran 2014 Çarşamba

Şimdi Tatil Zamanı...

Günaydın dostlar…

Uzun bir ders yılı sonunda bitti ve artık tatil zamanı. Gerçi, benim küçük kızımınki de dâhil olmak üzere bazı okullar henüz kapanmadı ama biz kafamızda bu cumadan işi bitirdik. Okullar beynimizde kapandı, sadece kapıların da kapanması kaldı.
 
Herkes karnesini aldı. Biz de inşallah gelecek cuma alacağız. Bakıyorum da, bu devirde bütün çocukların karne notları hepsi çok iyi. Bizim zamanımızda bir sürü zayıfı olan, hatta ikmale kalan öğrenciler olurdu. İyi bilirim, çünkü ben de onlardan biriydim. Artık sınıfta kalmak veya ikmale kalmak diye bir şey de kalmadı. Yırtınsan sınıfta kalamıyorsun.
Annelerin, babaların çocukların üzerindeki inanılmaz baskıları ve nefes aldırmaz tavırları, çocukların kötü not almasına müsaade etmiyor. İnanılmaz bir yarış içinde, çocuklar oradan, oraya koşturup duruyorlar. İşin komik tarafı, yarışan da veliler yoksa çocukların böyle bir arzusu yok. Çocuğun bir saniyesinin boş kaldığını hissederlerse, hemen kolundan tutup bir yerlere yazdırıyorlar.

Cebir, Geometri dışında hemen hemen hiçbir dersten karnesinde sekiz, dokuz, on gibi notlar görmemiş bir öğrenci olarak, karnedeki kötü notlarla, eve gitmenin nasıl bir his olduğunu çok iyi bilirim. Bir sene doğrudan geçsem, bir sonraki sene muhakkak resim, müzik vs. gibi dersler de dâhil olmak üzere bir şeylerden ikmale kalırdım. Bunun en önemli nedenlerinden biri de, bizim zamanımızda resim malzemeleriyle filan okula gitmenin hiç karizmatik bir iş olmamasıydı. Sadece sınıfın çalışkan kızları malzeme getirirdi.

Karnede matematikten başka iyi bir not görmeye alışık olmayan annem, babam da beklentilerini bu duruma göre ayarlamışlardı. Babam hiçbir zaman bize karne sormazdı. Soranlara da, “Çok harika olsa getirip gösterirlerdi zaten, getirmediklerine göre bir boka benzemiyordur” derdi. Kötü öğrenci olmamıza kim bilir ne kadar çok üzülüyordu.
Sevgili veliler, not yarışından dolayı, çocuklarınıza çıkışmayın. Vardır ya böyle, “Bizim oğlan doksan sekiz aldı, sizinki kaç aldı?” gibi sorularla, çocukların huzurunu bozmaya meraklı insanlar. İşin doğrusu, bu tip sorular çocuklardan ziyade, anneleri deli ediyorlar. Tam tatile girmişken, hemen çocukların tadını kaçıracak işler yapmayın. Bu sistemde alınan notların, daha sonraki tahsil hayatı ve daha sonrası için iyi bir gösterge olmadığını düşünüyorum.

İngilizce öğretmenimiz, Sehavet Hanım bana sözlüde sıfır atardı ve “Sana bir bile çok” derdi. Sık sık bana, “Senin, İngilizceye kabiliyetin yok”, “Sana bir vermek bile içimden gelmiyor” gibi laflar ederdi. Today, all I want to say is, “Sehavet Hanım, maybe it wasn’t me, it was you”.

Çocuklar dokuz ay okula gidiyorlar ve bu çok uzun bir süre. Neredeyse Survivor kadar uzun. Hepsi artık dinlenmeyi, gezmeyi, oyun oynamayı hak etti. Velileri buradan uyarıyorum; kimse, komşunun kızı yarım puan daha fazla aldı diye çocuğuna tatili zehir etmesin.

