Hatıralar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hatıralar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Kasım 2025 Cumartesi

Attila Evrankaya

Günaydın Dostlar,

İsmi yanlış yazdım zannetmeyin, doğru yazılışı aynen böyleydi ve bu konuya çok dikkat ederdi.



Sevgili dayımla ilgili hatırladığım en eski anım bu resim demeyi çok istesem de bu resimle ilgili hiçbir şey hatırlamıyorum. Sevgili gençler (Sadık ağabey bu resim için çok teşekkür ederim, dün aramıza katıldığın için de ayrıca mutlu olduk.) böyle bir yere beni oturttuğunuz için çok sağ olun. Kızlar, bu resim için çok teşekkür ederim ama bu ilişki yürümeyecek gibi. Ben yazdım, siz 60 yıldır cevap yazmadınız, ben de daha fazla beklemek istemiyorum. “O zamanlar sosyal medya yoktu.” diye bahane üretmeyin, yazmak isteyen bugüne kadar bir yol bulurdu.

Beylerbeyi’nde çekilen bu resim bizim yaz tatillerimizin bir geçeği oldu. Her yaz İstanbul’a gelmeye can atardık. Herkes “Çakal Dağı’nın tepesinde yaşlı insanlarla sıkılmıyor musunuz?” dese de biz hiç sıkılmazdık. Anneanne ve dedeyi de sevsek de asıl neden dayımdı. O bizim ağabeyimiz gibiydi. Büyük bahçede saklambaç oynamaya bayılırdık. Daha sonraki yıllarda Neşe abla ile tanıştıktan sonra beraber saklandıklarını da görmedik zannetmeyin. Sık sık da plaja giderdik. Hep beraber ağaçlara tırmanıp meyve topladığımız da olurdu. Bütün erikleri tişörtümüzün içine doldurup çok titiz olan anneanneyi kızdırırdık.

Plaj konusu açıldığında ilk aklıma gelen de Caddebostan Plajı’ndaki günlerimiz oluyor. Sabahtan akşama kadar orada oturup hiç sıkılmazdık. Hamburgerin olmadığı yıllarda yediğimiz sosisli sandviçler dünyanın en lezzetli yemekleri gibiydi. Plajın hemen yanındaki Caddebostan Maksim Gazinosu’nda sahne alan şarkıcıların provalarını veya sahne çalışmalarını dinlemek de ayrı bir güzellik katıyordu. Küçüksu Plajı’nda boydan boya göğsümü duvara sürtüp doktorun odasına gittiğimde de yine yanımda dayım vardı.

“Dayım vardı.” derken başka kimse yoktu gibi bir anlam da çıkmasın. Dayım sosyal bir insandı. Her zaman birçok arkadaşı da yanımızda olurdu. Beni de arka koltukta kızlarla oturturlardı ama çok uslu bir çocuk olduğum için “Ben neden arka koltukta oturuyorum?” diye bir kere bile şikâyet etmedim.

Plajdan sonra eve gittiğimizde (her akşam olmasa da) balkonda yemek keyfi başlardı. Mangalda pişirilen köftelerin bahçeden toplanmış ürünlerle yapılan çoban salatası eşliğinde boğaz manzaralı bir ortamda yenmesi harikaydı. Balkon güzel de ağustos ayında bile olsanız Küplüce Mahallesi’nin akşamları soğuk olur, yün donsuz oturulmaz. Mangal kendi pişirmiyor, birinin ilgilenmesi gerekiyor. Kim ilgilenecek? Tabii dayım.

Sünnet olduğumda bütün gün yatağımın başucunda oturan da dayımdı. Ben boş gözlerle etrafa bakarken o hep yanımdaydı. Benim başıma bu kadar iş gelmişken kadınların ortada göbek atmasına da sinir olmuştum. Dayım da “Bırak oynasınlar oğlum.” diyordu.

