Şımarıklık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şımarıklık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2016 Çarşamba

Dünyanın En Yeteneksiz İnsanı...

Günaydın dostlar…

Böyle düşündüğüm için kendimi çok kötü hissediyorum ama biri gelip de bana “Dünyanın en yeteneksiz insanı kim?” diye sorsa, içimden “Ozan Tufan” demek geliyor. Sürekli milli takımda oynayan bir oyuncu için neden böyle düşündüğümü de bilmiyorum ama kafamda dolaşan düşünceleri de kontrol edemiyorum.
Ozan’ın 2 metre uzağındaki bir arkadaşına pas atamayışının, böyle düşünmemde büyük bir etkisi olmuş olabilir ama bence mesele bundan daha da derin. Kim bilir belki de 1,5 sene kadar önce katıldığı bir ödül töreninde, herkes takım elbiseliyken onun kot pantolonla gelmiş olması da bilinçaltımda negatif bir etki yaratmış olabilir.


Bu davranışını, katıldığı törene saygı duymamak olarak yorumlamışımdır. Hayatımda hiçbir ödül törenine veya düğüne kot pantolon ile gitmedim, gitmem de.

Beni etkileyen bir diğer konu da, Ozan’ın yüzündeki ifade diye düşünüyorum. “Sen ne söylersen söyle, ben bildiğimi okurum.” gibi bir yüz ifadesi var. Sanki anlattıklarınız bir kulağından giriyor, diğer kulağından çıkıp gidiyor şeklinde bir bakışı var. Tabi ki bir de, bizim bütün futbolcularımızda olan, “Ben her şeyi biliyorum, bana kimse bir şey öğretemez.” yaklaşımı…

Sevgili Ozan kardeşim, biz senin ileriye doğru pas atamayacağının bilincindeyiz. Senden bu tip hareketler beklemiyoruz ama 2-3 metre yanındaki adama pas atıyorsun, top 4-5 metre uzağa gidiyor. Bunu nasıl becerebildiğini bir türlü anlayamıyoruz. Kaplumbağa hızında oynanan bir ligde, dibindeki adama pas vermeyi beceremiyorsan, hangi ligde becereceksin?
Bence, benim bu konudaki sorunum çocukluğumda yaşadıklarımdan kaynaklanıyor. Bütün gençlik yıllarımı Kemalettin Şentürk’ü izleyerek geçirmek, bende tedavisi mümkün olmayan izler bıraktı. Kemalettin de Ozan’ın oynadığı pozisyonda oynuyordu ve 1500 yıl kadar oynadı. Belki de bana öyle gelmiş olabilir.
Şimdiki gibi o zaman da tonlarca transfer yapılır ama lig başladığında yine Kemalettin oynardı. En kötü taraflarından biri de zaman zaman kendini Ortega zannetmesiydi. Ön libero pozisyonundan forvetlere araya paslar filan atmaya kalkardı. Sevgili kardeşim, sen 3 metrelik pası atamıyorsun, 30 metrelik pası nasıl atacaksın?

Gençliğimiz Kemalettin ile geçti. Emekli olana kadar da oynadı. Misket atabileceğiniz mesafeye top atmayı beceremeyen Kemalettin, bütün Fenerbahçelilerin ömründen 3-5 yıl silmiştir.

Sonunda Kemalettin gitti ama bu sefer de yerine ikizi Selçuk Şahin geldi. Allah’ım neydi günahımız? Neredeyse görüntüleri bile birbirlerine benziyordu. Yine aynı yeteneksiz davranışlar, yine aynı beceriksizlikler, 2-3 metre uzağa pas atamamalar, en olmadık yerde top kaptırmalar ne isterseniz vardı. Kemalettin yetiştirse ancak bu kadar olurdu.
Aynı senaryo bir kere daha tekrarlandı. Her sene bir sürü transfer yapıldı ama sezonun çoğunda o pozisyonda Selçuk oynadı. Allah var Selçuk da, Kemalettin de işin müdafaa yönünde genelde iyiydiler ama ileri gitmeye kalkınca, tam bir kâbus.
Selçuk da zaman zaman Alex gibi paslar atmak isterdi ve takımı zora sokardı. Kardeşim yıllardır bu ligde oynayan bir futbolcusun, attığın bir tane de pas yerini bulmaz mı? İnsan kendini hiç mi geliştiremez? Ne bileyim, demek ki olmuyor. Yeteneğin yoksa 20 sene de ligde oynasan bir gram ileri gidemiyorsun.

