10 Aralık 2014 Çarşamba

Canım Sıkılıyor Canım...

Canım sıkılıyor dostlar. Canımı sıkan ne sevgili Kayahan’ın şarkıları, ne de Fenerbahçe ve bu ülkenin futbolunun içine düştüğü aciz durum.

Canımı sıkan, sınırda ölen 3 genç asker. Suriye’den mi ateş açıldı, çocuğun biri cinnet mi geçirdi bilmiyorum ama çok canımı sıktığı kesin. Yıllardır devam eden savaşta askerlerimize ateş açmak için bu haftayı mı buldular?
Canımı sıkan, madenlerimizin durumu ve hiçbir zaman da düzelemeyecek olmaları. Osmaniye’de ve Zonguldak’ta sessiz sedasız aramızdan ayrılan madenci kardeşlerimizin mekanı cennet olsun. Yer altındaki ölüm riskini bile bile, yeryüzündeki parasızlık nedeniyle madenlere giren kara talihli, kara bahtlı kardeşlerim.



Canımı sıkan, güney sınırlarımızın terör örgütlerinin köşe kapmaca oynadığı oyun parkına dönüşmesi ve Suriye gibi güzel bir ülkenin vatandaşlarının içine düştüğü yürek burkan durumları.
Canımı sıkan, her sabah kalktığımda gördüğüm katledilen ormanlar. Bu kadar çorak bir ülkede neden herkes 3-5 tane ormana saldırır, bunu anlamak çok güç. İnsanlar ağaçları koruyacağız diye dayak yemekten bıktılar artık.

Canımı sıkan, her partide, her şirkette, her spor kulübünde, her okulda, her yerde yaşadığımız tek adam sistemleri. Herkesin kaderinin tek bir adamın iki dudağının arasında olduğu alaturka, medeniyetten uzak yaşamlar.
Canımı sıkan, çalışanların, yüksek puan alanların, doğru işler yapanların, başarılı olanların değil de, yalakalık yapanların, etrafta dalga geçenlerin, zamanını lobi yapmakla harcayanların başarılı olduğu iş hayatı.
Canımı sıkan, bin türlü sorunumuz varken Osmanlıca tartışmaları yapmamızdır. Tercihli mi olsun, mecburi ders mi olsun konusundan başka sorunumuz kalmadı mı? Çocukların yarısı ayakkabısız okula giderken, sınıflarında ısınamazken tek sorun Osmanlıca dersleri mi? Herkesin eskiyi okuyup anlamasına gerek varsa, o zaman Sümerlerin çivi yazısı da mecburi olsun.

Canımı sıkan, trafikte geçen zaman ve saatlerce trafikte bekleyeceğini bile bile evden 15 dakika erken çıkmayan insanlar. Ben olsam, o trafiği bir kere çekerim ikinci gün daha erken bir saatte evden çıkarım. Gerçi düşünüyorum da, zaten herkes işe gittiği için, kimsenin acelesi yok. Konu eve dönüş olsaydı, o zaman herkes bayıla bayıla erken çıkardı. Sabah sabah canım sıkılmasın diye, ters yöne giren, kırmızıda geçen, sağ şeritte durup sola dönen insanlardan filan hiç bahsetmiyorum.

Canımı sıkan, insanların gerilmesine neden olan televizyon kanalları ve diğer medya organlarıdır. Reyting ve para uğruna aynı konuları, toplumu gereceklerini bile bile defalarca ekranlara taşıyorlar.
Canımı sıkan, kendinden olmayandan veya kendi gibi düşünmeyenden nefret eden insanlardır. Irkçılığın ve mezhep kavgalarının yüzyıllardır insanları sevdiklerinden ayırdığı bu topraklarda, hiç mi akıllanamayacağız. Atılan her kurşunun, zengin ülkelerde insanlara Zegna gömlek olarak geri döndüğünü görmek bu karar mı zor?
Canımı sıkan, her seçimde oy vermeyenlerin, bir parti kuracak olsalar en büyük ikinci parti olarak meclise girecek olmaları.

Canımı sıkan, insanların gözünün paradan başka hiçbir şey görmüyor olması. Kısa vadeli kazançlar uğruna insanların her şeyi yakıp yıkmaya hazır olması. Gözleri ne orman görüyor ne de kalp. İkisini de yakıp yıkmaya hazırlar.

Canımı sıkan, hafriyat kamyonlarının, “Kim en fazla toprağı taşıyacak?” yarışı içinde insan hayatını hiçe sayıp, para kazanmak uğruna yaptıkları akıl almaz işler.
Canımı sıkan, Adalet’in artık bir bayan ismi dahi olmamasıdır. İsim, o kadar hassas ki, insanlar artık çocuklarına bile koyamıyorlar. Adalet, artık çocukluğumuzda severek içtiğimiz Atatürk Orman Çiftliği sütü gibi günlük üretiliyor.

