4 Mart 2019 Pazartesi

Farrokh Bulsara...

Günaydın dostlar…

Sinemaya çok fazla gitmediğim için, “Bohemian Rhapsody” filmini de bu güne kadar izleyememiştim. Bütün arkadaşlarım, dostlarım gitti ama ben bir türlü gidememiştim. Malum çok yoğunum…
Filmi çok beğendim. Bu filmi halen izlememiş arkadaşlar varsa, “Bir dakika bile beklemeyin” derim. Su gibi akıp gitti. Uzun da bir film olmasına rağmen çok çabuk bitti. Bir yandan da, “Müslüm” filminin İngilizcesini seyrediyormuş gibi hissettim. Çok farklı hayatlar olmakla beraber (Müslüm Baba’nın hayatı çok daha çileliydi) çok fazla ortak yanlar da vardı. Biz hiçbir zaman bilmeyeceğiz ama şöhret böyle bir şey galiba.


Ortaokul ve lise yıllarında sürekli bu tip grupları dinlerdik. Ben en çok Deep Purple dinlemeyi severdim ama Queen de en sevdiğim gruplar arasındaydı. 1969 yılında yayınlanan King Crimson’ın “In the Court of the Crimson King” albümü bizim için bir milattır. Gerçekten de plakçıya gidip aldığımız ve yıllarca dinlediğimiz ilk albümlerden biridir.

"Plakçı" demişken Ankara Kızılay’daki Soysal Pasajı’ndaki Cemil Plak Evi’nin sahibi sevgili Cemil ağabeyi de buradan saygıyla anıyorum. Bir şekilde bu albümleri bulup getirirdi. Para biriktirip Cemil’den albüm almak, çok büyük bir zevkti.

Hatırladığım bir diğer albüm de, 1971 yılında piyasaya çıkan Led Zeppelin IV albümüdür. Bu yıllardan sonra muhteşem albümler arka arkaya gelmeye başladı.
1971’de yayınlanan Jethro Tull’ın Aquaulung albümü, 1972’de yayınlanan Deep Purple’ın “Made in Japon” albümü, 1973’te yayınlanan Pink Floy’dun “Dark Side of The Moon” albümü, 1974’te yayınlanan Camel’ın “Mirage” albümü ve 1975’te yayınlanan Queen’in “A Night at The Opera” albümü aralıksız dinlediğimiz albümlerdi. Her birini yüzlerce kere dinlemişizdir ve hala da dinlerim.
Tabi bu arada yine 1975’te yayınlanan Pink Floyd’un “Wish You Were Here” albümünü ve Renaissance'ın  “Scheherazade & Other Stories” albümünü de unutmamak lazım.

Daha sonra Amerika’da yaşadığım yıllarda bu grupların birçoğunun canlı performansını izlemek şansım oldu ama Queen konserine hiç denk gelemedim.

1985 yılındaki “Live Aid” konserlerini bütün bir gün boyunca televizyondan izlemiştim. Çok önemli bir organizasyondu ve nerdeyse bir Queen konserine dönüşmüştü. Bu filmde de Live Aid’e çok uzun yer ayrılmasına çok mutlu oldum. O konserin öncesinde ve sonrasında Queen adına yaşananları çok iyi bildiğim için, filmin bu kısmı beni çok duygulandırdı. Gözlerim dolarak, zevkle izledim.
Tahmin ettiğiniz gibi, eve gelince “A Night at The Opera” albümünü baştan sona bir kere daha dinledim. Filmde sözü edilen “You’re My Best Friend” şarkısı da bu albümde ve çok güzel bir şarkıdır.

“Bohemian Rhapsody” filminden çıkarmamız gereken bir ders de, takımı bozduğunuz zaman bir yere varamadığınızdır. Ne kadar iyi müzisyenleri bir araya toplarsanız toplayın, takım ruhunu kaybettiğiniz zaman hiçbir zaman başarılı olamazsınız. Sadece Freddie Mercury değil, Deep Purple’ın efsane solisti Ian Gillan da dahi olmak üzere birçok solist solo kariyerler için gruplarından ayrıldılar ama gruplarının yarısı kadar bile başarılı olamadılar.
Kendini herkesin çok üstünde görmeye başladığın zaman, tehlike çanları da çalmaya başlıyor. Ne kadar harika olduğunu senin değil başkalarının düşünmesi gerekiyor. İnsanlar müziğini dinlemediği zaman bir anda dibe vuruyorsun. Freddie gibi Ian Gillan’ın da çok ciddi içki ve sigara sorunları vardı ve yıllar içinde onun da efsane sesinden eser kalmadı. “Jesus Christ Superstar” rock operasındaki muhteşem performans da artık sadece anılarımızda ve plaklarda kaldı.
İnsan böyle bir film izlerken, “Keşke Aşkı Memnu Beşir gibi öksürmese” hissine kapılıyor ama her şeyi o kadar çabuk tüketiyorlar ki, hayat da buna paralel yol alıyor. Erişecek hedef kalmayınca insanoğlu değişiklik, farklılık aramaya başlıyor.