Ömrümüzden 3-5 yıl da Selçuk götürdü. İşin acı tarafı artık büyüdük ve Ozan’a verecek 3-5 yılımız kalmadı. Eskiden her pas ve son vuruş becerisi olmayan futbolcu için 3’er, 5’er harcıyorduk ama artık bizde de fazla kalmadı. Üzgünüm kardeşim Ozan, sona kalan dona kalır…

Herkes Ozan’a çok kızıyor ve elinden geleni yapmadığını düşünüyor ama ben çok da aynı fikirde değilim. Çocuk bir şeyler yapmaya çalışıyor ama yeteneği bu kadar. Ozan yırtınsa şimdiki durumundan en fazla %10 daha iyi oynar. Onun üstünde bir seviye olmaz. Son Bursa maçında yuhalanmasına da çok üzüldüm. Kendi de zaten şaşkın şaşkın baktı etrafa…
Bir senelik Appiah güzelliği dışında 3 tane ön libero ile ömrümüz geçti. Şimdi de Ozan ve orta sahadaki Ozan türevleri ile çile dolduruyoruz. Birbirinin kopyası 5 tane adam var. Bunun sorumlusu ne benim, ne de Ozan. Sorumlu, 15 senedir “Her şeyi ben bilirim.” zihniyeti ile kulübü yöneten ve maddi ve manevi olarak dibe vurmasını sağlayan düşünce tarzıdır…

3 ön libero ve 1 başkanla bütün ömrünü geçirirsen, karşılığında da üçün……. Neyse, yine annem kızacak şimdi, en iyisi ben bitireyim…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

12 Mayıs 2016 Perşembe

Kıskanırım Seni Ben...

Günaydın dostlar…

Bilgisayarların yapısı ve çalışma şekilleri bizim ahlakımızı bozdu diye düşünüyorum. Bilgisayarların üzerinde yapılan bir işlemin, sonradan gidip geri alınabilme özelliğini, hayatımızın diğer parametrelerine de aktarmaya çalışmaya başladık.
Dün televizyonda izlediğim “hayatı sıfırlama” talebi, benim çok ilgimi çekti. İnsan hayatının fabrika ayarlarına dönebilmesinin, akıllı telefonlar kadar kolay olmayacağını anlıyor olabilmemiz gerekiyor diye düşünüyordum.


Günümüzde, hemen hemen her programın bir “geri al” butonu var ama ne yazık ki hayatımızda böyle bir seçenek yok. Artı eksi yaşanan her şey, bütün yol boyunca sepetimizde bizle beraber geliyorlar. Herkes kendi sepetinin ağırlığını ömrünün son gününe kadar taşıyor.

Geri al butonunu, ben özür dilemek olarak algılıyorum. Yapıyorsun bir hata, sonra hemen “Özür dilerim” diyerek, hatandan dönüyorsun. Bilgisayarların en iyi tarafı da kindar olmamaları, diye düşünüyorum. Ne hata yaparsanız yapın, özür dilediğiniz zaman hemen unutuveriyor. Bir daha da hiçbir zaman gündeme getirmiyor.

Bilgisayarlarda, toptan sıfırlama şansınız da var. İşleri iyice çorba ettiğiniz zaman, baktınız ki olmuyor; bilgisayarın sabit diskini toptan sıfırlıyorsunuz. Sıfırlama işlemi artı eksi her şeyi götürüyor ve bembeyaz bir sayfa açıyor.

Bu sabah bu konuya girmemize neden olan genç kız, “Senin geçmişte hiç kız arkadaşın oldu mu?” diye, genç adama bir soru sordu. Tecrübesiz çocuk, “Evet oldu” diyerek, ikinci sorunun gol pasını hazırladı. “Senin için önemli miydi?” şeklinde gelen penaltı vuruşu da, çocuğu bitirdi.

Haklısınız, kız arkadaşı olduğuna göre, tabi ki onun için önemliydi ama bunu bir kadına söylediğin an, senin hayatının kırılma noktalarından biri olur. Hiçbir kadın, 1300 sene önce başka bir kadının da senin için önemli olmuş olması bilgisini kaldıramaz. Böyle bir cevapla, gelecek 100 sene boyunca, en beklemediğin anlarda gündeme getirilmek üzere, şahane bir konu yaratmış olursun. Yoğun bir günden sonra, tam yastığınla bütünleşeceğin sırada, “Sen zaten 1300 yıl önce de Ayşe’yi de sevmiştin” şeklinde veya başka huzurunuzu bozacak şekillerde gündeme gelebilir.
Bütün erkekleri, bu tip toplara girmemeleri konusunda bir kere daha uyarıyorum. Sonra gelip bana ağlamayın. Bu tip sorulardan en zararsız şekilde sıyrılmaya çalışmak, gelecek günlerdeki huzurunuzun da teminatı olacaktır. Dişi kediye bile, başka bir dişi kediye değer verdiğinizi söylemeyin.

Aylin’in liseye gittiği dönemlerde, rehber öğretmen ısrar kıyamet beni okula çağırmıştı. Konuşma esnasında, ben de, “Kızlar, bir arkadaşlarının başka bir arkadaşlarıyla daha samimi olmalarını kaldıramıyor” gibi bir şey söylemiştim. Kadının bana cevabı da, “Doğrudur, ben de öyleyim” olmuştu.