Canımı sıkan, erkeklere yapılan adaletsizliktir. Parası olan işini hallederken, parasız çaresizce seyrediyor. Tabi ki, Adriana Lima konusundan söz ediyorum. Şaka bir yana, gemilerin karadan geçirilmesi ve UEFA kupasından sonra, bu toprakların gördüğü en büyük başarıdır.
Canımı sıkan, bu yazının çok uzuyor olmasıdır. Sizin de canınızı sıkmamak için, canımı sıkan konuları artık bir bağlamak gerekiyor.

Sağlıklı kalın, canınızı sıkmayın…

9 Aralık 2014 Salı

Bir WhatsApp Bile Yok

Günaydın Dostlar,

Bir şekilde küsülmüştür. Küs olan insanlar birbirini aramayacağına göre, o da seni aramaz. Kabahatin hangi tarafta olduğu da çok önemli değildir ama büyük bir gurur savaşı verirsin. Kalbin parçalanmış olsa da aramazsın.

Telefonu her an dibinde tutarsan sanki ondan bir haber alma ihtimalin daha yüksekmiş gibi bir hisse kapılırsın. Akşam bile telefon süt dişi gibi yastığın altındadır. Sanki bütün gün aramayan şahıs, gece yarısı sensizliğe dayanamayıp mesaj yazacak. Geçmez o karanlık akşamlar. Gündüzü idare edersin ama gecenin sessizliği çöktüğünde dertlerinden, sıkıntılarından başka senle sohbet edecek kimse yoktur.
 
Aramaz. Acaba telefon mu çalışmıyor, hatlar mı bozuk diye elli defa kontrol edersin ama bir yararı olmaz. Hiç bekleme, aramaz. “Allah’ım neden aramıyor?” diye söylenip durursun.
Sen söylenirken, sürünürken Kayahan bekleyişi başka türlü yorumlar.

“Yandı mı bu postaneler yıkıldı mı yoksa? Ne bir haber ne merhaba zindan bu dünya. Uyutmuyor bu yaşananlar akşam olunca.”

Nasıl sözlerdir bunlar? Nedir bunları yazdıran? Büyük bir aşk mı, şişenin dibi mi yoksa büyük bir bekleyiş mi? Kim bilir belki de hepsi. Tabii Kayahan bu sözleri yazdığında henüz teknoloji bu kadar gelişmemişti. Bugün olsa belki de WhatsApp’lı, Facebook’lu bir şeyler yazardı.

Kendin aramadığın gibi o seni arasın diye de kıçını yırtarsın. Madem aramıyorsun, madem o kadar da umurunda değil, o zaman kıçını da yırtma. Çık yola adımlarını atmaya başla. Arkana bakma, sen nasıl olsa rahatsın, senin yokluğundan kahrolan karşı taraf. Ararsa da o arasın, sana göre hava hoş.

Böyle denir ama bir yandan da karşı tarafa mesaj gönderilmeye devam edilir. Tamam aramıyoruz ama çeşitli sosyal platformlarda onu unutmadığımızı da birazcık hissettirmemiz lazım.
Sen oraya buraya anlamlı mesajlar yazarsın, Kayahan bu şekilde dile getirir.

“Dön sen bence yol yakınken, bir bilet al son seferden, barışalım seninle.”
Tek kelimeyle muhteşem bir anlatım olmuş. Zaten bu tip cümleleri oturup düşünerek yazamazsın, bunlar bir anda kendiliklerinden çıkarlar. O zamanlar İstanbul – Ankara yüksek hızlı treni de olmadığı için son seferi kaçırmamak lazım. Bir sonraki tren ne zaman gider, onu da Allah bilir.
Sevgili Kayahan’ın şarkılarında hep bir özlem, hep bir bekleyiş, hep bir çağırış var. Bütün şarkılarında konu hep aynı yere gidiyor. Her kimse Kayahan’ı bu kadar üzen dolaylı olarak çok meşhur olmasına da neden olmuş.

“Kıyametler kopuyor zavallı yüreğimde, tükendim, tükendim, tükendim artık, hiç mi özlemedin, hiç mi hakkım yok, bir ara bir sor Allah aşkına”

Daha ne desin? Bence verilen mesaj çok net. Bunlar gibi daha yüzlerce örnek sayabiliriz.
Sabah sabah Kayahan da nereden çıktı diye merak eden dostlarımız vardır. Hemen cevap vereyim. Ben Kayahan şarkılarını bilirim ama sözlerine hiç bu kadar dikkat etmemiştim. Birçok sanatçının Kayahan şarkılarını seslendirdiği bir CD var ve ben bu aralar o CD'yi çok dinliyorum.

Sözler her ne kadar birbirine benzese de inanılmaz güzel. Böyle sözler yazabilmek için kalbindeki aşk yetmez. Miden de beynin de her yerinde hissetmen gerekir. O hissi yaşadığın zaman bu sözler de doğal olarak çıkar. Olan sevgiliye, olmayan sevgiliye özlem hiç bitmez.
“Adını yazmışlar gökyüzüne. Fırtınalar düşmüş kaderime. Yolumu çizmişsin sen yine. Emrin olur gülüm, emrin olur.”

