16 Mart 2015 Pazartesi

Hiç Yapmadığım İşler

Günaydın Dostlar,

Bu sabah sizlere bir takım hiç yapmadığım işlerden ve hiç yemediğim yemeklerden bahsetmek istiyorum Belki de daha uygun başlık "Uzun Zamandır Yapmadığım İşler" demek olacaktı.
Geçen hafta sonu sevdiğim arkadaşlarımın ısrarları üzerine Galata’da akşam yemeğine gitmeye karar verdim. Bu işin ilk basamağı da en az yirmi senedir binmediğim Karaköy vapuruna binmek oldu. Kadıköy’den Kabataş’a, Eminönü’ne, Beşiktaş’a yüzlerce defa vapurla geçtim ama Karaköy’e hiç yolum düşmüyordu. Hemen belirteyim, Karaköy ve çevresi bu süre içinde çok değişmiş. Basbayağı piyasa yapılan bir yer haline gelmiş. Benim en son hatırladığım oraya bir takım elektrik malzemeleri için gidişimizdi.


İkinci adım da dünyanın en eski ikinci metrosu olan Tünel’e binmek oldu. Ona binmeyeli de en az yirmi sene olmuştur. Ben İstiklal Caddesi'ne filan gidiyorum ama hep öbür taraflarına gidiyorum.

Utanarak belirtmek zorundayım ki ben Galata Kulesi'ni de hiç görmemiştim. En azından bu akşam yemeği bahanesiyle uzaktan da olsa boyunu posunu görme şansım oldu. Dar bir sokağın sonunda evlerin arkasında güzel duruyordu. İlk fırsatta dibine kadar gidip bakmam lazım. Belki bir resim çekip Instagram’a bile koyabilirim.

Arkadaşlarım çok ayıp, diyorlar ama ben bütün ömrünü Ankara’da yaşamış biri olarak Kapadokya’yı da görmedim ki. Sen, dünyanın birçok yerini gez ama burnunun dibindeki yerleri görme. Hayat böyle bir şey işte.
Üç vasıta ve üç ayrı yürüme sürecinin sonunda Galata’daki restoranımıza geldik. Geldik gelmesine de amca beni içeri almadı. "Daha erken, kapıyı yarım saat sonra açacağız." dedi. Geç kalmayı sevmediğim için biraz erken gitmişim.
Arkadaşlarımın söylediğine göre insanlar buraya gidebilmek için bir ay öncesinden yer ayırtıyorlarmış. Bu tip parametreler baştan benim tadımı kaçıran işlerdir. Ne bir ay öncesinden rezervasyon yaptırırım ne de o restorana giderim.

"Yarım saat bekle." demek, bir kadeh kırmızı şarap içecek kadar vaktin var, demektir. Allah'tan oralarda bu tip yerlerden çok fazla var da girdim bir tanesine, içtim şarabımı. Artık hazırım. Diyeceksiniz ki “Neden hemen restoran açılır açılmaz gitmek zorundasınız?”. Gitmek zorundayız çünkü zaman sınırlı. İçeride en fazla iki saat oturma hakkın var, sonra kalkman gerekiyor.

Anlayacağınız zaman kıymetli. Adamlar bir lütufta bulunuyorlar ve senin orada iki saat yemek yemene izin veriyorlar. Allah var ortam güzel ama bu iki saat işi baştan beni sinir etti. Hiç sevmem böyle ısmarlama işleri. Bir saat içinde de kalkabilirim ama baştan iki saat hakkın var, diye belirtmeleri insanın tadını kaçırıyor. Böyle doğal olmayan ve ısmarlama işler hiçbir zaman yay burçlarına uygun işler değillerdir.