Benim hayatımdaki birçok ilk de hep dayım vardı. Bu satırları yazarken neden gözlerim doluyorsa. Sevgili Sinem Öğretmenim bu duygularla ve dolu gözlerle bu kadar oldu. Bugünlük hataları görme, sonra not kırarsın. Benim ona benzediğimi de herkes bilir. Dün cami avlusunda (katıldıkları için çok mutlu olduğumuz) sevgili Tülay ablaya, Bengi ablaya, Çiğdem ablaya ve Mert’e (Müge’cim Galatasaraylı olduğun için seni yazmadım) anlattığım gibi beni ilk Fenerbahçe maçına da dayım götürmüştü. Ankara’daki Fenerbahçe-Bursaspor Başbakanlık Kupası maçı, benim hayatımda gittiğim ilk maçtır.

İlk küfürlerimi de dayımdan öğrenmiştim ama bu konuyu şimdilik çok yaymayalım, aramızda kalsın. “Ulan” denilince küfür edildi diyerek fenalaşan bir anneannenin ortamında bana küfür öğretirdi. Allah’tan bir şeylerin yanlış olduğunu hissettim de bu çalışmalar çok uzun sürmedi. Siz yine de üzülmeyin, sonradan bütün eksiklerimi tamamladım.

Dayım son yıllarda iyi değildi. O kadar çok sorunu vardı ki konuştuğumuz zaman kocaman bir liste oluşuyordu. Maalesef bu sorunların birçoğunun nedeni de gençlik yıllarından başlayarak çok uzun bir süre devam eden kötü bir alışkanlıktı. Ben bildim bileli bu alışkanlık hep vardı. Bırakalı çok uzun yollar geçmiş olsa da ortaya çıkan hasar hep onunla beraber yaşadı. İbrahim Bey, bu son satırı sizin ve bu alışkanlıktaki diğer sevdiklerim için yazdım.

Dayımın çok hassas bir dengesi vardı ve o dengeyi nasıl koruyacağını da en iyi kendisi biliyordu. Hangi ilacı ne zaman alması gerektiğini ve ne kadar alacağını çok güzel ayarlardı. Değişen değerlere göre çok uzun yıllar dengede kalmayı başardı. Bunun en büyük nedenlerinden biri de kendi vücudunu çok iyi tanımasıydı.

Kendini çok iyi tanıdığı için son günün geldiğini de çok iyi biliyordu. Aramızdan ayrılırken o kadar sakince, o kadar vedalaşarak ayrıldı ki hepimizin içinde garip bir burukluk kaldı. Birçok insan bakkala giderken daha büyük bir olay yaratıyor. Sabah kalktığımda sabaha karşı bir sosyal platform ortamında yazılmış “Allah’a emanet olun.” paylaşımını gördüm. Bu ortamlarda benden daha aktifti. Mesaj çok net olsa da ben o şekilde algılamak istemedim. Sorunları çok artmış olsa da yakın zamanda bir ayrılık yaşayacağımıza hiç inanmıyorduk.

Sosyal platformdaki mesajından sonra sabah saat 8,49’da aile WhatsApp grubuna “Ben hiç iyi değilim.” diye son mesajını yazdı. Ben hemen cevap yazsam da bir daha cevap gelmedi. Durum çok netti, dostlarıyla, ailesiyle, herkesle vedalaşmıştı ve artık başka bir şey yazacak hali yoktu. Daha sonra hastanede bir aya yakın bir süredir onunla ilgilenen arkadaşlarla da vedalaştığını öğrendik. Bir parantez de Göztepe Süleyman Yalçın Hastanesi’ndeki çalışanlar için açmak istiyorum. Sevgili doktorlar, hemşireler ve diğer bütün çalışanlar (aynı Soyak Residence ortamında olduğu gibi) dayımla adeta kendi aile büyükleriymiş gibi ilgilendiler. Hepsinden Allah razı olsun.