Kim bilir belki de sen bunu bilmiyorsundur ama gönül sayfasında açık seçik senin adın yazıyordur.
Herkesin kalbindekine kavuşması dileğiyle.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

8 Aralık 2014 Pazartesi

Yeni Haftanın İlk Günü

Günaydın Dostlar,

Her yeni başlangıç içerisinde yeni bir umut taşır. Haftanın ilk günü de yeni bir umutla gelir bize. Herkes için taşıdığı umut farklı olabilir ama içinde küçük de olsa hep bir umut vardır. Belki de aylardır beklediğin o telefon bu hafta gelecektir, kim bilir belki de bir türlü cevap alamadığın mesajın karşılığının gelme zamanı bu haftadır.
Umutla başlarız her haftaya ama biraz da söylenerek başlarız. Neden mi? “Pazartesi Sendromu” diye bir şey olduğu için. Çalışanlar pazartesi sabahlarını pek sevmezler. Yataktan zorla kalkıp isteksizce işe giderler. Bunun da en büyük nedeni gece kuşu olmalarından kaynaklanır.


Ertesi sabah işe gideceğini bile bile pazar akşamları geç saatlere kadar eğlenmeye giden arkadaşlarımı şaşkınlıkla ve takdirle karşılıyorum. Bir yanım “Yarın sabah iş var yatsanıza diyor.”, bir yanım da “Aferin size, azmaya devam diyor.” Bence, buradaki en büyük sorun pazar akşamlarını sanki bir tatil akşamıymış gibi görmekten kaynaklanıyor. Pazar akşamı tatil akşamıysa o zaman cuma akşamlarının tatil olmaması lazım. Hem cuma hem de pazar olmaz.

Bu arada, illaki dışarı azmaya gitmek gerekmiyor; evde oturan da yatmıyor. Hepimizde yatarsam bir şeyler kaçırırım gibi bir ruh hali var.

Robın Sharma, “Sabah 5.00’te kalkın ve her gün hayatınızda beş minik iyileştirme yapın.” diyor. Kendisi, her insanın muhakkak sabah 5.00’te kalkanlar kulübüne üye olması gerektiği inancında. Her gün işe gittiğim dönemlerde ben de hep 5.00’te kalkardım. Ne de olsa Sharma’yı kızdırmamak lazım. Şu anda da durum çok farklı değil. Otuz yılın verdiği alışkanlıkla yine 6.00-6.30 gibi uyanıyorum.
Pazartesi sendromu denilen şey bende hiç olmadı. Pazartesi sabahı da diğer bütün sabahlar gibi şen şakrak işe giderdim. Tabii erken kalkmak için erken yatmak gerekiyor. Ben her akşam saat 22.00 gibi yatardım. Gece yarısına kadar oturup sonra 5.00’te kalkılmaz. Kalksan da kimseye bir yararı olmaz.
Arkadaşlarım bilirler, ben her sabah 6.00-6.30 gibi işte olurdum. Yine böyle bir pazartesi sabahında çay ocağında, işi olduğu için erken gelmek zorunda kalmış bir kıza rastlamıştım ve benim neşeli hallerim kızın sinirine dokunmuştu. Kız gözünü açamıyor, ben ortalarda ıslık çalarak dolaşıyorum.

Bir samimiyetimiz de olmamasına rağmen kız bana dönüp “Nedir sizi sabahın bu saatinde bu kadar mutlu eden?” diye çıkışmıştı. Ben mi ne yaptım? Tabii beni gülme tuttu.

Sabahları kimseye dokunmayacaksın. Önce bir iki saat kadar boş boş etrafa bakacaklar, sonra herkes uyanacak ve ne iş yapacaksa yapacak. Bizim millet gece yatmaz, sabah kalkmaz. Kalkan da beş karış suratla ve asabi bir ruh haliyle kalkar.
Bu durumun daha kötüsünü Suriye’de görürdüm. Onlar hem havanın sıcaklığından hem de rahat ve hiçbir acelesi olmayan insanlar oldukları için her gece çay semaverlerini alıp, çimlere yayılıp gecenin 2.00’sine, 3.00’üne kadar oturuyorlardı. Bu sabahki konumuz değil ama Suriye’nin bu durumlara düşmesi de hem onlar adına hem de insanlık adına büyük bir talihsizliktir. Severek gittiğim ve her seferinde iyi ağırlanıp güzel vakit geçirdiğimiz bir ülkeydi.
Erken yatarım, erken kalkarım ama benim de sevmediğim zaman dilimi pazar akşamlarıdır. İş hayatıyla bir ilgisi olmayan, okul yıllarından kalma bir durum diye düşünüyorum. İlkokul yıllarında pazar akşamı geldiğinde daha benim ödevlerimin yarısı yapılmamış olduğu için üzerime bir kabus çökerdi. Bugünlerde ev ödevleri olmuyor ama Fener’in maçları oluyor. Anlayacağınız, sıkıntının boyutunda bir değişme yok.