Her iki filmin (Müslüm ve Bohemian Rahapsody) bir diğer ortak yanı da, çok fazla içki ve sigara tüketilmesiydi. O kadar çok içiyorlar ki, insan içkiden soğuyor. Hatta kendin içmiş gibi susuzluk yaratıyor. Eve geldiğimde yün donuma kadar sigara kokusu sinmiş hissediyorum.

Freddie Mercury, değişik bir insandı ve yaptığı müzikler de bütün geçmişini ve hayatının parametrelerini yansıtırdı. Şımarık ve bencil tavırları yüzünden ona kızıyoruz ama işin gerçeğini de göz ardı edemeyiz. Queen demek, Freddie Mercury demekti. Zaten ayrılık olduktan sonra, onlar da tek başlarına bir yere varamadılar.

Kendi doğrularıyla, kendi inandıklarıyla, kendi tarzıyla, kendi günahları ve sevaplarıyla yaşadı ve erkenden gitti. Rest In Peace Farrokh Bulsara…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

23 Şubat 2019 Cumartesi

Dört Ayrı Senaryo...

Günaydın dostlar…

Milli takımımızın veya kulüp takımlarımızın Avrupa Kupaları’nda oynadığı maçlarda bizim 4 ayrı yenilme senaryomuz vardır. Bütün ömrümüz de bu 4 senaryoyu izlemekle geçti. Çok sık olmasa da kazandığımız maçlar da oluyor ama genelde karşılaştığımız durum, yenilme senaryolarını izlemek.
 
En çok karşılaştığımız durumlardan bir tanesi, dün akşam Fenerbahçe’nin bize yaşattığıdır. Dostlarla veya tek başına televizyonun karşısına sofranı kurarsın, ufak da olsa bir avantajın vardır, inşallah gol yemeden maçı tamamlar, turu geçeriz diye umut edersin; daha sen bir lokma yemek yemeden, bir yudum bir şey içmeden bizim takımlar ilk 5 dakika içinde bir gol yer ve her şeyi berbat eder. Heyecanlanmana bile fırsat kalmadan iş biter.
Ömrümüz boyunca çok fazla karşılaştığımız senaryolardan bir tanesi de, başında, sonunda, ortasında, her anında gol yeme durumudur. Allah var, bu durumu da çok sık yaşadık. Ömrümüz 5-0, 6-0’lık maçları seyretmekle geçti. Şanslı bir nesil olarak 8-0 bile gördük. Tarihimiz hezimete uğradığımız maçlarla dolu.

Duymaktan bıktığımız bir başka yenilgi türü de, “Kendi salak hatalarımızdan yenildik” türü. Maçlardan sonra, “Çok basit hatalar yaptık, bize yakışmadı” gibi açıklamaları duymaktan usandık. Tabi hatalar yaptığın için yenildin, hata yapmasaydın zaten yenilmezdin. Birileri hata yapacak ki, diğerleri maçı kazanacak. Can sıkıcı olan durum, bu basit hataları hep bizim yapıyor olmamız. Ayrıca yaptığınız bu basit hatalar, bence size çok yakışıyor.

Ben bu durumu rahat ve umursamaz tavırlarımızın, “Bir şey olmaz” ruh halimizle karıştırılarak sahaya yansıtılması olarak görüyorum. İşin garip tarafı, Avrupa’da sıfır hata oynayan adamlar, gelir gelmez hemen bizim şerbetten içip, hata rekortmeni oluyorlar.
Tabi bir de ülkeyi depresyona sokan, son dakika yenilgilerimiz vardır. Bunların sayısı epeyce fazladır. Öylece oturur kalır, boş boş sahaya bakarsın. İnsanın canı ne gitmek ister, ne de kalmak. Golü yersin, bir anda da maç biter ve senin 85-87 dakikalık çaban boşa gider.

Bu durum en acı olanıdır. Bir şeyler olsa da, bir şeyler değişse de, geri gelse gibi hissedersin. Arka direkte bomboş kafa vuran bir oyuncu, bir anda ülkenin bütün umutlarını söndürür. Bütün maç boyunca çektiğin sıkıntılar, ettiğin dualar da boşa gider.

Son dakikada hüsran senaryosunun, son dakikalarda 2-3 gol yiyip elenme gibi çeşitleri de vardır. Biz son 3 dakikada 3 gol yiyip elendiğimiz maçları da gördük. Zaten siyah beyaz olan yayın iyice karardı. Bir anda bütün ülke karanlıklara büründü.
Başta da belirttiğim gibi çok büyük galibiyetlerimiz de oldu ama genelde hüsran yaşadık. Galatasaray çekirdek kadrolu takımlar (Galatasaray ve Milli Takımımız) bize ömrümüzün en büyük başarılarını yaşattılar. Avrupa Kupası’ndaki mucizeleri de bir yana bırakırsak gülecek pek fazla bir şeyimiz olmadı.