Hastaneye vardığımda durum beklediğimiz gibiydi. Her zaman dayımın her sorununu çözmeye çalışan sevgili Ebru ve Tolga kapıda, doktorlar odanın içindeydi. Son bir çaba sonuç vermedi ve çok sevdiği Cumhuriyet’in bayramında sessizce araladığı kapıdan sessizce sonsuzluğa yürüdü. Gürültü çıkmasın diye kapatmadığı kapıdan gözyaşlarıyla arkasından bakmak da bize kaldı.

Bu vesile ile bütün bu süreçte yanımızda olan ve iğneden ipliğe kadar her detayın peşinde koşan büyük Soyak Residence Ailesi’ne, Ebru’nun artık ailemizin bir parçası olmuş bütün arkadaşlarına, bütün akraba ve dostlarımıza ve yıllardır dayımla yaşayıp her ihtiyacına yetişmeye çalışan bütün arkadaşlara kalpten çok teşekkür ediyoruz. Son dakikaya kadar her zaman yanımızdaydılar. Hem çok iyi niyetliler hem de çok becerikliler. Sevgili Aylin ve Nazlı son saniyede gazete ilanını yoktan var ettiniz, sağ olun. Bazen insan çok iyi niyetli olsa da işi sonlandırma yönü eksik kalır ama burada ne çayın eksik kalıyor (Çaylar için de ayrıca teşekkür ederim.) ne de işler.

Ben dayıma benzediğim için bütün hayatım boyunca mutlu oldum, onu çok özleyeceğim. Umarım gençlik yıllarının geçtiği Beylerbeyi’nde mutlu ve huzurludur. Mekânın cennet olsun, her zaman çocuk ruhlu ve hiç büyümek istemeyen dayım.

Başsağlığı dileklerini her ortamda ileten, camide ve/veya mezarlıkta bizle birlikte olan, duamıza katılan ve yakın, uzak birçok yerden gelen bütün dostlarımıza çok teşekkür ederiz.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

4 Nisan 2021 Pazar

Bir Zamanlar Adana...

Günaydın dostlar…

Bir şeyleri bilmek çok güzel bir duygu olsa da, bu durum bildiğimiz şeyleri çok güzel anlatabileceğimiz anlamına gelmez. Her bilgili insan güzel anlatım yapamaz. Bu nedenden dolayıdır ki ben öğretmenliğin de çok farklı bir konu olduğunu düşünürüm. Herkes öğretemez.

Bir takım yaşanmışlıkları akıcı bir şekilde anlatabilmek de aynı öğretmen olmak gibi ayrı bir meziyet gerektirir. Bu becerisi çok fazla olan insanlardan bir tanesi de sevgili ağabeyimiz Yaşar Nadir Atilla’dır. Hem çok bilgilidir, hem de çok güzel anlatır. Bahsetmeden geçemeyeceğim, bir de çok iyi bir Fenerbahçelidir.



Ben Yaşar ağabeyin sohbetlerini çok severim. Son birkaç yıldır defalarca “bir yerlerde buluşalım” diye konuştuk ama bir türlü olmadı. Geçen yılbaşında salgın da başlayınca planlar tam anlamıyla suya düştü. İnşallah salgının sonuna doğru bir yerlerde sohbet ederiz.

Yaşar ağabey her işin içindedir. “Çok gezen mi yoksa çok okuyan mı bilir?” diye sormuşlar ya, bizim ağabeyde maşallah ikisi de fazlasıyla var. Bu kadar bilgi ve tecrübe biriktirince de bunları birileriyle paylaşmak gerekiyor.

Bu düşünceyle yola çıkan Yaşar ağabey ‘Öykülerle Bir Zamanlar Adana’ diye bir kitap yazdı. Tam da benim sevdiğim ve de yazdığım cinsten bir kitap. Aslında iki gecede okunacak bir çalışma olmasına rağmen benim okumam bir hafta sürdü. Kolay okunan, hayatın içinden çok güzel bir çalışma olmuş.