Bende pazartesi sendromu hiç olmadı. Hatta diğer günlerle ilgili de hiç olmadı ama dediğim gibi özel bir durum yoksa ben erken yatarım. İş zamanı hafta arası normal yatma zamanın 10.00-10.15 gibi bir saattir. Yedi saat uyku herkese yeter.

Hafta sonu geldiğinde sabahlara kadar azabilirsiniz ama hafta içi erken yatın, erken kalkın. Gece yarılarına kadar oturup modası geçmiş hakemlerin gündemde kalabilme çabalarını izlemenize hiç gerek yok.
Yeni hafta herkes için çok hayırlı bir hafta olsun.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

7 Aralık 2014 Pazar

Amcama Mektup ...


Sevgili Aziz amca, ne habersin?
Ben çok iyi değilim bu aralar.  Zaten etrafımızda bir sürü sıkıntı varken, bir de üzerine tuttuğum takım beni deli ediyor. Ligin 12. Haftasına geldik daha bir tane doğru dürüst maç oynamadılar.
Malum, bizim takım Anadolu yakasında olanı. Dün akşam yine maçları vardı ve yine bir tane bile gol pozisyonuna giremediler. Sen maçı kazandıklarına bakma, yine korkunç kötüydüler. Gol pozisyonuna girmeden maç kazandılar. Aziz amca, bir takım düşün ki, şampiyonluğa oynuyor ve lig sonuncusuna karşı oynadığı maçta bir tane bile gol pozisyonu yok. Oynadığın takım ligin en çok gol yiyen takımı ve sen bu takıma karşı kaleye şut çekecek bir pozisyona dahi giremiyorsun…


Gerçi kimle oynadıkları da çok fark etmiyor. Salı akşamı (biz kupayı önemsemiyoruz diye bir karar aldıkları için) kupa maçına gençlerden ve yedeklerden oluşan bir kadro ile çıktılar. Tahmin et ne oldu? O takım da bir tane bile gol pozisyonuna giremedi. Anlayacağın, A takımı, B takımı, C takımı hiç fark etmiyor. Hiçbiri gol atamıyor.

Aziz amca, takım dökülüyor. Zar zor aldığımız maçları da ayakta kalmayı başarabilen 3-4 oyuncunun çabasıyla alıyoruz. Bizim oyuncuların yıldızlıkları kâğıt üzerinden öteye gidemiyor. Sana biraz oyunculardan da söz etmek istiyorum ama hangi birinden başlayayım bilemiyorum.

Kaleci Volkan’dan başlayalım o zaman. Hani Volkan’ın zaman zaman gelen topu seyretme hastalığı vardır ya, bu sene o hastalık çok sık olmaya başladı. Topu, vurulduğu andan, ağlarla kucaklaştığı ana kadar seyrediyor. Allah'tan ki agresif tavırlarından bir şey kaybetmedi. O açıdan maşallahı var.
Geçen sene bu takımın başarısının en büyük nedenlerinden biri neydi? Sürekli ileri çıkan bekler. Aziz amca, bu sene o beklerden eser yok. Caner, sürekli bir şeylere kızgın ama bence neye kızgın olduğunu kendi de bilmiyor. Adeta çatacak yer arıyor. İsmail Kartal, 2-3 maçta, kırmızı kart görecek korkusuyla onu maçtan almak zorunda kaldı. Rıdvan Dilmen’in bir lafı var, “Top oynayamayınca futbolcu agresifleşir, faul yapar, hakemle didişir.” der. Acaba Caner’de de böyle bir durum mu var.
Gökhan mı? Eski Gökhan’dan eser yok. En son ne zaman ileriye çıkıp orta yaptı bilen yok. Defansı hiçbir zaman çok harika değildi ama hücum yönü iyi olan bir futbolcuydu. Hepsi bitti. Bu sene, birileri rica etmiş de onun için oynuyormuş gibi oynuyor.

Aslında Emre hakkında bir şey yazmak istemiyorum ama yine de 2 satır yazmadan edemeyeceğim. Emre, için 3 ihtimal var. Ya sakattır oynamaz, ya kırmızı kart görür, ya da oyunun ikince devresinde oyundan çıkar. En son ne zaman 90 dakika oynadığını hatırlayan yok. Hele gençler hiç bilmiyor. Benim görüşüm, takıma yarardan çok zarar veriyor. Oyun hırsı ile, agresif hareketleri bir birine karıştırmamak lazım. Ne zaman Emre’yi maçta görsem, “Kontrolsüz güç, güç değildir.” lafı aklıma geliyor. Etrafta Fenerbahçe nefreti oluşmasına katkı verenler listesinde ikinci sırada yer alıyor.