Öyle diyoruz ama bu çocukcağız golü yedi bir kere. İşin daha da enteresan yanı, kızın sürekli olarak “Ben bunu kaldıramam” demesiydi. Bir şekilde git ve bu yaşadıklarını geri al, bir daha da (geçmişte bile olsa) herhangi bir kadının senin için önemli olduğunu duymayayım demek istiyor.

Ayrıca şunu da çok iyi biliyoruz ki, bilgisayarın mimari yapısı ile kadınlarınki çok farklı. Bilgisayarda sıfırlarsın gider ama kadınlarda sıfırlasan da gitmez. Her münakaşa ortamında, “Sıfırlamadan önce geçmişte sen o kıza değer vermiştin” şeklide gündeme gelir.
Hayat, uzun bir yolculuktur. Yaşanan her tecrübe de bu uzun filmin kareleridir. İçinde mutlulukları da barındırır, hüzünleri de, sevgileri de barındırır, nefretleri de. Kanunlarımıza uyduğu sürece, yaşadığınız hiçbir şeyden pişman olmayın ve geçmişinizi yok sayma çabaları içine de girmeyin.

Siz bilgisayar değilsiniz, fabrika ayarlarına dönemezsiniz. İçinizdeki işletim sistemini beğenmeyen, gitsin kendininkini yazsın…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

15 Ekim 2015 Perşembe

Prim Almayı Hak Ettiniz...

Günaydın dostlar.

Hepimiz iş dünyasında çalışmış veya şu anda çalışmakta olan kişileriz. İş dünyasının gerçeklerini çok iyi bilen insanlar olarak gelin bu sabah bir düşünme oyunu oynayalım.
Şöyle bir senaryo düşünelim. Çalıştığınız iş yeri sizin için sezon başında bir takım hedefler belirliyor. Hedefler zor değil. Normal şartlar altında güle oynaya yerine getirebileceğiniz hedefler fakat tembelliğinizden, rahatlığınızdan, umursamazlığınızdan, hatta biraz da şımarıklığınızdan yılın ilk yarısında bu hedeflerle ilgili olarak bir milim yol alamıyorsunuz.


Amiriniz ve patronunuz sıkıntıya girmeye başlıyor. İşler gecikti ve sene sonuna da yetişmesi zor gözüküyor. Başlıyorlar size söylenmeye ve sizi eleştirmeye. “Aylar geçti bir gram iş yapmadın, ne olacak bu işin sonu?” diye size sorduklarında; siz de “Hallederiz ya dert etmeyin” diye bir cevap veriyorsunuz.

Patron mutsuz, patron endişeli; patron ne yapacağını bilemiyor. Sizi kovup, yerinize yeni birini alsa, yeni gelene tuvaletin yerini gösterene kadar yıl bitecek. Allah kahretsin ki size mahkûm durumda. Etrafındakilere “Ne yapalım gidebileceğimiz yere kadar gideceğiz” gibi cümleler kuruyor.

Herkes endişe ile yaptığınız işte ne kadar yol alabileceğinizi izliyor. Baştan işleri sıkı tutup doğru dürüst çalışsaydınız hiç bunlara gerek kalmayacaktı ama şu anda bunları konuşmak için çok geç.

Lafı uzatmayalım; yılın ikinci yarısında işi bir şekilde şansınızın ve başkalarının da yardımıyla son saniyede bitiriyorsunuz ama insanların da analarından emdikleri süt burunlarından geliyor. Stresten yöneticinizin içmediği ilaç kalmıyor. Zar zor da olsa balınızın da yardımıyla bir şekilde işinizi bitirdiniz ya, şimdi hemen eski şımarık, kendini beğenmiş günlerinize geri dönüyorsunuz ve “Ben başarılarımdan ötürü prim istiyorum” diyorsunuz.

Böyle bir senaryoda eğer şanslı bir insansanız kovulursunuz. Şanslı değilseniz ilk önce dayak yiyip sonra kovulma ihtimaliniz de var. Patron arkanızdan “Bir daha seni bu mahallede görmeyeyim” diye de bağırabilir.
Yukarıda anlatmaya çalıştığımız senaryonun aynısı bizim milli futbol takımımız için de geçerli. Sürecin detaylarında farklılıklar olabilir ama ana parametreleri aynen bu şekilde. Onlar da müthiş bir prim talep ediyorlar. Senaryonun gerçek hayata uymayan tek yanı, futbolcuların bu primi alacak olması. Yanılmıyorsam 60 milyon Avro gibi bir rakam konuşuluyor.

Gazeteler, “Tarihi Prim” diye başlıklar atmaya başladılar bile. Düşünün ki, bizim takımımız İzlanda’ya karşı iki tane maç yapmış ve 180 dakika boyunca bir tane bile gol pozisyonuna giremeden ikinci maçı kazanmış. Tamam, balına filan bir gol attık ama o da yetmiyor ki. Bir de Kazakistan’ın deplâsmanda Letonya’yı yenmesi gerekiyordu. Hani reklamlarda çocuk “Ballıyız” diyor ya, o da oluyor. Son dakikada Kazakistan’da kazanıyor.