"Bir şarap daha alayım." diyorsun, adam "Yirmi dakikanız kaldı." diyor. Her zaman böyle bir stres halindesin. Getir kardeşim, sana ne belki yirmi dakikada üç tane daha içeceğim, keyfim misin? Şarap demişken restoranın en iyi yanı sevgili dostlarımın Urlice Vineyards şaraplarını bulundurmasıydı. Bir yandan şarapların güzel tadı, bir yandan da zaman bitecek korkusuyla epeyce içmişiz.

Madem geldik çok meşhur bir restorana, hadi yiyelim o zaman. Ne yalan söyleyeyim gelen menüye on dakika baktım ve bir tane yiyecek bir şey bulamadım. Tecrübeli ve sosyetik arkadaşlarım, buranın bir gurme restoranı olduğunu ve bu gibi yerlerde normal yemeklerin bulunmayacağını anlattılar. Anadolu’nun bağrından çıkmış bir insan olarak ben ne anlarım bu işlerden. Bu arada sosyetik dedim ama içerdekilerin yarıdan fazlası Türkiye’de çalışan yabancılardı.
Adam yazmış oraya, "vişne parçacıklı kısır" diye. Ben kısır yemem ki vişnelisini yiyeyim. Neyse abartmayayım, ortaya gelen yemekler oldukça lezzetliydi ama hiçbiri benim daha önce yemiş olduğum veya ileride yiyeceğim şeyler değildi. Güzel şarap ve dostlarla sohbet olunca yemeklerde arada kaynadı gitti.

Başta da belirttiğim gibi bu yemek esnasında ne kadar hiç yapmadığım iş varsa hepsini yaptım. Hayatım boyunca hep barbunya ezmesine sarılı, bilmem ne sosunda kızartılmış sucuk yememiş olmanın eksikliğini hissediyordum ama artık o açlığımı da giderdim.
Ortam güzeldi, şarap güzeldi, yemekler değişikti ama en güzeli bütün bunları bize verilen iki saatin içine sığdırıp oradan azar işitmeden çıkmış olabilmekti.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

11 Mart 2015 Çarşamba

Kızlar Geliyor

Günaydın Dostlar,

Bunu bir sabah yazısı değil de erkeklere ufak bir uyarı yazısı olarak düşünelim. Geçen sene bu zamanlarda yazmış olduğum “Siz Bu Ülkenin Kadınını Yabana Atmayın” yazısında aynı konuyu işlemiş ve erkekleri uyarmıştım ama dün sabah gördüğüm minik bir örnek tespitlerimin ne kadar doğru olduğunu bir kere daha bana gösterdi…
 
Sevgili erkekler, annelerimiz bize ne kadar süper olduğumuzu, bulunmaz bir Hint kumaşı olduğumuzu sürekli anlatsa da sokağın gerçekleri hiç de böyle değil. Kardeşlerim sizleri bir kere daha uyarıyorum, biz kasıla kasıla enerjisiz bir şekilde otururken kızlar son hız koşuyorlar.
Bizim tek işlemcili beynimizin kızların aynı anda birden fazla işi hakkını vererek yapan beyinleriyle başa çıkmasının mümkün olmadığını biliyorduk ama bilhassa akademik olarak durum düşündüğümüzden de daha vahim.

Geçmişte işe eleman alırken yapılan müzakerelerde ve yabancı dil sınavlarında son yıllarda kızların erkeklerden çok daha başarılı olması zaten dikkatimizi çekmeye başlamıştı ama adını koyamamıştık.


Düşünün ki bütün bu başarılar üstelik kızların son derece okul ortamından uzak tutulmaya çalışıldığı bir coğrafyada geliyor. Demek ki bir de herkes eşit şartlarda okula gidebilse, aileler kızları okullardan uzak tutmasalar erkeklere gidecek okul kalmayacak.

Bütün bunlar iyi güzel ama dün tam olarak ne oldu? Sevgili öğretmenlerimizin talebi üzerine dün sabah daha tavuklar uyanmadan Eyüboğlu Koleji’ne gittim. Benim babam okulun mahallesini bile bilmezdi, biz okulda yaşanan her konuya hâkimiz ama neyse o konuyu şimdilik bir kenara bırakalım.