Bir de büyük çaba gösteren, gösteremediği zamanda sanki gösteriyormuş gibi yapmayı çok iyi bilen Kuyt’ımız var. Sempatik tavırları ve çabaları ile bizi kandırıyor. Aslında inan bir şey oynadığı yok. Bu sezon 12 maç oynadık, daha 12 gram yararını göremedik. Bu tipler, (Kuyt gibi, Roberto Carlos gibi tipler) kendilerini satmayı ve oynuyormuş gibi görünmenin inceliklerini iyi biliyorlar ve başarıyla uyguluyorlar.

Malum bir de Webo’muz var. Oyuna sonradan girince kurtarmadığı maç kalmıyor ama hata yapıp ilk 11’de başlatmayacaksın. Maçın tamamını oynamak bu arkadaşa uğursuz geliyor.

Sow ve Emenike’mi dedin? Onlar bırak futbol oynamayı nerede olduklarının bile farkında değiller. İkisinin de suratından mutsuzluk akıyor. Mutsuz ve isteksiz tavırları, benim bile yaşama sevincimi öldürüyor. Yarım metreden topu içeri atamıyorlar.

Transferin yıldızı ve tek transfer ettiğimiz oyuncu olan Diego, Anadolu havasına uyum sağlayamadı. Bu ülkede oynanan sert futbol ve rakiplerin sürekli formasından çekmesi küçük beyi etkiliyormuş. Bir tane oyuncu aldık, o da ayakta duramıyor. Bu arada hemen belirteyim, geldiğinden beri bir tane maç oynadı, onda da sakatlandı.
Geçen sene büyük umutlarla transfer ettiğimiz Alper de Diego’nun ikiz kardeşi gibi. Üflesen yere düşüyor. Bu çocuklara biraz ağırlık çalıştırmak gerekiyor. Çok çelimsizler. Aslında bunlar gibi bir tane daha vardı da, İtalya gezisine yollayarak şimdilik ondan kurtuldular.

Kibirli başkanın, “Her şeyin iyisini ben bilirim, bu takımın teknik adama bile ihtiyacı yok.” diyerek başa getirdiği İsmail hocayı da unutmamak lazım. Yüzündeki korku ifadesi, takımın yarısının her an kırmızı kart görecek futbolculardan kurulu olmasından mıdır yoksa kimsenin onu takmamasından mıdır bilinmez ama bu seviye de hiçbir tecrübesi olmadığı kesin. Çok iyi ikinci adam veya üçüncü adam olanlar, çok iyi birinci adam olacaklar diye bir kaide yok. Birçoğu da olamıyor.
Aziz amca, başkanımızdan hiç bahsetmeyeceğim. O konuya girersem bu yazı pazartesi sabahına kadar bitmez. Tek belirtmek istediğim konu, onun da her başkan gibi kibir katsayısının tavan yaptığıdır.

Özetleyecek olursak, taraftar mutsuz, takım mutsuz, herkes mutsuz. Maçlara giden sayısı inanılmaz derecede azaldı. Millet büyük paralar ödeyerek kör döğüşü seyretmekten usandı. Giriş kartı uygulaması, işsizlik, hepsi tamam ama millet şımarık futbolculardan, kibirli başkanlardan ve en önemlisi kötü ve isteksiz futboldan bıktı.
Averaj futbolculara veya modası geçmiş yabancılara ödenen astronomik rakamlar, takımları borca sokmaktan başka bir işe yaramıyor. Bütün kulüpler büyük borç altında.

Sevgili Aziz amca, bu konular yazmakla bitmez, sabah sabah başını ağrıttım ama herkes gibi bu konuda ben de çok mutsuzum. Hiç umudum yok ama belki birileri çıkar ve bu konuya bir çare bulur. Önlem alınmazsa çok yakında sokakta gazoz kapağı oynayan çocukları seyredeceğiz.
Saygılarımla yeğenin Emin…

6 Aralık 2014 Cumartesi

Ekonomik Kriz Var

Günaydın Dostlar,

“Kriz var.” lafları hiç bitmiyor. Her an her yerde piyasanın durgun olduğunu ve ekonomik kriz olduğunu duyuyoruz.  Bir firma için "kriz" tam olarak ne demek oluyor? En basit anlamda planladıkları finansal hedeflere ulaşamamaları demek oluyor.


Bir firma neden krizde olabilir? Bence bunun belli başlı üç ana nedeni olabilir. Firma iyi yönetilmiyordur veya firmanın içinde bulunduğu sektörde kriz vardır veya da global bir ekonomik kriz vardır.
Firmanın iyi yönetilmemesi kendine özgü bir sorun olmakla beraber, diğer iki nedenden dolayı ortaya çıkan krizler, firmanın bütün rakipleri için de geçerlidir. Şu anda yaşadığımız senaryo bu durumlardan hangisine uyuyor? Bence şu anda global bir kriz yaşıyoruz ve gelecek bir iki yıl içinde de düzlüğe çıkacakmışız gibi görünmüyor.


Böyle bir kriz ortamında da birçok sektörde firmaların satışları düşüyor. Satışlar düşünce de hedeflenen finansal hedeflere ulaşamıyorlar. Peki, ne yapmak lazım? Yapılması gereken şey, düşen satışları karşılayacak kadar tedarik zinciri, satınalma gibi fonksiyonlardan ve diğer satış ve genel giderlerden tasarruf etmek.