Bizim Avrupa Kupasına gidebilmemiz için 25 ayrı balın arka arkaya gelmesi gerekiyordu ama bir şekilde hepsi arka arkaya geldi. Ekşi Sözlük’te “Fatih Terim Balı” diye yeni bir terim tanımlamamız gerekiyor.

Milli takımız Avrupa Kupası finallerine gitmeye hak kazandı. İyi, güzel ama açıkçası etrafımızda bu kadar üzüntü varken; yüzlerce evde insanlar akrabalarının, çocuklarının kazaklarına, terliklerine sarılmış otururken; milli takım bir maç kazandı diye ben her şey güllük gülistanlıkmış gibi davranamam.
İstersek maçı 99-0 kazanalım ama ne yalan söyleyeyim bana 99 saniyelik bile bir mutluk getirmiyor. Ana üzüntüleri günlük mutluluklarla örtemiyorum.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

7 Nisan 2015 Salı

Çok Para Az Akıl...

Günaydın dostlar.

Herkes bana futbol dünyasında yaşanan rezillikleri soruyor. Bugünlerde bu konuyu en çok merak edenler de futbolla çok fazla ilgisi olmayanlar. Aslında belki de yazının başlığı “Çok Para Çok Akıl” olmalıydı. Bize ters geldiği için; bizler yaşananları akıllı işler olarak görmüyoruz ama belki de doğrusu onların yöntemleridir.
Merakta olan arkadaşlarımız için futbolumuzun neden bu halde olduğunu önem sırasına göre özetlemek istiyorum.



Para: Bütün yaşananların en büyük nedeni bu işte inanamayacağınız kadar çok para olması. Başkanından tutun da, toto satanına kadar, futbola bulaşan herkes bu pastadan payını alıyor.
Kutuplaşma: Ülkenin her yerini kaplamış, kutuplaşmış, kin ve nefret dolu atmosferin futbolu da etkilemesi kadar doğal bir durum olamaz. Artık tatlı rekabet diye bir şey kalmadı; hepsi nefrete dönüştü.

Kulüp Başkanları: Her şeyi ben bilirim yöneticilik anlayışının yaygın olduğu günlerde, kibirli kulüp başkanları da bu anlayışın zirvesindeler. Yaptıkları yorumlarla ve verdikleri demeçlerle ortamın gerilmesine katkı sunan en büyük grup kulüp başkanlarıdır. Başarısızlıkları örtmek ve konuyu saptırmak için olmayan düşmanlara saldırmak artık günümüzde geçerli bir yöntem haline geldi. Bu işlerin düzelmesinin en ufak bir ihtimali varsa, (her ne kadar taban bu tip karakterlere bayılsa da) kulüpleri bu çakma mafya babası görünüşlü, maço tavırlı, kibirli, kimsenin görüşüne saygısı olmayan insanlardan temizlemek şarttır.
Futbol Yorum Programları: Futboldan başka her şeyin konuşulduğu, maç heyecanı ile söylenmiş sözlerin cımbızla çekilerek defalarca tekrarlanmasının sağlandığı programlar, ortamın gerilmesinin en büyük nedenlerinden biridir. Evlere kadar gidip hakemlerin ailelerini rahatsız eden bu tip programlara dur demenin zamanı geldi de geçti bile. Bağra çağıra, herkesin aynı anda konuştuğu ortamlar, zaten bahane arayan fanatiklere kötü örnek oluyorlar. Bu programların haber alma özgürlüğünden ziyade ortamın gerilmesine hizmet ettiklerini düşünüyorum. Sık sık gördüğümüz kabadayı tavırlı restleşmeler de işin cabası.
Futbolcular: Şımarıklıktan ne yapacağını şaşırmış, kulüplerin her ne yaparsa yapsın sürekli arkasında durduğu futbolcular, insanlarda maça gitme zevki bırakmadılar. Doğru dürüst çalışmayan, laf dinlemeyen ama konuşmaya gelince çeneleri ayaklarından daha çok işleyen futbolcular, insanları futboldan soğuttular. Düşünün ki, üst düzey yönetici olarak çalışan bir insan, bu futbolcuların bir, iki senede yaptığı parayı, bütün hayatı boyunca çalışarak yapamıyor. Çok parayı kontrol edebilmekte bir maharettir.

Seyirciler: Tuttukları takımı hayatlarının başköşesine oturtmuş, olmayan paraları ile maça giden insanlarımız. Her laftan görev çıkarmaya hazır, takım fanatikliğini çoluk çocuğunun bile önüne geçirmiş nefret dolu taraftarlar. Bir takım saçma sapan işler yaparak, takımına hizmet ettiğini sanmanın dayanılmaz hafifliği. Ne yazık ki futbol takımları hayatımızın bir numaralı gurur kaynağı olarak yaşamaya devam ediyor. Bunun bir eğlence olduğunu, sinemaya gider gibi bir şey olduğunu hiçbir zaman anlayamayacağız. Bırakın eğlenmeyi, biz bundan dolayı hayatı kendimize ve etrafımızdakilere zehir ediyoruz.