Malum erken gitme huyum olduğu için orada beklerken gözüme bir kütük ilişti. Sonra gidip daha yakından baktığımda okul birincilerinin isimlerinin minik plâketler halinde çakılı olduğunu gördüm. Dikkatimi çeken şey isimlerin hemen hemen hepsinin kız ismi olmasıydı. Üşenmedim saydım. Kütüğün üzerinde 26 tane isim vardı ve bunların sadece dört tanesi erkek ismiydi.
 
Eyüboğlu, İstanbul’un çeşitli yerlerinde okulları ve binlerce öğrencisi olan oldukça büyük bir eğitim kuruluşu. Bu kadar çok öğrencisi olan bir okulda 26’da 4 gibi bir oranın biz erkekler açısından alarm verici bir durum olduğunu düşünüyorum.
Sevgili kardeşlerim, okula başladığınızda ve iş hayatına atıldığınızda kimse sizi benim aslan oğlum diye şımartmayacak. Evin gerçekleri bitip de sokağın gerçekleri başladığı zaman aradığımızı bulamıyoruz ve sonra işi hırçınlığa döküyoruz.

Dün akşam minik bir köyde yapılan bir programda ilkokul öğrencilerine mikrofon uzatıp büyüyünce ne olmak istediklerini soruyorlardı. Oğlanlardan sadece bir tanesi ben polis olmak istiyorum diyebilirken kızların hepsi cevap verdi ve büyük bir enerjiyle, doktor, hâkim, avukat, mühendis ne varsa sıraladılar.

Yukarıda da belirttiğim gibi ister inanın ister inanmayın ama kızlar geliyor. Kızlar daha cesur, daha iş bitirici, daha azimli ve daha motiveler.
Sık kullandığım bir laf vardır. “Her şeyi aşarsınız, erkekleri aşarsınız ama siz bu ülkenin kadınını aşamazsınız.” derim. Gerçekten de aşamazsınız zira kızlar güçlü geliyor.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın.

9 Mart 2015 Pazartesi

Gel Kutlayalım Bacım

Günaydın Dostlar,

Hepinizin bildiği gibi dün dünya kadınlar günüydü. Amerika’da hayatını kaybeden bütün kadın işçi kardeşlerimizi saygı ile anıyoruz. Böyle bir günde senden de bir yazı beklerdik, deniliyor. "Neden kadınların gününü kutlamadın?" diye soruyor insanlar. Tamam, gel kutlayalım bacım.
Trafikte sadece kadın olduğun için sıkıştırıldığın bir ortamda, gel kutlayalım bacım.


Sabahın köründe evden çıkıp, bütün gün çalışıp kazandığın paranı istasyon yolunda seni bekleyen kocana verip eve gidip yemekleri hazırladıktan sonra, bir de üstüne dayak yiyip kafan kırılmazsa gel kutlayalım bacım

Yerleri süpürüp, camları silip, tuvaletleri temizleyip, ütüyü yapıp, kapı önünü yıkayıp, çocukları temizleyip, yemekleri yapıp, tozu alıp, sobayı yakıp iki de dedikodu yapabildiysen gel kutlayalım bacım.

Oyuncak bebeklerine sarılıp yatması gereken çocukların, dedelerinden büyük adamlara sarılıp yattığı bir ortamda seksen yaşındaki kocan izin verirse gel kutlayalım bacım.
Doğduğun günden beri belli olan ve gözünü açtığın günden itibaren tepende dikilip her işine musallat olan beşik kertmen müsaade ediyorsa gel kutlayalım bacım.
Kaç altın bileziğe, kaç dolara, kaç avroya, ne kadar metrekare toprağa, kaç büyükbaş hayvana satılacağın netleştiyse gel kutlayalım bacım.