Hedefi saptırmamak için yapmamız gereken iş aslında bu kadar basit. Yazarken çok basit oldu ama gerçek hayatta bu işler bu kadar basit olmuyor. Örnek olarak firmalar yatırımlarını yapmışlar, ambarlarını inşa etmişler, üretim hatlarını almışlar, dağıtım ağlarını kurmuşlar, şimdi satışlar azaldı diye fabrikalarını mı satsınlar yoksa ambarları mı kapatsınlar?

Bu gibi durumlarda firmaların ilk saldırdığı yer satış arttırma alanıdır. Firmalar saldırır ama bu hiç de kolay bir durum değildir. Unutmayın global kriz var ve rakipleriniz de aynı durumda. Onlar da satışlarını arttırmak, sizin pastanızdan bir dilim çalabilmek için ellerinden geleni yapıyorlar.
Piyasanın daraldığını gören rakipler, hemen birbirlerinin işlerine saldırırlar. Aslında başka çareleri de yoktur. Satış kaybını azaltacaklarsa muhakkak rakiplerden pazar payı almaları gerekir. Bunu sağlamak için de her türlü satış, pazarlama taktiği ortaya dökülür. Normalde çok da düşünülmeyen promosyonlar bile bir anda çok mantıklı gözükmeye başlar.
Unutmamak lazım ki her türlü karanlığın bir de aydınlık yüzü vardır. Yukarıda da belirttiğim gibi rakiplerin birbirlerinden pazar payı çalma çalışmaları, firmaların tedarikçileri için de geçerlidir. Firmaların satışlarının azalmasına neden olan her global kriz, aslında satınalma bölümünde çalışanlar için eşsiz bir fırsattır.

Sizin ve rakiplerinizin satışlarının azalması, tedarikçilerin de satışlarının azalması ve yüksek miktarda üretim kaybının ortaya çıkmış olması demektir. Tedarikçiler de rakiplerinden pay alabilmek için bildikleri her türlü satış tekniğini ortaya dökerler. Hatları verimli çalıştırabilmek için onlar da yaratıcı önerilere sıcak bakabilirler.

Daha önce de belirttiğim gibi tedarik zincirinden gelecek tasarruf tedbirleri ile satış kaybının yarattığı zararı karşılayamazsınız. Kriz durumları satınalma bölümünde çalışanların sahaya çıkıp gol atacağı zamanlardır. Talep daralmasından kaynaklanan emtia fiyat düşüşleri biz satınalmacıların çok hoşuna gider ama asıl şeytan diğer detaylarda gizlidir.
Düşen emtia fiyatları rakipleriniz de dahil olmak üzere herkes için düştüğü için sizi pazarda rekabetçi bir konuma getirmez. Fark yaratacak ve doğrudan dip çizgiyi etkileyecek olan parametre, sizin tedarikçilerinizle ortak çalışarak yaratacağınız verimliliklerin sizin finansallarınıza olan yansıması olacaktır.
Bu dönem, satınalma çalışanları için geniş düşünme dönemidir. Alışkanlıklarla ve normal yöntemlerle yapılabilecek tasarrufları zaten herkes yapmıştır. Şimdi önemli olan bundan sonrasıdır. Bu gibi zamanlar hiç çalışmadığınız, hiç denemediğiniz tedarikçilerin ufak ölçüde sistemde denenmesi için de bir şans olabilir.

Her şirkette alım yapan dostlarım, kardeşlerim; sözlerim size. Bugün yaşanan satış kayıplarının etkilerini azaltabilecek ve de tedarikçilerinizin de bu zor dönemi sağlıklı bir şekilde atlatmasını sağlayabilecek tek bölüm sizlersiniz. Tipik bir şirkette, satınalma bölümünün yaratacağı bir liralık tasarrufun dip çizgiye yansıması, satış bölümünüm yapacağı beş altı liralık satış artışı ile eş değerdedir. Türkiye’de bazı sektörlerde bu rakam yedi liraya kadar da çıkabilir.

İşin uzmanı sizlersiniz, tedarikçilerinizle beraber çalışarak,, sürecin her aşamasını tek tek gözden geçirerek üretimden nakliyeye kadar neler yapılabileceğini araştırmanın tam sırası.
Her şeye sıfırdan başlayın. Kim bilir belki de yan bahçedeki yün don üreticisine gelen yünlerle, sizin fabrikaya gelen kartonlar aynı kamyonda gelebilir veya ortak siparişlerle tedarikçilerin verimlikleri arttırılabilir.

Piyasanın roket gibi yükseldiği günlerde zaten herkes satıyor. Farkı yaratan firmalar, krizleri iyi değerlendiren ve bu sayede eski alışkanlıklarından kurtulan firmalardır.
"Her şeyde bir hayır vardır." derler. Buradaki olumlu sonuç da sizlerin krizi değerlendirerek ortaya çıkaracağınız, kriz sonrası da devam edecek olan sürdürülebilir tasarruflardır.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın..