Adana’yı televizyon dizilerinden ibaret sanmayalım diye epeyce bir çalışmış. Dizi demişken, ‘Bir Zamanlar Çukurova’ denk geldikçe izlediğim nadir dizilerden biridir. İzleye izleye çırçırları ve huğları öğrenmiştim ama bu kitabı okumak için yetmez. Okumaya başlamadan önce Türkçe-Adanaca lügat edinmeniz gerekiyor. Allah’tan Yaşar ağabey sayfa sonlarında benim gibiler için ufak tefek açıklamalar yapmış.

Yaşanmışlıkları anlatan yazılara bayılıyorum. Ayrıca, sadece sabah yazıları yazmıyorum, bana gelen her şeyi de muhakkak okuyorum. Bu kitabı da görünce (Yaşar ağabeyin sohbetinin ve anlatım tarzının da çok keyifli olduğunu bildiğim için) hemen aldım.

Yazılanların içeriğinden söz etmeyeceğim, bence herkes bu kitabı alıp okumalı. Ben kendi açımdan her şeyi buldum bu kitapta. Çok güldüğüm anlar da oldu, gözlerimin dolduğu anlar da. Sonuçta bütün öyküler bir araya geliyor ve kocaman bir hayat ortaya çıkıyor.

Benim yazma şeklim de kısa öykülerden oluştuğu için, kitabın içinde kaybolup kendimi bulup çıktım. Bazı öykülerin sadece mekânını değiştirerek hepimizin hayatına rahatlıkla sokabiliriz. Adana’da çırçırda yaşanan şeylerin benzerleri Giresun’da da fındık kırma tesislerinde yaşanıyor olabilir. Hiç fark etmiyor. Tek fark, muhtemelen Adana’da daha çok pavyon olmasıdır.

Yazılanların tadını kaçırmak istemesem de, Kambur Kazım’ın Çandırı ile ilgili bir şeyler yazmadan edemeyeceğim. Bu öyküyü okudum, sonra bir daha okudum, sonra da canım bir kere daha okumak istedi. Hayat çok karmaşık olmakla beraber, bir yandan da yaşananlar ve yaşanacaklar Adana’nın pamuk iplikleriyle bir birbirine bağlı. Birini çektin mi nereye kadar gideceği hiç belli değil.

Bütün yazılanlar aklımda derin bir yerlerde kaldı. Bir kısmı da kalbimin derinliklerine kadar gidip yerleşti. Hiç unutmayacağım bir diğer konu da ‘hardal renkli ayakkabılar’. İlle de filmlerdeki kırmızı rugan ayakkabıların hikâyemizin kahramanı olması gerekmiyor, bazı hikâyelerde başrolde hardal renkli ayakkabılar vardır. Mahmut’un da içimde bir yerlerde çok ayrı bir yeri var.

Sizce Yaşar ağabey bütün bu Adana sözcüklerini halen hatırlıyor mudur yoksa gidip bir yerlerde bilgilerini tazelemiş midir? Bence halen hatırlıyordur, çünkü hafızası da maşallah çok iyi.

Bu güzel kitap, üç yıl önce kaybettiği sevgili eşine armağan edilmiş çok başarılı bir çalışma. Mekânı cennet olsun, nurlar içinde uyusun. Geliri de yoksul öğrencilere burs olarak verilecek.

Bütün dostlarıma ‘Öykülerle Bir Zamanlar Adana’ kitabını alıp okumalarını tavsiye ediyorum. Ben internet ortamında satın aldım, iki gün sonra geldi. Herkese iyi okumlar.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…


6 Temmuz 2016 Çarşamba

Albümdeki Resimler...