Her bir erkek annesinin çakma Hürrem Sultan kesildiği bir ortamda kaynanandan, kayınpederinden, eşinin ağabeyinden, küçük kardeşinden dayak yemen bittiyse gel kutlayalım bacım.

"Boşansak da sen halen benimsin, en ufak bir yanlışını görürsem seni gebertirim." diyen eski kocandan canını kurtarabildiysen gel kutlayalım bacım.
Parfüm sıktın, mini giydin, dekolte giydin zırvaları yüzünden; tacizlere, tecavüzlere, ölümlere maruz kalmadıysan diri diri yakılıp kesilmediysen gel kutlayalım bacım.

Tecavüze uğradın, diye töre seni ölüme mahkûm etmediyse küçük kardeşe seni öldürme görevi verilmediyse gel kutlayalım bacım.
Erkek çocuk doğurmadın diye bin bir türlü hakarete ve aşağılanmaya maruz kalıp kendini sıfır gibi hissetmene neden olanlar yoksa gel kutlayalım bacım.
Sadece ve sadece kız olduğun için okula gönderilmediğin bir ortamda, belki de okula gönderilen erkeklerden iki kat daha başarılı olacağın halde bu hakkın elinden alınırken gel kutlayalım bacım.

“Benim olmayan kadını kimseye yar etmem.” diyerek aylarca peşinde dolaşanlar tarafından bugüne kadar öldürülmediysen gel kutlayalım bacım.

Akşam iki duble içip yatmadan önce de seni dövmeyi adet haline getirmiş kocan bu akşam kafanı kırmadıysa gel kutlayalım bacım.
Kadınlar gülmez, kadınlar konuşmaz, kadınlar internete girmez, kadınlar hamileyken sokağa çıkmaz gibi yapamaz, edemez kelimelerinin hiç bitmediği bir ortamda, vaktin ve cesaretin varsa gel kutlayalım bacım.

Dolmuşta, otobüste, takside, orada, burada tek kalmak korkusu içinde yaşadığın bir dünyada, gel kutlayalım bacım. Gelirken tek başına kalmamaya dikkat et ama.
Sen, buralarda kutlama filan yazdığımıza bakma bacım. Sakın eve gidip de ben kadınlar günü kutlamalarına katıldım, diye anlatma. "Kadınlar dışarıya gitmez, kutlamaya katılmaz." diye bir araba dayak yersin.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

6 Mart 2015 Cuma

Sabır...

Günaydın dostlar.

Dün sabah Emek Mahallesi ile ilgili anılarımı yazarken, yarın sabah sizlerle minik bir anımı paylaşacağım diye söz vermiştim.  Yarın sabah olduğuna göre, Emin’de sözünde dursun o zaman.
İşin enteresan tarafı, yaşananların üzerinden 50 sene geçmiş ve ben dün sabah Emek Mahallesi yazısını yazana kadar da bu konu hiç aklıma gelmemişti.


Bu sabah sizlere sevdiğimiz bir komşumuzun oğlu Sabır’dan bahsetmek istiyorum. Benle aynı yaşlarda, iyi kalpli ama son derece yaramaz bir çocuktu. Okul hayatı da hep yaramazlıklarla ve başarısızlıklarla doluydu.

Dün de bahsettiğim gibi bizim yaşadığımız 71. Sokak çok işlek bir sokaktı. Bütün dolmuşlar, otobüsler oradan geçerdi. O yüzden de biz genelde hep bahçede oynardık. Sokağa çıkarsak ta en fazla kaldırımda duvarın üzerinde otururduk. Yok ki elimizde I-Pad’imiz, Minecraft oynasak…