Perin, bir cuma sabahı, okul servisini beklerken, “Yarını iple çekiyorum” demişti. Ben de ona, “Yarın ne var kızım?” diye sorduğumda, cevabı “Hiçbir şey” olmuştu. Aynen öyle, bırakın çocuklar biraz “hiçbir şey” yapsınlar. Erken kalkmayacağız, yaz ödevlerine de başlamak istemiyoruz, kitap da okumayacağız, drama kursuna da yazdırmayın. Yaz okuluna da, çok istiyorsanız kendiniz gidin. Hele dershane işini hiç düşünmeyin, vallahi amcayı ararım.
Çocuklar, umarım unutmadan, söylediğiniz her şeyi yazmışımdır.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

10 Haziran 2014 Salı

Bizim Canımızın Bir Kıymeti Yoktur...

Çayımı içerken, etraftaki inşaatların yüksek katlarında, kenarlarında, hiçbir önlem almadan çalışan işçilere bakıyorum ve diyorum ki, bizim canımızın hiçbir kıymeti yoktur, sen bizim ölmemiz için bir fırsat yarat, biz hemen ölürüz. Ölmemek için önlem almak veya riskli işler yapmamak gibi cümleler bizi bozar. Havamız kaçar.

Ölürüz biz.
 
Şimdi mevsim yaz, bizim artık nehirde, gölde, denizde boğulup ölme zamanımız geldi. Yüzme havuzlarında, süs havuzlarında ölmemizde hiç duyulmamış işler değildir. Havuzların su boşaltma kanalları yüzünden kaybettiğimiz çocuklarımızın haddi hesabı yoktur. Baraj göllerinde, inşaat çukurlarına dolan sularda, ızgarası olmayan atık su kanallarında, alt yapısı olmayan şehirlerimizde ki sel sularında, her yerde ölürüz biz…
Bizde tatil demek, ölüm mevsimi demektir. Tatil yolunda trafik kazalarında ölmek en yaygın ölme şeklimizdir. Her bayram tatilinde, kaç kişinin öldüğünü hesaplar, rekor kırmaya çalışırız. Bizde, Gezi zekalısı da, geri zekalısı da, direksiyon başına geçince bir canavar kesilir. Hatalı sollamamı dersin, ters yola girmemi, kırmızı ışıkta geçmemi, trafikte riskli işler yapmamı, hepsi vardır bizde. Trafikte ölme konusunda, kimse bizim elimize su dökemez. Hiçbir yol bulamazsak, freni patlayarak kaldırıma çıkan kamyonları, otobüsleri bulur yine ölürüz.

İşyerinde ölme konusunda da hiç fena değilizdir. Hiçbir emniyet tedbiri olmayan, bu konuda bir kuruş harcanmayan tesislerde, köle gibi çalışarak da ölürüz biz. İster maden, ister tersane, bizim için hiç fark etmez. Ölürüz biz. Çalışanlarının güvenini ve sağlığını düşünen firmaların sayısı 10 elin parmaklarını geçmez.

Asabi milletiz biz. Bir anda sinirlenir, öldürüveririz insanları. Etraf ne der, hayat tarzımız yüzünden, öldürdüğümüz kadınların, kızların haddi hesabı yoktur. Hiç sorun değil, örfümüz, adetimiz, töremiz bunu gerektiriyorsa ölürüz de, öldürürüz de biz. Gergin yapımız, bize cinayet olarak geri döner. Son aylarda, yıllarda, günlük cinayet sayımız, tavan yaptı, kimsenin haberi yok.
Treni daha hızlı sürersek hızlı tren olacağını zanneder, yine ölürüz. Alelacele yapılan yolların, binaların, tünellerin, köprülerin, inşaatların çökmesi sonucu da ölürüz. Biz de hedef sağlamlık değil, belli bir tarihe kadar projeyi bitirmektir. Depreme uygun olarak yapılmayan binalar yüzünden toptan ölür, takdiri ilahi deriz.