Köşe Yazarları: Bu konudaki köşe yazarlarının hemen hemen hepsi eski futbolcu veya hakemler. Bir de neden bu konunun uzmanı olduğu bilinmeyen 3-5 isim var. Bu yazarların birçoğunun yazıları gayet sübjektif ve geçmişte oynadıkları veya tuttukları takımlar açısından yazılmış yazılar. Zaten gerilmeye meraklı olan ortama bir odunda bunlar atıyorlar.

Bu listeyi politikacıları, futbol federasyonunu, hakemleri filan ekleyerek daha da genişletebiliriz ama ben ana unsurların yukarıda sıraladıklarım olduğunu düşünüyorum.

İşler şu anda tamamen kontrolden çıkmış ve tam bir nefret havasına bürünmüş durumda. Kimse artık kendi stadından başka bir yere gidip maç bile izleyemiyor. Radikal bir şeyler yapmanın şart olduğunu düşünüyorum.
İlle de başımıza büyük bir felaket gelmesi gerekmiyor. Her şeye iş işten geçtikten sonra reaksiyon göstermek gibi bir âdetimiz vardır ama bu sefer önceden tedbir alınmasının şart olduğu görüşündeyim.

İngiltere başbakanı Margaret Thatcher, İngiliz holiganların gittikleri ülkelerde olay çıkarmalarından bıkmış ve yıllarca İngiliz takımlarını Avrupa kupalarına yollamamıştı. Örnek olarak bizde de, “Ligleri 1,5 yıl tatil ettim, yeter artık bu rezillik.” diyebilecek bir babayiğit var mı?
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

7 Aralık 2014 Pazar

Amcama Mektup ...


Sevgili Aziz amca, ne habersin?
Ben çok iyi değilim bu aralar.  Zaten etrafımızda bir sürü sıkıntı varken, bir de üzerine tuttuğum takım beni deli ediyor. Ligin 12. Haftasına geldik daha bir tane doğru dürüst maç oynamadılar.
Malum, bizim takım Anadolu yakasında olanı. Dün akşam yine maçları vardı ve yine bir tane bile gol pozisyonuna giremediler. Sen maçı kazandıklarına bakma, yine korkunç kötüydüler. Gol pozisyonuna girmeden maç kazandılar. Aziz amca, bir takım düşün ki, şampiyonluğa oynuyor ve lig sonuncusuna karşı oynadığı maçta bir tane bile gol pozisyonu yok. Oynadığın takım ligin en çok gol yiyen takımı ve sen bu takıma karşı kaleye şut çekecek bir pozisyona dahi giremiyorsun…


Gerçi kimle oynadıkları da çok fark etmiyor. Salı akşamı (biz kupayı önemsemiyoruz diye bir karar aldıkları için) kupa maçına gençlerden ve yedeklerden oluşan bir kadro ile çıktılar. Tahmin et ne oldu? O takım da bir tane bile gol pozisyonuna giremedi. Anlayacağın, A takımı, B takımı, C takımı hiç fark etmiyor. Hiçbiri gol atamıyor.

Aziz amca, takım dökülüyor. Zar zor aldığımız maçları da ayakta kalmayı başarabilen 3-4 oyuncunun çabasıyla alıyoruz. Bizim oyuncuların yıldızlıkları kâğıt üzerinden öteye gidemiyor. Sana biraz oyunculardan da söz etmek istiyorum ama hangi birinden başlayayım bilemiyorum.

Kaleci Volkan’dan başlayalım o zaman. Hani Volkan’ın zaman zaman gelen topu seyretme hastalığı vardır ya, bu sene o hastalık çok sık olmaya başladı. Topu, vurulduğu andan, ağlarla kucaklaştığı ana kadar seyrediyor. Allah'tan ki agresif tavırlarından bir şey kaybetmedi. O açıdan maşallahı var.
Geçen sene bu takımın başarısının en büyük nedenlerinden biri neydi? Sürekli ileri çıkan bekler. Aziz amca, bu sene o beklerden eser yok. Caner, sürekli bir şeylere kızgın ama bence neye kızgın olduğunu kendi de bilmiyor. Adeta çatacak yer arıyor. İsmail Kartal, 2-3 maçta, kırmızı kart görecek korkusuyla onu maçtan almak zorunda kaldı. Rıdvan Dilmen’in bir lafı var, “Top oynayamayınca futbolcu agresifleşir, faul yapar, hakemle didişir.” der. Acaba Caner’de de böyle bir durum mu var.
Gökhan mı? Eski Gökhan’dan eser yok. En son ne zaman ileriye çıkıp orta yaptı bilen yok. Defansı hiçbir zaman çok harika değildi ama hücum yönü iyi olan bir futbolcuydu. Hepsi bitti. Bu sene, birileri rica etmiş de onun için oynuyormuş gibi oynuyor.