Yine böyle sıcak bir yaz gününde duvarın üstünde boş boş otururken yanımıza Sabır geldi. Saat te akşamüstü 5.00 gibi. Hava sıcaklığı gayet yüksek olduğu gibi, sıkıntı katsayımız da gayet yüksek. Yaş durumumuzu hatırlamıyorum ama en fazla 5-6 yaşındayız.
Bizim Sabır, “Çocuklar ben çok güzel bir şey buldum.” dedi. Meraklı ve araştırmacı ruhlu çocuklar olarak biz de hemen “Nedir?” diye cevap verdik.
“Gidiyorum yolun ortasına yatıyorum, iki yanımdan arabalar, otobüsler, kamyonlar filan geçiyor çok zevkli.” diye anlattı. Sonra da “Hadi gelin siz de deneyin.” diye bizi de çağırdı. Her haltı denemeye meraklı yay burcu olarak biz de kalktık 4 çocuk uzunlamasına yolun ortasına yattık.

İki yanımızdan vızır vızır arabalar geçiyor ve biz yolun ortasında yüzükoyun yatıyoruz. Etraftan teyzeler filan bağırmaya başladı ama Sabır, “Aldırış etmeyin ben her yattığımda onlar öyle bağırıyorlar.” deyince, bir bildiği vardır her halde diye ona inandık.

Daha aradan 1 dakika geçmemişti ki adamın biri bir anda Sabır’ı dövmeye başladı. Bir de baktık ki babası. Sıra bize de gelmesin diye biz de hemen kalktık kaldırıma çıktık. Sabır’ın dayak yemesi bitince adamcağız bize gelip, “Hadi bizimki geri zekâlı ama sizler akıllı çocuklarsınız buna nasıl uyarsınız?” diye bir de bize çıkıştı.

Babası kendi malını iyi bildiği için, bu fikrin Sabır’dan çıktığını biliyordu. Hiç sormadı bile bu kimin fikriydi diye. Kafadan Sabır’ı dövmeye başladı.

Şimdi düşünüyorum da, yanımızdan geçen araç sürücülerinin yaşadığı şoku düşünebiliyor musunuz? Yolun ortasında yatan dört tane çocuk ve iki yanlarından araçlar geçiyor. Ben, belediye otobüsünün lastiği ne kadar da büyükmüş diye içimden düşündüğümü hatırlıyorum…
Sizlerin de tahmin edebileceğiniz gibi, bu yolun ortasına yatma oyunu bir daha denenmedi. Şu anda hatırlamıyorum ama kesin üstümüz kirlenmiştir, bir sorun da akşam eve gittiğimde yaşamışımdır.

Sabah sabah bu hikâyeyi neden mi anlatıyorum? Her zaman söylediğim bir laf vardır. Çocuk milletinin ne yapacağı hiç belli olmaz derim. Sevgili anneler babalar, çocuklar çok kısa bir süre içinde öyle işler yapabilirler ki küçük dilinizi yutarsınız. Yolun ortasına yatmak gibi…
Sağlıklı kalın, yollara yatmayın…


5 Mart 2015 Perşembe

Emek Mahallesi...

Günaydın dostlar.

Geçen gün, çok sevdiğim bir arkadaşımla çocukluk yıllarımın geçtiği Emek Mahallesi’nden söz ediyorduk ve o yıllardaki günlerimizi çok özlediğimizi fark ettik. O zaman gelin bu sabah hep beraber Emek Mahallesi'nde bir gezi yapalım.
Böyle yazınca da, sanki sevmediğim arkadaşlarım da varmış gibi oldu ama Allah’a şükür sevmediğim arkadaşım hiç yok. Bu konuda her zaman kendimi şanslı görmüşümdür. Belki de sevmediğimi hissedeceğim insanlarla zaten arkadaş da olmuyorumdur.



Ben Bahçelievler’de doğdum ama çocukluk yıllarımın çoğu Emek Mahallesi’nde, 71. Sokak’ta geçti. Ankaralı dostlarımız bilirler, Emek Mahallesi, 8. Cadde ile 4. Cadde arasında sıkışmış şirin bir mahalledir. Zaten ne varsa da bu caddelerin üzerindedir. Bizim büyüdüğümüz 71. Sokak da bu iki caddeyi birbirine bağlayan bütün trafiğin üzerinde olduğu çok yoğun bir sokaktır. Adının sokak olduğuna bakmayın aslında küçük bir cadde gibidir.