Günaydın dostlar…

Devir değişti. Maşallah, artık hepimiz akıllı telefonlarımızla Foto Naci gibi resimler çekebiliyoruz. Telefonlar o kadar yol aldı ki, fotoğraf makinesi endüstrisi bile öldü.
Hepimizin telefonlarında binlerce resim var. Artık film alma, karta bastırma gibi dertler de olmadığı için; çekiyoruz da çekiyoruz. Aynı resmi 500 değişik açıdan çekmeden resim çektik bile saymıyoruz. Restoranın birinde resim çeksin diye garsona telefonu verdiğiniz de, o da 500 tane çekiyor.



Bütün hayatımız telefonda. Gelişen teknoloji, bize bütün hazırladığımız yemekleri sosyal platformlarda paylaşma imkânı sundu. Eski usul olsaydı, fotografçıya götürüp bastırmanız gerekseydi, hanginiz pişirdiğiniz patlıcan musakkasının resimlerini paylaşırdınız? Resim çekmek beleş olduğu için, pişirilen her yemek kendini internette buluyor.

İlerleyen teknolojinin hayatımıza birçok kolaylıklar kattığı kesin olduğu kadar, birçok değeri de hayatımızdan götürdüğü de kesin.


Çok güzel resimler çekiyoruz ama resimlerimiz de son günlerdeki hayatımız gibi darmadağın.

Eskiden her evde fotoğraf albümleri olurdu. Albüm olmasa bile, en azından bir resim kutusu veya torbası olurdu. Yaşı bana yakın olanların çocukluk resimleri siyah beyazdır. Renkli resim çektirmenin çok havalı ve pahalı olduğu devirleri çok net olarak hatırlıyorum.

Nedenini bilmiyorum ama fotoğraf albümleri ya salonda, ya da oturma odasında dururdu. Kimse albümlerini yatak odasında saklamazdı. “Bakın her şeyimiz ortada, alın bakın” ruh halinin bir eseriydi herhalde.

Çok sık olmasa da, ara sıra bu albümlere bakmak çok zevkli olurdu. Sizleri bilmiyorum ama bizim evde albüm bakma işi genellikle aile yemeklerinden sonra, bilhassa da içkili ortamlarda gerçekleşirdi. İçki içmekle, eskiyi hatırlamak arasında garip bir bağ var ama ben çözemedim.

İşin en zevkli taraflarından biri de, evdeki büyüklere fotoğraflardaki insanları sormaktır. Genellikle de, “O benim sütninemin torunu” gibi filan bir cevap alırsınız. Kendi kendinize, “Bu akşam bu bilgiyi öğrendiğim çok iyi oldu” diye mırıldanırsınız.
Benim çok fazla çocukluk fotoğrafım yok. Olanların yarısı da sünnetimde çekilmiş olan fotoğraflar. Miktarları çok fazla olmasa da, hepsi eski usul, siyah sayfalı bir albümün içinde duruyorlar.


Şimdi resimlerimiz nerede? Her yerde. Doğru dürüst bakabileceğimiz bir ortam bile yok. Bütün resimlerini elektronik ortamlarda düzenlemiş, gerektiğinde de oradan gösterebilecek kaç kişi vardır? Vallahi ben bile yapmadım öyle bir şey.
Dediğim gibi, resimlerimiz her yerde. En çok sakladığımız yer de telefonumuzun hafızası. Ben de dâhil olmak üzere, hepimiz bozulan, kırılan telefonlardan çok fazla resim kaybettik. Kalan resimler de oralarda bir yerlerde duruyorlar ama kim için, ne için durdukları bile belli değil.