Gaz sıkışır ölürüz, gaz patlar ölürüz, gaz sıkışmaz etrafa yayılır yine ölürüz. Kaynak yaparken ölürüz, tadilat yaparken ölürüz, tamirat yaparken ölürüz. Patron güvenlik için para harcamayı sevmez, harcasa da işçi, “ben bu zıkkımlarla çalışamıyorum der”, yine ölürüz.

Cam silerken ölürüz, cam takarken ölürüz, kutlama kurşunları, maganda kurşunları camları kırar yine ölürüz. Bunların hiç biri denk gelmezse, kafamıza ışıklı tabela veya saksı düşer yine ölürüz.

Protestocu ölür, polis ölür, asker ölür, yoldan geçen ölür, öğrenci ölür, ekmek almaya giden çocuk ölür, hepsi ölür. Bizde ki kurşunların gözü kördür. O kör kurşun gider balkonda oturan zavallı öğrenciyi bulur ve öldürür. Hastane kapılarında ölürüz, hastane, hastane dolaşırken ölürüz. Çoğu zamanda daha hastaneye bile ulaşamadan, ambulans beklerken ölürüz.
Hiçbir altyapısı olmayan şehirlerimizde sel basar, toprak kayar, çığ düşer ölürüz. Kimsede, 100 yıldır insanlar tepelerden, dağlardan akan sular, topraklar, karlar yüzünden ölüyorlar, buna bir çare bulalım, insanlar ölmesin demez.

Okullarda, işyerlerinde, askeri birliklerde yemeklerden zehirlenir ölürüz. Domuz gribinden, kuş gribine kadar, sen istediğini seç, biz hepsinden ölürüz. Bu kadar ölme stresi olan bir ülkede, sıkıntıdan da ölürüz.
Bin çeşit ölürüz de, bu işlerden bir gram ders alır mıyız? Almayız, çünkü biz böyleyiz. Bizim canımızın bir kıymeti yoktur.

9 Haziran 2014 Pazartesi

Bulancak'ta Herkes Herkesi Tanır...

Günaydın dostlar. Bu sabah, sizlerle Kara Denizin şirin kasabası, Bulancak’a gideceğiz.

Dün Bulancak’ta ki sevgili kuzenlerimle ve minik kuzenlerimle yapmış olduğumuz yazışmalar beni 40 sene öncesine Bulancak’a ilk defa ziyarete gittiğimiz günlere götürdü. Şimdiki durum nasıl bilmiyorum ama o zamanlar bu kadar kalabalıkta değildi ve herkes, herkesi tanıyordu.
 
Rahmetli eniştemin ve halamın ısrarlı davetlerine karşın, babamın her zaman yoğun ve seyahatte olmasından dolayı bir türlü Bulancak’a gidememiştik. Eminim, babamın her zaman, her konuda hep benim dediğim olacak tutumunun da bu gecikmede, hatırı sayılır bir katkısı olmuştur.
Sonunda, ben ortaokulda iken, ilk defa Bulancak’a gitmek kısmet oldu ve orada geçirdiğimiz güzel günleri unutmamız mümkün değil. Aradan 40 yıl geçti ama halen her detayını hatırlıyorum. Misafirperverliğin, ağırlamanın, zirvesine çıkan rahmetli Nail Enişte, halam ve kuzenler, bizlere çok güzel günler yaşattılar. Ziyarete gelen akrabalar ancak bu kadar şımartılabilir.

Nail enişte ve ailesi kasabanın eskilerinden ve de hatırı sayılır tüccarlarındandı. Hatta kısaca “çorbacı” diyorlardı. Zengin tüccar anlamına gelen, çorbacı lafını ben de ilk defa orada duydum. Hatta sokaklarda beni de, Nail eniştenin ve sevgili oğlu İhsan’ın yanında dolaşırken gördükleri için bana da, çorbacı diyorlardı.

Çeşitli işletmeler arasında, en önde gelen ve bizimde en çok sevdiğimiz, ekmek fırınıydı. Bizim gibi apartman çocuklarına çok ilginç gelmişti. Fırına gidip ekmek satmayı filan çok seviyordum. Gerçi ben gidene kadar, ekmeklerin %99’u satılmış oluyordu. O zamanlar, insanların alacakları bütün ekmekleri sabahın erken saatlerinde alma durumu vardı. Kim bilir, belki bu günlerde yaşam tarzları değişmiş olabilir.