Her şey bu iki cadde üzerinde olduğu için, doğal olarak, bütün okullar da bu iki caddenin üzerindeydi. Emek Mahallesi’nde doğup büyüyen Anadolu çocukları; önce 4. Cadde üzerindeki Bahçelievler İlkokulu'na giderler, sonra 8. Cadde’deki Bahçelievler Ortaokulu'na giderler, en son da 4. Cadde’deki, Cumhuriyet Lisesi'ne giderlerdi.

Ben bu güzergâhın ilk iki kısmına katıldım ama son aşamada Yenişehir Koleji'ne gittim. İyi ki de gitmişim, orada ömrümüzün sonuna kadar sürecek dostluklar biriktirdim. O zamanlarda Emek Mahallesi’nin kendi adına bir okulu bile yoktu. 8. Cadde’den sonrası da boş arsalardı. Daha ilerisinde de Konya Yolu vardı. Şimdinin popüler mahallerinin hiçbirinden eser yoktu.

Aslında, "Bahçelievler İlkokulu’na gittim" dedim ama tam biz 3. sınıfa geçtiğimizde Emek’te yeni bir ilkokul açıldı. Hamdullah Suphi Tanrıöver İlkokulu. Nerede açıldı bu okul? Tabii 8. Cadde'de.

Eve daha yakın olduğu için oralarda oturan herkes hemen çocuklarını bu okula aldırdı. Aldırdı aldırmasına da; okulun yolu yok, suyu yok, tuvaletlerinin en az %70’i yok, bir de ısınması yok. Hepsi yarım yamalak. Okul yolunda çamura batıyoruz diye bir de bir torba dolusu azar işitirdik. Sanki Oxford vardı da biz gitmedik.
İşin garip tarafı, ben bu okulla ilgili çok fazla bir şey hatırlamıyorum. 'Okul' deyince, o günlerden aklımda kalan Bahçelievler Ortaokulu. Bu okula fırının yanındaki okul da denilirdi.

Yazılarımda zaman zaman lisedeki matematik hocamız rahmetli Süleyman Bey'den söz ederim ve "O olmasa biz adam olamazdık" derim ama işin gerçeği ortaokuldaki matematik hocamız Perihan Aydemir de sağ olsun bizi çok iyi yetiştirdi. Hayatta mı bilmiyorum ama ona da emekleri için minnettarım. Oğlu Metin de bizim sınıftaydı ve en ufak bir şey olsa annesinden dayağı hep o yerdi. Zavallı çocuk komşunun sınıfında okusa daha iyiydi.

Bu okuldaki en büyük zevkimiz teneffüslerde taş oynamaktı. Nasıl mı? Çok basit. Herkes bir taş seçer. Bir tanesi taşı atar bir yere, öbürleri de ellerindeki taşlarla atılan taşı vurmaya çalışırlar. Doğal olarak vurunca da puan alırsın. Gülmeyin, o zamanlar Minecraft yoktu. Her ne kadar atılan taşlar zaman zaman birilerinin kafasına inse de, yine de taş oyunu çok zevkliydi.

Tahmin edeceğiniz gibi, bu oyunda taş seçimi çok önemliydi ve herkes oyunun kazanılmasını iyi taş seçimine bağlardı. Benim çok güzel bir taşım vardı ve her teneffüs bitiminde onu hazine gibi saklardım. Saklamak şart. Bir kaybolsa bittim ben. Belki de halen sakladığım yerde duruyordur.
Önümüz çok işlek bir yol olduğu için biz genelde bahçede oynardık ama zaman zaman coğrafyamızı genişlettiğimiz de olurdu. Bizim yaşlarda çok fazla çocuk olduğu için, bizim çocukluğumuz çok zevkli geçti. Şimdi bakıyorum da bizim apartmanda bir tane bile benim kızımın yaşına uygun çocuk yok. Zaten olsaydı da, o da Poptropica oynuyor olurdu.