Aslında Emre hakkında bir şey yazmak istemiyorum ama yine de 2 satır yazmadan edemeyeceğim. Emre, için 3 ihtimal var. Ya sakattır oynamaz, ya kırmızı kart görür, ya da oyunun ikince devresinde oyundan çıkar. En son ne zaman 90 dakika oynadığını hatırlayan yok. Hele gençler hiç bilmiyor. Benim görüşüm, takıma yarardan çok zarar veriyor. Oyun hırsı ile, agresif hareketleri bir birine karıştırmamak lazım. Ne zaman Emre’yi maçta görsem, “Kontrolsüz güç, güç değildir.” lafı aklıma geliyor. Etrafta Fenerbahçe nefreti oluşmasına katkı verenler listesinde ikinci sırada yer alıyor.

Bir de büyük çaba gösteren, gösteremediği zamanda sanki gösteriyormuş gibi yapmayı çok iyi bilen Kuyt’ımız var. Sempatik tavırları ve çabaları ile bizi kandırıyor. Aslında inan bir şey oynadığı yok. Bu sezon 12 maç oynadık, daha 12 gram yararını göremedik. Bu tipler, (Kuyt gibi, Roberto Carlos gibi tipler) kendilerini satmayı ve oynuyormuş gibi görünmenin inceliklerini iyi biliyorlar ve başarıyla uyguluyorlar.

Malum bir de Webo’muz var. Oyuna sonradan girince kurtarmadığı maç kalmıyor ama hata yapıp ilk 11’de başlatmayacaksın. Maçın tamamını oynamak bu arkadaşa uğursuz geliyor.

Sow ve Emenike’mi dedin? Onlar bırak futbol oynamayı nerede olduklarının bile farkında değiller. İkisinin de suratından mutsuzluk akıyor. Mutsuz ve isteksiz tavırları, benim bile yaşama sevincimi öldürüyor. Yarım metreden topu içeri atamıyorlar.

Transferin yıldızı ve tek transfer ettiğimiz oyuncu olan Diego, Anadolu havasına uyum sağlayamadı. Bu ülkede oynanan sert futbol ve rakiplerin sürekli formasından çekmesi küçük beyi etkiliyormuş. Bir tane oyuncu aldık, o da ayakta duramıyor. Bu arada hemen belirteyim, geldiğinden beri bir tane maç oynadı, onda da sakatlandı.
Geçen sene büyük umutlarla transfer ettiğimiz Alper de Diego’nun ikiz kardeşi gibi. Üflesen yere düşüyor. Bu çocuklara biraz ağırlık çalıştırmak gerekiyor. Çok çelimsizler. Aslında bunlar gibi bir tane daha vardı da, İtalya gezisine yollayarak şimdilik ondan kurtuldular.

Kibirli başkanın, “Her şeyin iyisini ben bilirim, bu takımın teknik adama bile ihtiyacı yok.” diyerek başa getirdiği İsmail hocayı da unutmamak lazım. Yüzündeki korku ifadesi, takımın yarısının her an kırmızı kart görecek futbolculardan kurulu olmasından mıdır yoksa kimsenin onu takmamasından mıdır bilinmez ama bu seviye de hiçbir tecrübesi olmadığı kesin. Çok iyi ikinci adam veya üçüncü adam olanlar, çok iyi birinci adam olacaklar diye bir kaide yok. Birçoğu da olamıyor.
Aziz amca, başkanımızdan hiç bahsetmeyeceğim. O konuya girersem bu yazı pazartesi sabahına kadar bitmez. Tek belirtmek istediğim konu, onun da her başkan gibi kibir katsayısının tavan yaptığıdır.

Özetleyecek olursak, taraftar mutsuz, takım mutsuz, herkes mutsuz. Maçlara giden sayısı inanılmaz derecede azaldı. Millet büyük paralar ödeyerek kör döğüşü seyretmekten usandı. Giriş kartı uygulaması, işsizlik, hepsi tamam ama millet şımarık futbolculardan, kibirli başkanlardan ve en önemlisi kötü ve isteksiz futboldan bıktı.
Averaj futbolculara veya modası geçmiş yabancılara ödenen astronomik rakamlar, takımları borca sokmaktan başka bir işe yaramıyor. Bütün kulüpler büyük borç altında.

Sevgili Aziz amca, bu konular yazmakla bitmez, sabah sabah başını ağrıttım ama herkes gibi bu konuda ben de çok mutsuzum. Hiç umudum yok ama belki birileri çıkar ve bu konuya bir çare bulur. Önlem alınmazsa çok yakında sokakta gazoz kapağı oynayan çocukları seyredeceğiz.
Saygılarımla yeğenin Emin…

15 Kasım 2014 Cumartesi

Onun Suçu Değil ki...

Herkes Fatih Terim’e yükleniyor ama bu yaşananlar kesinlikle onun suçu değil.

Herkes tüpçü amcaya yükleniyor ama bu yaşananlar kesinlikle onun da suçu değil.
Ne o, ne bu, ne yapısal reformlar, ne de kulüplerin altyapı sorunlarına eğilmemesi veya bu doğrultuda yatırım yapmaması. Bunların hepsi gerçek sorunlar olmakla beraber, şu anda milli takımızın aldığı sonuçların nedeni değil. Kore’de dünya üçüncüsü olurken bu sorunlar yok muydu?