Fırınla, halamların evinin arası kısa bir mesafeydi. Bir gün eve giderken yoldaki bir bakkala girip bir şey alayım dedim. Unuttum şimdi ama çikolata, gofret filan gibi bir şeydi herhalde. Adam verdi aldığım şeyi ve ben parayı uzattığımda, “Nail ağabeyin yeğeninden para alamam dedi”. Ben sokalar da dolaşıp, kimsenin bizden haberi yok zannederken, meğerse bütün Bulancak bizim kim olduğumuzdan haberdarmış.

O zamanlar, iskelenin yanında, deniz kıyısında çok güzel çay bahçeleri vardı ve akşamları tıklım, tıklım dolu oluyordu. Bizde, enişteye bizi de götürsene diye tutturduk. Hiç adetleri olmadığı halde, rahmetli bizi kıramadı ve cümbür cemaat biz çay bahçesine gittik. Gece boyunca insanlar masaya gelip, “vay Nail Ağabey, siz buraya gelir miydiniz” gibi cümleler kurdular. Biz zavallı Ankara çocukları nereden bilebilirdik ki, akşamları çorbacıların çay bahçesine gitmediklerini.
Bir akşamda sevgili kuzenim dedi sinemaya gidelim. Enişteden izinler alındı ve akşam yemeğinden sonra çıktık yola. Her ne kadar enişteden Tarzan filmine gideceğiz diye izin almışsak da, benim yaşça benden büyük olan kuzenim, “boş ver oğlum Tarzan’ı, biz Aydemir Akbaş filmine gidelim” dedi. Yaşı benden büyük, bende saygımdan bir şey diyemedim.
Bulancak küçük yer, herkes, herkesi tanıyor, ertesi sabah daha biz yataktan kalkmadan bizim hangi filme gittiğimizin bilgisi 500 kere enişteye ulaşmış ama hiç bozuntuya vermedi, bizi de hiç yüzlemedi. Bana, “nasıldı Tarzan” diye bir kere sordu, ben de “süperdi” deyip geçiştirdim. Bizim arkamızdan, kuzene kızmış olabilir ama biz oradayken konu hiç gündeme gelmedi.

Motosikletle bütün gün yollarda gezmemizden tutunda, bisikletle muhteşem güzel kum plajlara gitmemize kadar, Bulancak seyahati bizim için çok güzel anılarla dolu. Eniştemin, kendi fırınlarında hazırlattığı çeşit, çeşit, sini, sini tatlılar, kıymalı pideler ve böreklerde, yemede yanında yat, cinsindendi.

Umarım ilk fırsatta yine oralara gitme şansımız olur. Bize Bulancak’ta inanılmaz günler yaşatan eniştemin de, halamın da, kaybettiğimiz diğer bütün büyüklerimizin de mekanları cennet olsun. Kalbimizde sizler için çok özel bir köşe var…

8 Haziran 2014 Pazar

Kalbimizin Soma'da Olması Kiraları Ödemiyor...

Günaydın dostlar. Bu güzel Pazar sabahında, hiç birimizin Soma’da ki kardeşlerimizi unutmadığından adım kadar eminim ama unutmamamız, hayatın gerçeklerini değiştirmiyor.

Bütün acılara rağmen, Soma’da devam etmesi gereken bir günlük yaşam var. Ödenecek kiralar, gidilecek okullar, yenilecek yemekler, ilaç alması gereken hastalar, ısınacak odalar, bir gram mutlu edilmesi gereken yürekler var.
 