Sizlere Emek Mahallesi ve 71. Sokak ile ilgili bir anımı daha anlatacağım ama o da artık başka bir sabaha kalsın. Ben artık Cadde'ye gidiyorum. Bir bakayım etrafa kim var kim yok.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

2 Mart 2015 Pazartesi

İsteksiz Yaklaşımlar

Günaydın Dostlar,

Her zaman söylediğim bir lafım vardır. “Konu her ne olursa olsun, doğal geliştiği ve doğal yaşandığı zaman güzeldir.” derim. Kalbin içinde olmadan yaşanan zorlama süreçler hiçbir zaman bir yere varamaz.
İsteksizlik önemli bir parametredir. İçinden gelmediği zaman becerin de düşer, şansın da azalır. Evrenden gelecek katkılar da gelmez.


Umursamaz ve isteksiz yaklaşımlar her sahada çok başarısız olmamıza neden olur. Kalbini koyamadığın sözler rüzgârda uçup giderler. Kalbini koyamadığın şut da kalenin yanından uçup gider.

Bu durum yaşamımızdaki her konu için de geçerlidir. İster iş hayatı olsun, ister ev hayatı kalpten yapılmayan bir işten hiçbir yarar gelmeyeceği gibi ortaya kaliteli bir iş de çıkmaz. Siz hiç söylene söylene yapılan kaliteli bir iş gördünüz mü? Konumuz aşk olduğu zaman kalbini koymak da yetmez, yüreğini ortaya koyman gerekir.

İnternette yıllardır dolaşan, benim de çok sevdiğim bir laf var. “Ağaç değilsin, mutsuzsan yerini değiştir.” diyor. Hem orada ağaç gibi durmaya devam edeceksin, yerini değiştirmek için hiçbir çaba sarf etmeyeceksin hem de aralıksız söylenip etrafına negatif enerji yayacaksın. Böyle bir dünya yok.

Mutsuzum. Git. Gidemiyorum. O zaman her dakika söylenme.

Tabii bu durum sadece spor kulüpleri veya iş hayatı  için geçerli değil. İsteksizce birisiyle yemeğe gittiğinizi düşünün. Geçmez o dakikalar. Konuşacak konu bulamazsınız. Diğer taraftan istekli olduğunuz zaman, doğal geliştiği zaman tadından yenmez. Gece yarısına kadar sohbet etseniz doyamazsınız. Bazen yedi dakika geçmez, bazen de yedi saat yetmez.
İster yeşil sahalar, ister iş ilişkisi, ister aşk ilişkisi konu ne olursa olsun isteksiz yaklaşımlar isteksiz sonuçlar doğururlar. Elde ettiğiniz sonucun içinde de bir isteksizlik vardır. Güzel bir sonuç olmak istemiyordur. Bu davranışlarınızla neticenin de arzusunu, isteğini kaçırdınız.
Futbol örneği üzerinde düşünürsek sizce on bir tane isteksiz oyuncunun harika bir futbol oynayıp harika bir sonuç elde etmesi mümkün mü? İsteksizlik insanın içindeki enerjiyi öldürür. Sadece kendi içini öldürse yine sorun yok, etrafındakilere de sirayet eder. Çok bulaşıcı bir hastalıktır.

Eski şirketimde çalıştığım günlerde en hoşuma gitmeyen şeylerden biri isteksiz ve ağzını açmaya mecali olmayan satıcılarla toplantı yapmaktı. Adamın konuşacak enerjisi yok, bana mal satmaya gelmiş.