5 Aralık 2014 Cuma

Her Şey Karşılıklı...

Günaydın dostlar...

Her gün birbirimize “İletişim çağında yaşıyoruz.”  diyoruz. İletişim çağının en büyük özelliklerinden biri de, tek boyutlu yaşamdan çıkıp interaktif bir yaşamın içinde olmak. Okullarda tabletlerin ve diğer iletişim araçlarının kullanılmaya başlanılması da, bu tip düşüncelerin ürünleridir. Hoca anlatsın, herkes robot gibi dinlesin (veya dinlemesin) devirleri bitti artık.

Verilen ödevler, yapılan çalışmalar artık hep çocukların çeşitli ortamlarda interaktif yapacağı süreçlere doğru yöneliyor. İşyerlerinde bile, bir eğitim aldığınız zaman, kimse birileri gelsin de saatlerce bir şeyler anlatsın istemiyor. Olayın içinde olmak, eğitimin bir parçası olmak ve sürecin karşılıklı yürümesi, hem daha eğlenceli oluyor, hem de eğitim açısından baktığınız zaman daha iyi sonuçlar veriyor.
 
Sürecin karşılıklı yürümesi hayatımızın her evresine yavaş yavaş giriyor. Hepimizin beğenerek izlediği Tolga Çevik ve Komedi Dükkanı sürecinin büyük başarısının en önemli nedenlerinden biri de, oyunun kimsenin alışık olmadığı şekilde dışarıdan yönlendirilmelerle interaktif bir şekilde oynanmasıdır. Tolga Çevik, çok zeki bir insan ve büyük bir kabiliyet ama o dışarıdan müdahale eden adamcağız olmasa, olayın esprisinin en az yarısı gider.
Uğur Uludağ ve ekibi, "Üçüncü Türden Yakın İlişkiler" oyununu sahneye koyduğunda, seyirci ile konuşma ve güncel olayları interaktif bir şekilde oyuna sokma şekli çok beğenilmişti. Benim de bu türde gördüğüm ilk tiyatro oyunu olmuştu. Hem çok komik hem de çok değişikti.

Daha önce de söz ettiğim gibi ben akşam yemeklerimi genelde televizyonun karşısında haberleri veya günün piyasa gelişmelerini seyrederek yiyorum. Bu aşamada tercih ettiğim insan da Fatih Portakal. Her ne kadar bazen tweet okumayı biraz fazla abartsa da, programın interaktif ve samimi yapısı hoşuma gidiyor.


Sanki arkadaşımın biri çıkmış da orada haberleri okuyormuş gibi geliyor bana. Benim hoşuma gidiyor ama birçok insanın da haberlerin bu şekilde sunulması hiç hoşuna gitmiyor. Sunumu çok cıvık ve gayri ciddi buluyorlar.

Devir değişti, rahmetli Zafer Cilasun’un, Çetin Çeki’nin veya Jülide Ateş’in sunduğu gibi haber sunma şekli artık tarihe karıştı. Zaten hiçbir iyi haberin olmadığı bir ortamda, bu tip yaklaşımlar biraz olsun ortamı rahatlatıyor. Arka arkaya o kadar çok kötü haber veriyorlar ki, bazen insanın içi kararıyor. Adam bahçesindeki ağacı kesiyor, (kesersem bu ağaç nereye düşer diye düşünmek aklına bile gelmiyor) yoldan geçen servis minibüsünün üzerine düşen ağaç, çocuğu öldürüyor. Afrika’da bile olmaz böyle bir iş.

Ben Amerika’dan döneli 20 seneden fazla bir zaman oldu. Daha ben dönmeden önce bile bu tip interaktif programlar başlamıştı. Üstelik o zamanlar bu sosyal platformların hiçbiri yoktu. Yanılmıyorsam burada da yıllarca sabah programlarının birçoğu faks üzerinden yürüyordu. Programlarda metrelerce faks kâğıtları gördüğümü hatırlıyorum. Neden faksla, şunla, bunla uğraşıyorlardı? Çünkü seyirciyi de işin içine kattığın zaman daha güzel ve daha etkili oluyor.
 
Zaman değişiyor, her şey değişiyor. Doğal olarak haber programlarının sunuş şekli de değişecek. Kuzey Kore moda mecmuasından fırlamış gibi haber sunma günleri artık çok gerilerde kaldı. Gün, fark yaratma günüdür, değişik bir şeyler sunabilme günüdür.
İş hayatı, televizyon dünyası, aşk hayatı hiç fark etmez. Hepsini ayakta tutan temel aynıdır. Fark yaratan yoluna devam eder, yaratamayan herkes gibi kalır.

Bereketli yağmurların yağdığı bu güzel çarşamba günü herkes için harika geçsin.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...
 

3 Aralık 2014 Çarşamba

Yağmurlu Bir Gündü...