Bu işe meraklı arkadaşlarım çok güzel resimler çekiyorlar. Teknoloji sayesinde bizlerle de paylaşabiliyorlar. Bunu hiç kimse inkâr edemez. Bu imkânlar olmasaydı ev ev dolaşıp herkesin albümlerini karıştırmamız gerekirdi. Hatta çok isterseniz paylaşılan resimleri büyüterek insanların suratındaki en küçük sivilceye kadar görebiliyorsunuz. Bunun bu şekilde görünmesini istemeyen ne yapıyor? O da sivilce kapatma programı kullanıyor. Aynı durum kırışıklıklar, torbalar, siyahlıklar, sarkmalar gibi vücudunuzdaki her sorun için de geçerli. Hepsinin programı var. Çektiğiniz fotoğrafı bütün bu programlara tabi tuttuktan sonra maşallah kusursuz olabiliyorsunuz.
Sizi bilmiyorum ama ben hafif sararmış, hafif eskimiş, albüm kokan resimlere bakmayı seviyorum ve özlüyorum. Resimlere bakarken, kokusunu da almak; olayın en az yarısı. İsterse milyon megapiksel resim çeksin. İstese de babamın gözündeki o bakışı yakalayamaz artık…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

3 Kasım 2015 Salı

Telefon Rehberim...

Günaydın dostlar…

Bu sabah durgunum dostlar. Üzgün değilim ama içimde nedenini bilmediğim garip bir boşluk var. Apartmanların üzerinden boş gözlerle adalara bakıyorsam, anlayın ki durgunumdur. Bu durgunluğumun sebebi ne gündemdeki seçim süreci, ne de Fener’in ruhsuz takımları.
Robin Sharma, “Kontrol edemediğin konulara kafanı takma” der ama her konuda bu durum geçerli olmuyor. Senin kontrolünde olmasa da kalbinde olan konuları o kadar çabuk söküp atamıyorsun.


Durgunluğumun nedeni telefon rehberim. Sizlerin de bildiği gibi, Bozcaada’nın her noktasını gezeceğim derken telefonumu kırmıştım. Telefon kırılınca da bütün rehberim de onunla birlikte gitmişti.

Üzüntüm giden telefon rehberi için değil, giden insanlara. İnsanları otomatik olarak yeni telefonuma aktaramadığım için tek tek elle girmeye karar verdim. 1080 civarı kayıt olan rehberimi de tek tek elle girmek, inanın hiç kolay olmuyor. Bu şekilde girmek istememin bir nedeni de, isimleri girerken bir ayıklama yapmak. Hemen söyleyeyim işlem bittiğinde toplam rakam 300 civarı filan olacak.

Tamam, benimle artık ilgisi olmayan numaraları ayıkladık diyelim. Peki, ilgisi olup da artık ulaşmam mümkün olmayan numaraları ne yapacağız?
Her ne kadar rahmetli Neşe ablanın WhatsUp numarasında artık 2 küçük çocuğun resmi görünse de, benim onu rehberimden de, kalbimden de çıkarmam hiç mümkün değil. Benim telefonum olduğu ve de ben telefonun ne olduğunu hatırladığım sürece, o numara orada kalacak. Her zaman benim yengem, ablam, dostum, arkadaşım, sırdaşım olarak kalacaktır.
Peki, ya neredeyse senesi dolacak olan sevgili Burhan? Onu da çıkartamam. Dünyanın en iyi kalpli, en iyi niyetli insanını ben rehberimden çıkartamam. Burhan, Neşe Abladan sonra ayrılışıyla beni en çok üzen insanlardan biridir. Telefonumda da, içimde de her zaman bir yeri olacaktır.

Hemen hemen bütün hayatını tek başına yaşayan rahmetli Seçkin teyze’de telefon rehberimde duruyor. Bayramlarda, kandillerde aradığım son kalan 3-5 numaradan bir tanesiydi. Ben onu arayıp, sordukça çok memnun olur herkese anlatırdı. Söyleyin bana, ben şimdi nasıl sileyim onun numarasını?