Her zaman söylerim. Bir konuyu kalpten yapmıyorsanız, içinizden gelmiyorsa hiç yapmayın daha iyi. Söyledikleriniz, yazdıklarınız, çizdiklerinizle kalbinizin frekansı ve yaptıklarınız aynı ayarda olmalı.
Diyeceksiniz ki "Öyle diyorsun ama finansal gerçekleri ne yapacağız?" Doğru söylüyorsunuz ama finansal ihtiyaçlardan dolayı yapılan isteksiz, kalitesiz işlerin doğurduğu neticeler de ortada.

Bu diyardan gidemiyorsanız, bu deveye çok iyi bakın.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

1 Mart 2015 Pazar

Aritmetik...

Günaydın dostlar.

Lise arkadaşlarımın da çok iyi bildiği gibi ben pek parlak bir öğrenci değildim. Cebir, Geometri dışında da hiçbir şeye kafam basmazdı. Minicik tarih, coğrafya kitaplarını okumak, ömrümden ömür alırdı ama rahmetli hocamız Süleyman Bey sayesinde matematikten anlardım.
Lisedeyken iki sayfasını okuyamadığım ders kitaplarının sonraki yollarda bin mislini okudum ama lise yıllarında bir sayfa okusam gözlerim kapanırdı.


Lisedeyken anlamadığım gibi şimdi de birçok konuyu anlamıyorum. O yüzden bu sabah sadece aritmetikten söz etmek istiyorum. Daha doğrusu seçim aritmetiği üzerine konuşmak istiyorum.

Oylar nasıl dağılıyor ve milletvekili sayıları ortaya çıkıyor, onu da bilmiyorum ama gördüğüm kadarıyla partilerin ne kadar çoğu baraj altında kalırsa, birinci çıkan parti o kadar çok milletvekili çıkarıyor.

Amca da her gün 400 milletvekili istiyorum deyip durduğu için, düşünüyorum kendi kendime bu iş nasıl olacak diye…

Tabi ki akla gelen ilk ihtimal, sadece iki partinin meclise girebiliyor olması. Hatta ikinci partinin de öyle çok kuvvetli girmiyor olması gerekiyor. Bugünkü ortamımızda da MHP ve HDP’nin %10 barajını geçemeyerek meclise girememesi demek oluyor.

Bunu sağlamak için bu iki parti çeşitli çatışmaların içine çekilip, seçmenlerin gözünde oy kaybı yaşamalarına zemin hazırlanabilir mi? Bence olmayacak iş değil…
Bu seçimde HDP, çok kritik bir konuma geldi. Barajı geçemezse meclis aritmetiği etkilenecek ve oyların büyük bir kısmı seçimi kazanan partiye gidecek. Peki, barajı geçerse ne olacak? Duruma göre 50’nin üzerinde milletvekili ile meclise girecek.

Bu durumda, bu milletvekillerinin bir pazarlık konusu yapılmayacağının bir garantisi var mı? Eksik kalacak olan oylar, HDP desteği ile tamamlanabilir mi?

Öyle görülüyor ki CHP meclise girecek ama buradaki konu ne boyutta gireceği konusudur. Emine teyzemin kurduğu parti, CHP’nin oylarını bölmekten başka bir işe yaramayacak. Yol yakınken bu sevdadan vazgeçmesinde yarar var. Bu millet, oy bölmekten başka bir işe yaramayan çalışmalardan artık çok sıkıldı.

Bu arada Emine teyzem demişken, teyzemi hiç göreniniz var mı? İki gün sonra seçim var ama kimsenin teyzemin yaşadığından haberi yok. Vazgeçip evine mi gider yoksa bir siyasi partiye mi katılır ona artık kendi karar versin.
Dediğim gibi siyasetten hiç anlamam ama işin aritmetiğine baktığımızda, partilerin barajı geçememeleri veya oyları bölmeleri hep seçimi kazanacak partiye yarayacakmış gibi görünüyor. Politik stratejilerini bilemem ama aritmetiksel planların çok iyi yapılması gerekiyor.

%30’larla partilerin tek başına iktidar olabildiği bir coğrafyada, aritmetiğin önemi bir kat daha artıyor.