Tabi ki bu sorunların hepsi o zaman da vardı. Sorunlar bunlar değilse, o zaman neden maç kazanamıyoruz, neden arka arkaya 3 pas yapıp karşı kaleye gidemiyoruz?

Sorun milli takımda yıldız oyuncu olmamasında. Kim söylüyor bunu? Arda Turan. Milli takımın tek yıldızı diye düşündüğümüz adam, “Milli takımda yıldız oyuncu yok ki.” diyor. Zaten de yıldız değilmiş gibi oynuyor.

Bizler, 4 büyüklerde oynayan Anadolu çocuklarını yıldız oyuncular zannediyoruz ama alakası yok. Hepsi vasat ve vasat altı oyuncular. Adam yokluğundan hepsi yıldız oldu ve görülmemiş maddi imkanlara kavuştu. Bu oyunculara verilen paralar sürdürülebilir bir süreç değil. Astronomik rakamlar kulüplerimizi altından kalkamayacakları borçlarla karşı karşıya bıraktı. Dün televizyonda duydum, Burak, Selçuk, Emre gibi futbolcuların her türlü gelirlerinin (sadece futbol gelirleri, reklamlar filan hariç) toplamı yılda 4 milyon Euro’ya ulaşıyormuş. Yuh diyorum. Bu rakam ayda 1 milyon TL eder. Bu çocuk havalanmasında, kim havalansın? 1000 tane işçinin bir ayda kazandığı parayı bunlar kendi başlarına kazanıyorlar.
Bizim vasat oyuncularımızın yanına, yine astronomik paralarla bir de modası geçmiş yabancıları getirip takım kuruyoruz. Adamlar başka hiçbir yerde bu paraları bulamadıkları ve de bu kadar rahat edemedikleri için koşa koşa Türkiye’ye geliyorlar. Ne zaman geliyorlar? Avrupa’da piyasaları bitince veya 30 yaşını geçtiklerinde.
Arkadaşlar, gerçekçi olalım. Bizim milli takımımız zaten her zaman başarısızdı. Bu turnuvalara da zaten genelde gidemezdik. Yakaladığımız tek başarı, dünya üçüncülüğü ve Galatasaray’ın UEFA şampiyonluğudur. Futbol tarihimizde başka da başarımız yoktur. Avrupa şampiyonasını saymıyorum bile, zira orada biraz Allah korudu, biraz Fatih Terim balı devreye girdi, biraz mucizeler imdadımıza yetişti de bir yerlere geldik.

Galatasaray iskeletli bir jenerasyonun yakaladığı başarıların dışında zaten başka da başarılı bir takım olmadı ki. Şu anda milli takımda oynayan Selçuk, Volkan, Umut, Bekir, Burak, Caner, Bilal gibi oyuncular, milli takımla ne zaman başarı yaşadılar ki şimdi yaşasınlar.

Bizim takımımızın normal oyunu ve seviyesi budur. Geçmişte yaşananlar anormaldi ama biz onu hemen sanki normal durumumuzmuş gibi benimsedik. O bir rüzgardı geldi geçti. Bir daha da olur mu Allah bilir.

İşin garibi ne biliyor musunuz? Bizim ligimizdeki en büyük futbolcu grubu, yabancı oyuncular. Her takımda 7-8 tane yabancı oyuncu var. İkinci en büyük grup Avrupa’da doğan gurbetçiler. En küçük grup ta Anadolu’da doğan futbolcular. Bence bu tablo bile durumu çok net ortaya koyuyor.

Uzun yıllar sonra gelecek bir başarı için yıllarca çalışmak, hiç bize göre bir iş değil. Spor okullarından A takımına oyuncu çıkması yüzdesi on binde birmiş. Alt yapı olsa ne olacak. Yıldız oyuncu yetişmiyor. Arda’dan sonra çıkan başka yıldız oyuncu var mı?
Biz sabırsız bir milletiz hemen netice isteriz. Çalışmayı, antrenman yapmayı da sevmeyiz. Yapabileceğimizin en iyisini yapmak gibi bir arzumuz yoktur ve hiçbir zaman da olmamıştır. Dolayısıyla başarı da gelmez.

Şimdi önümüzde bir milli maç daha var. Maçın neticesi ne olursa olsun, bu gerçekleri değiştirmez. Limitli teknik kabiliyetleri olan, koşamayan, enerjisiz, egosu paradan tavan yapmış futbolcularla bu kadar olur. Ara sıra bir iki maç kazanır, süperiz diye yaygara yapar, mutlu oluruz…

10 Eylül 2014 Çarşamba

Şımarık Şımarık Şımarık...

Bir insanın her gün ruh hali aynı olmayabilir, bu durumda gayet doğaldır. Benimde işyerine gidip hiçbir iş yapmak istemediğim günler olmuştur. Her gün kendinizi güçlü ve enerji dolu da hissetmeyebilirsiniz, bu da gayet doğaldır ama bütün bir takım kendini böyle hissediyorsa burada bir şeyler yanlıştır.