Amerika’da işe beraber başladığımız, daha sonra çok genç yaşta kaybettiğimiz Terry. Hayat dolu, samimi ve çok iyi niyetli bir insandı. Rehberin tozlu sayfaları arasında o da yerini almış.
Hayatımın en önemli dönemlerinden bir tanesinde her zaman yanımda olan sevgili kardeşim Bülent. Çok uzun süre geçmiş olmasına rağmen halen yokluğu ile beni üzen dostum. Bilgisayar okurken de, MBA yaparken de her zaman yanımda olan sevgili kardeşim, arkadaşım, dostum da her zaman benimle beraber kalacaktır. Onu da hiçbir yerden çıkartamam.
Geçen sene kaybettiğimiz lise arkadaşım Serdar da rehberimde. 42 kişilik 11 Fen sınıfından 3 arkadaşımızı kaybettik bile. Bizim sınıf için çok erken oldu. Hepsi kalbimizde, hepsi aklımızda her zaman bizimle kalacaklardır.

Birçok konuda bize çok fazla şey öğreten Ömer ağabeyin de benim için apayrı bir yeri vardır. Sonradan gönlünü aldım, beni de çok severdi ama bir toplantı sırasında ona bağırdığım için halen kendimi kötü hissediyorum. Keşke yapmasaydım. Rehberimdeki numara sessiz sakin öylece kalmış. Her daim hazır ve her daim bakımlı olan Ömer ağabeysini arıyor. Ömer ağabeyden 1 hafta sonra kaybettiğimiz Yılmaz ağabey de benim rehberimde. Onun da mekânı cennet olsun.

Güzel insan Piero Corsini’de benim listemde. O da artık bizle değil. Mekânı cennet olsun. Korsini deyince, bizim yanımızdan ayrıldıktan 2 saat sonra trafik kazasında vefat eden; Fabio, Gregory ve Ali Rıza'yı da anmadan edemeyeceğim. Hepsi çok kaliteli, çok iyi insanlardı mekânları cennet olsun.
Rehber kalabalık ama artık arayamayacak olduklarımızın listesi de uzun. Bu sabah aklıma, kalbime gelen birkaç ismi sizlerle paylaştım ama inanın kaybettiğimiz herkes ister rehber de olsun, ister olmasın tek tek aklımda.

Hepinizi özlemle anıyorum. Rahat uyuyun, huzurlu uyuyun. Cennetin en güzel köşelerinde uyuyun. Kim bilir, belki de sabah yazılarımı sizler de okuyorsunuzdur. Hepinizi çok sevdiğimizi hiç unutmayın.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

17 Nisan 2014 Perşembe

Arayış İçinde Geçen Bir Ömür

Günaydın Dostlar,

Hepimiz sürekli olarak bir arayış içindeyizdir.

Bildiğimiz şeyleri de ararız, bilmediklerimizi de. Samanlıkta iğne de ararız, hayatın anlamını da. Çoğu zaman ne aradığımızı bilmeden ararız. "Mutluluğu arıyorum." deriz ama bizi mutlu edecek şeyin ne olduğunu da bilmeyiz. Garip bir cazibesi vardır aramanın. Ne olduğunu bilmesek de bir şeyleri bulma ümidi hoşumuza gider. Bazen de gerçeği bildiğimiz ve olmasının hiçbir zaman mümkün olmayacağını hissettiğimiz halde yine de ararız.

Çocuklar, yürümeye başladıkları ilk yıllarda bayılırlar bir şeylerin içine, arkasına saklanmaya. "Birileri beni arasın bulsun." ruh hali daha ilk yıllarda başlar. Ne şekilde olursa olsun, güzel bir duygudur aranmak.
Annelerin sakladığı çikolataları aramakla başlar bizim yolculuğumuz. Günümüzde çok geçerli olmasa da bizim çocukluğumuzda "misafir çikolatası" diye bir şey vardı. Annelerin en önemli görevlerinden biri de misafir çikolatasını saklamaktı. Neden? Habersiz bir misafir geldiğinde ikramsız kalmamak için. Kimsenin evinde telefon olmadığı için habersiz misafir gelmesi durumu çok yaygındı. Ömrümüz misafir çikolatası aramakla geçti. Bulduğun zaman da iki kat daha tatlıdır o çikolatalar ama hepsini bitiremezsin yoksa annen fark eder.
Herkes, bir şeylerin arkasına saklanacak; bir kişi de bütün bu saklananları arayıp bulacak oyunu, aramak işinin sistemimize yüklendiği en büyük dönemdir. Yüzyıllardır dünyanın her yerinde oynanan, cazibesi hiç bitmeyen bir oyundur.