Yağmurlu bir gündü, tıpkı bugün gibi, kaybetmiştim seni, taştı gözyaşım, karıştı yağmura. Ne güzel sözler değil mi? Nedendir bilmiyorum ama sabahtan beri bu şarkıyı mırıldanıyorum ama bugünkü konumuz bu değil.

Hepinizin bildiği gibi, eski bilgisayarımın beni terk etmesinden sonra, yeni bir bilgisayar ile yepyeni bir ilişkiye başladım. Pazar sabahı buluşmaya giderken de aynen bu sabahki gibi yağmur yağıyordu. Mırıldanmalarımın nedeni, belki de pazar sabahının da böyle yağmurlu bir gün olması olabilir.
 
İnanmayacaksınız ama bu sabah sizlerle paylaşmak istediğim konu, bilgisayar alımı da değil. Asıl söz etmek istediğim konu yağmurlu pazar sabahında sokaklarda olan alışık olmadığımız türden insanlar.
Şaşkınbakkalda’ki dar demiryolu köprüsünü hepiniz bilirsiniz. Yağmur yağdığında o köprünün altındaki yolun su dolduğunu da buralarda yaşayan herkes çok iyi bilir. Siz kenardaki 13 cm genişliğindeki kaldırımdan geçmeye çalışırken, suyun içine son hız dalan arabalar sizi donunuza kadar ıslatır. Yağmurda o köprünün altından geçmeye çalışmak riskli bir iştir.

Ben arabayla köprüye doğru giderken, tam karşıdan gelen arabanında böyle bir iş yapacağını düşünüyordum ki, araba birden yavaşladı ve sakin bir sandal edasıyla geçti köprünün altından. Kendilerini çamurlu su banyosu almaya hazırlamış insanların da hevesi kursağında kaldı. Kim bilir belki de şifalı bir çamurdur ve insanlar bilerek yapıyorlardır. Uyku sersemi bu ince düşünüş beni şaşırttı ama çok ta üstünde durmadım.

Atatürk Caddesi’nin köşesindeki yaya geçidinin oraya geldiğimde bu sefer de arabanın teki geçitteki yayalar için durdu. Artık çok fazla olmaya başladılar. Kamera şakası filan mı acaba diye etrafıma bakınmaya başladım. Rüya olmadığından eminim ama yine de bir terslik var. Yoksa uyurken bir anda bir Orta Avrupa ülkesine filan mı gittim?

Şaşkınlıklarımı üzerimden atıp, Meydan alışveriş merkezinde 1300 tane bilgisayarın yan yana dizildiği mağazada aldım soluğu. Bakmadığım bilgisayar kalmadı. Millet sokaklara dökülmeden erkenden gideyim diye düşündüğüm içinde içeride neredeyse benden başka kimse yoktu. Kimse olmayınca çalışan çocukların bütün ilgisi benim üzerimde. Hepsi nasıl ilgili ve bilgili inanamazsınız. Ağabey diye etrafımda dört dönüyorlar ama bu kadarı da fazla artık. Yola çıktığımdan beri maruz kaldığım medeni ve iyi niyetli davranışlar sinirimi bozmaya başladı.

Lafı uzatmayalım sonunda bir markaya karar verip alımı gerçekleştirdik ama bir de içine programların kurulması gerekiyor. Bunun için de aşağıya inip, kasada ödeme yapıp, bilgisayarı teknik servise vermek gerekiyor. Biliyorsunuz günümüzdeki bilgisayarlar artık çok küçük ve hafif ama satışı yapan çocuk, “Ağabey sen yorulma ben taşırım aşağıya kadar.” dedi.

Fazla iyilik, her zaman can sıkıcıdır. İki ihtimal var. Ya benim lokum kutusu büyüklüğündeki kutuyu aşağıya kadar taşıyamayacağımı düşünüyor, ya da çocuk gerçekten iyi niyetli. Lokum demişken, tabi ki Sahi İstanbul lokum kutusundan bahsediyorum. 20 TL yükleme parasını da vermedim. Bu kadar alım yaptım hayatta vermem deyince aralarında hallettiler.

Bilgisayarın kurulması bir zaman alacak, oldu olacak şuradaki kahveciye gireyim dedim. Kahvenin parasını ödedim, tam öbür tarafa gidip kahvemi alacakken, orada çalışan çocuk, “Ağabey sen otur, ben getiririm.” dedi. Haydaaa, kesin rüyadayım, kesin.
Gazeteler bazen, “Pazar sabahı Kadıköy’de ne oldu?” gibi başlıklar atıyorlar ya, gerçekten ne olduğunu ben de bilmiyorum. İyi niyetli, medeni, nazik insanların hepsi bana denk geldi. Belki olacağı vardı, belki de öküzcükler uyanmadan sokağa çıktığım için hiçbirine rastlamadım.

Aslında ne olduğu çok ta önemli değil, önemli olan bu ülkede (sayıları giderek azalsa da) halen birçok güzel insanın olduğudur. Kimse öküzcükler yüzünden insanlığa olan inancını kaybetmesin…