14 oyuncunun hepsi de bu durumdaysa bir şeyler yanlış gidiyor demektir. Değil 14 oyuncu, 140 oyuncu maça girse hiçbir şey değişmeyecekti. Her şeyden vazgeçtim, yarın işe gideceği halde gecenin 12’sine kadar oturup bu rezil çabayı (futbol demeye dilim varmıyor) seyreden insanlara yazık.
 
Spor müsabakalarında yenmek de var, yenilmek de. Bunu hepimiz biliyoruz ve kabul de ediyoruz ama bir gram çabalamamayı kabul edemeyiz. Bu nasıl bir isteksizlik, bu nasıl bir enerjisizliktir. Sen mücadele et, elinden geleni yap, ondan sonra zaten kimse sana bir şey söyleyemez.
Fiziksel olarak İstanbul’a gelmiş olsalar bile ruhları halen Bodrum plajlarında kalmış oyuncuları sen bir de tutup soğuk bir ülkeye götürürsen olacağı budur. Adamlar dondu kaldı.

Benim çocukluğumdan beri hep bizim takımlarımızın kuzey Avrupa takımları karşısında başarısız olduğunu konuşur dururuz. Peki, nedendir bu durum? Çok basit, adamlarının fiziklerinin sağlam olması ve çok koşmalarıdır. Yürüyerek futbol oynamaya alışmış Anadolu yıldızları bu tip koşan takımlar karşısında her zaman zorlanıyorlar. Çok koşan, sert oynayan ve yere sağlam basan takımlar bizim çocukları her seferinde korkutuyorlar.

Adamlar yere sağlam basıyorlar. Her minik temasta kendilerini yere atmıyorlar, her düdükten sonra hakeme el kol hareketi yapmıyorlar. En ufak bir temasta faul çalınmasına alışmış, koşamadığı için sürekli formadan çekerek oynamayı bir tarz haline getirmiş Anadolu kaplanları, Avrupa arenasında bu fauller çalınmayınca psikolojik bunalıma giriyorlar.

Aslında bütün bunları söylüyorum ama dün akşamki sonuç bana bir gram sürpriz olmadı. Bu coğrafyada uzun zamandır oynanan futbola baktığınız zaman netice sürpriz değil. Hazırlık maçlarında ve ligin ilk haftasında oynanan maçlar zaten bu durumu gözler önüne sermişti.

Zaten insanların birbirini yemesi, sürekli verilen demeçler, internet sayfasından yapılan açıklamalar, saldırılar, küfürler, hakaretler de doğru dürüst futbol oynanamamasının ortaya çıkardığı sonuçlar. Futbol kötü olunca hemen bir yerlere saldırıp konuyu değiştirmeniz lazım. Bu günlerde, bu ülkede “saldır bir yerlere konu değişsin” taktiği çok başarılı bir şekilde uygulanıyor.
Bizim futbolumuzun seyir zevki hiçbir zaman çok fazla değildi. O yüzdendir ki hepimiz yıllardır hep başka ülkelerin liglerini izleriz. Siz bir Almanın, bir süper lig maçı izlediğini düşünebiliyor musunuz? Adamcağız sıkıntıdan kurdeşen döker her halde. Hele de bir İngiltere ligi maçı seyredip, üzerine bizim ligden bir maç seyrederseniz, insana eksik oyuncuyla yavaş çekimde oynuyorlarmış gibi geliyor.
Dün akşam basketbol takımı da yenildi ama onları ayrı bir kefeye koymak lazım. Onlar kısıtlı kadrolarıyla ellerinde geleni yaptılar. Basketbol takımında bir tane yıldız yok. En iyi oyuncumuz Emir, o da bu ülkeden değil. Ama futbol takımımız öylemi, her yer yıldız (!) dolu. Elini sallasan yıldıza çarpıyorsun. Mübarek takım değil Samanyolu.

Reykjavik’in soğuk havasında donup kalan oyuncularımız bizim de ekran başında donup kalmamıza neden oldu. Keşke her birine benim yün donlardan verseydim. Ellerini ısıtmışlar ama kıçları üşüdü yazık.

Sevgili futbolcu kardeşlerim acaba bundan sonraki maçlarda sizlerden laf yetiştirmekteki başarınızı futbol oynamakta da göstermenizi bekleyebilir miyiz, yoksa bu bizler için bir hayal mi artık…
Milli takım forması kutsaldır. Kulüp didişmelerine benzemez. 77 milyonun ruhunu taşıyorsunuz o formanın içinde. Bu ağırlığı taşıyamayacaksınız, Hıncal amcanın dediği gibi gidin anneannemizin liginde oynayın…

Siz sevgili Bodrum plajı gençleri soğuk havaya alışsın diye, Danimarka’da, İskoçya’da orada burada yapılan kamplara ve harcanan paralara yazık…