21 gün önce yaptığımız yardımlar o günün acısına derman oldu ama bugüne kalmadı. Yaşam bir aylık olsaydı belki yeterdi ama yaşam devam ediyor, acılı kardeşlerimizin bizlere bıraktığı çocuklara bakmak artık bizim görevimiz.
Onlar, madenci Mehmet’in, Ahmet’in çocukları değil artık, onlar bizim, bütün Türkiye’nin çocukları. Bu ülkenin madenlerinde, hayatlarını kaybeden madenci kardeşlerimizin, ailelerine, çocuklarına, hasta annelerine, yatalak babalarına bakamayacaksak, biz ne için varız ki?

Onların, yerin dibinde, köle hayatı yaşayarak, 1200 TL maaşla baktıkları ailelerini, şimdi yoklar diye ortada mı bırakacağız. Soma, ayağa kalkar, yaralarını sarar ama bu bir zaman meselesidir. O güne kadarda, insanların, en azından yaşam ihtiyaçlarını karşılamadan, akşam başımızı yastığa koyamayız.

Bu konuda büyük çabalar harcayan ve birebir yardımları yerine uğraştıran arkadaşlarımızdan biri olan sevgili Banu Yüksel’in, Soma’dan hemen döndükten sonraki duygularını hiç dokunmadan kendi sözleriyle sizle paylaşıyorum.
 
Evet günlerdir çabaladığım yazdığım çizdiğim Soma Projesinin birinci etabını tamamladık. Para çok gelmiş ama devletten değil kişilerden ve stk lardan
Bize evlerin içi ve durumu çok kötü çocukların hiçbir şeyi yok dediler gittik bizzat gördük. Öncelikle hiçbir şeyden memnun olmayan gençliğimiz gidin de görün o içler acısı durumu. Belki biraz şükredersiniz halinize!!!

Evinde tv si olmayan aileler ve bilgisayarı olmadığı için dersini yapmakta zorlanan öğrenciler....

Üstüne kiralarını ödemekte zorluk çeken aileler.
Daha acısı yatağı bile olmayan yerde bir döşeğe kıvrılan çocuklar!!!!

Bir ailenin damı çökmek üzere evde rutubet had safhada ve 1,5 aylık bronşit hastası bir bebek....
Bir yola girdik artık bu iş bir kere ile kalmayacak. Gücümüz ne kadarına yeterse ( bir ay ayakkabı, bir ay elbise bir ay harçlık) verip bu çocuklara sahip çıkılmalı. Devlet yok millet olsun bari. Bugün tv ler ranzalar dolaplar ödediğimiz birkaç aylık kiralar ocaklı fırın bilgisayarlar printerler ve bazalar aldık. Bunları da Soma esnafından almayı tercih ettik ki esnaf kan ağlıyor cari hesaptan çalıştıkları Maden İşletmesinden alacaklarını tahsil edemedikleri için.

Evi çökmek üzere olan Havva Hanımı taşımamız ve 1 yıllık kirası için acil 5000 TL ye ihtiyacımız var!!!!!
Herkese katkıları için sonsuz teşekkürler. En çok da Şule Engin Özbek İbrahim Akkanat ve Leydi Güzellik Salonu ile Soma Tso Başkanı Hakan Işık ve tabi ki tüm işini bırakıp bize eşlik eden Kadın Girişimciler Komitesi Üyesi sevgili Sevil Önol'a .....


Arkadaşlar, başta da belirttiğim gibi, paylaştığımız acılar, kiraları, borçları, mutfak masraflarını ödemiyor. Zaman, Soma’yı yaşatma zamanı. Birçok evde, evin tek gelir getiren babası, evin direği öldü. Evet öldü… Kalanları yaşatmak da, bizim boynumuzun borcu.

Bu işlere emek harcayan ve yardımları birebir yerine ulaştıran sevgili Banu Yüksel ve Şule Engin Özbek’in hesap numaralarını bir kez daha sizlerle paylaşıyorum. 

Unutmayın 10 TL bile, 10 tane ekmek alır…
TR38 0013 4000 0018 9219 3000 18 DENİZBANK BANU YÜKSEL GİDER-SOMA YARDIM HESABI

TR38 0006 4000 0011 1993 2155 62 İŞ BANKASI ŞULE ÖZBEK - SOMA YARDIM