Arayış her yerdedir. Tuttuğun takımın kale önünde gol araması, bir yerlere girerken üstünün aranması, kaybolan şeylerin aranması her yerde, her ortamda bir arayış vardır. Aslında özlem de bir arayıştır. Restoranlara gider, sosyal platformlara yarı yenmiş tabaklarımızın resimlerini koyar, sevdiklerimize "Gözlerimiz sizi aradı." diye mesajlar yazarız. Dostlarla, sevilenlerle bir şeyler paylaşmak aramaların en sıcak olanlarındandır.

Herkes bir iş arayış içindedir. İşinde mutlu olan da arar, mutsuz olan da. "Burası iyi hoş ama ben yine de şöyle bir etrafı araştırayım." durumu çok yerleşik bir ruh halidir. Oy verecek parti ararız. Seçimler bitince oy verdiğimiz partinin neden başarılı olamadığına cevap ararız. Bir müddet sonra da ileriye yönelik ihtimaller arayışına başlarız.

Elimizde kumanda sürekli kanalları değiştirerek seyredebileceğimiz bir program ararız. Bunu yaparken de kafamızda ne aradığımıza dair en ufak bir fikrimiz yoktur. "Bakalım şöyle bir hepsine, elbet seyredecek bir şey çıkar." deriz ama çıkmazsa da yeniden, baştan başlarız.

Dünyanın öbür ucundan gelip Nuh’un gemisini arayanlar, dağların zirvesine çıkmaya çalışanlar, denizlere dalanlar, herkes bir arayış içindedir. Aradıkları gemiden bir iz midir yoksa zor bir ortamda bir şeyler aramanın yarattığı heyecan mıdır? Belki de aradıkları kendileri midir?

İçimizde eskiye yönelik bir arayış da hiç bitmez. Eski günleri, eski arkadaşları, eski mutlulukları ararız. En ufak bir ortam olsa bayılırız eski günlerden konuşmaya. "Ben de o zamanlar gençtim." deyip gençliğimizi ararız. Bugün bizle beraber olmayan sevdiklerimizi ararız, hem de çok ararız.
Elimize metal detektörleri alır, hazine ararız. Bir de hazine bulmaktan daha da değerli olan; kalbimizde, midemizde, ciğerimizde, her yerimizde aradığımız ama bunu kendimize bile söyleyemediğimiz durumlar vardır. Sevgilinle küstüğünde gözün telefona bakmaktan şaşı olmuştur ama onu çok aradığını kendine bile itiraf edemezsin. Öküz gibi özlemişsindir ama yine de ben onu aramam, bensizliğe dayanamayıp o beni arasın diye sürünüp gidersin.

Aramazsın bir türlü, o da aramaz. Özlemişsindir onun kokusunu, kırmızı kazağını, güzel gülüşünü, içinde yok olduğun gözlerini. Düşünürsün "O da benim kadar özlüyor mu acaba?" diye ama arayamazsın, gururun mani olur. "En iyisi ben biraz daha direneyim sonunda o beni arasın." hayaliyle günler kuş gibi uçup gider. Belki de o inatlaşıp bir türlü aramadığın aramanın bir manası kalmamıştır artık. Son vapur kalkmış, seni iskelede gururunla baş başa bırakmıştır.
Boş memeyi, dolu memeyi aramakla başlayan; adaleti aramakla, hakkını aramakla sürüp giden bir hayat arayıp sormayan çocuklarını ve dostlarını arayan gözlerin kapanması ile son bulur.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...