Bazı arkadaşlarım diyorlar ki, “Bu yıllarda artık o günleri bile arar olduk”. Çok doğru, artık o dönemleri de arıyoruz. Paralı askerlerle, kiralık oyuncularla bu iş olmaz. Alt yapıdan yetişmiş bir tane oyuncunun olmadığı, yetişenin de reşit olmadan şımardığı bir ortamda, bundan daha iyisini beklemek büyük bir iyimserlik olur.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

15 Şubat 2019 Cuma

Yönetici Olmak

Günaydın Dostlar,

Hepimiz ilerlemek ve belirli mevkilere ulaşmak istiyoruz. Hepimiz yönetici, müdür, direktör, genel müdür olmak istiyoruz. İsmimizin yanında güzel bir unvan yazsın istiyoruz ama “Ben gerçekten bu unvanı hak ediyor muyum?” diye de hiç düşünmüyoruz.
Biz düşünmüyoruz da her zaman hak edenler mi ilerliyor? Kesinlikle hayır. Genellikle hak etmeyenlerin ilerliyor olması, günümüzdeki şirket içi mutsuzluğun en büyük nedenlerinden bir tanesi. Hak eden sabahtan akşama kadar çalışırken diğerleri sigara odalarında, kahve muhabbetlerinde, boş ortamlarda işi bitiriyor.


Geçen ay bir sohbet esnasında iş arayan genç bir arkadaş bana “Çalışkanların, sürekli olarak ortada boş boş gezenlerin ilerlemesini seyretmek kaderleri midir?” demişti. Galiba biraz öyle görünüyor. Bugünün iş dünyasında (doğru ve adil olmasa da) kulis yapmanın ağırlığı çok çalışmaktan çok daha fazladır.

“Her şey adil olsaydı her zaman çalışkanlar ilerlerdi.” diyebilir miyiz? Kesinlikle diyemeyiz. Çalışkan olmak çok önemli bir parametre olmakla beraber, kesinlikle yeterli değil. O masayı taşıyabilecek yetkinliklerinin, becerilerinin, tahsilinin, tecrübesinin olması da şart. Her şeyden önce de bir liderlik ruhu olması gerekiyor. Sadece çalışkan olduğu için bir insanı bir masaya oturtmak çok büyük bir hata olur. Ne kendini ne masasını ne de kendine bağlı çalışanları bir milim öteye götüremez, haklarını koruyamaz.

Ne yazık ki günümüzde şirketlerin birçoğu iyi iş yapan, masaya değer katan, liderlik ruhu olan, tecrübesi olan insanları değil de denileni yapacak insanları masalara atıyorlar. Buradaki genel düşünce yapısı da “Senin aklına veya katacağın değere ihtiyacımız yok (biz her şeyi biliriz), biz otuz senedir böyle yaptık, sen denileni yap yeter.” Denileni yapan, geniş düşünemeyen, hiçbir konuda fikir yürütmeyen, karşı çıkmaktan korkan, ileriye yönelik bir vizyonu olmayan insanlar şirketlere yol aldıramadıkları gibi kendi masalarının da önemini azaltırlar.

Neden böyle yapıyoruz? Belli bir fikri olan, sesi çıkan, dik duran, bir şeyler yapmak isteyen insanlarla uğraşmak zor da ondan. Bu tipler herkes gibi sessiz ve pasif oturamazlar. Hep ileriye gitme, hep bir şeyler yapma arzuları vardır. Bu durum da yılların düzenini bozar, amirlerinin canını sıkar. Oturduğu masanın ağırlığını taşıyamayan amirlerin en büyük arzusu “Aman bir sorun çıkmasın, her şey yıllardır gittiği gibi gitsin.” ruh halidir.

Ne demişler? “Kayığı iskelede bağlı tutarsan güvende olursun ama okyanusun öbür ucundaki yeni kıtaya da varamazsın.”
Haklı veya haksız sonunda yönetici veya müdür olduktan sonraki en büyük meziyet müdür olmadan müdür olabilmektir. Yıllardır aynı seviyede oturduğun arkadaşlarınla bu yeni ilişki türünü yönetebilmektir. Düne kadar sana “Emin” diyen arkadaşların, bu sabah “Emin Bey” demeye başlamışlarsa sen bu işi yönetememişsin demektir.
Tabii yeni sorumlulukların var, üst yönetimin beklentileri var ama bütün bu parametreleri hiçbir şey değişmemiş gibi harmanlayıp aynı takım ruhuyla, aynı arkadaşlık ruhuyla devam ettirebilmemiz gerekiyor. Beraber çalıştığın bir arkadaşına “Ben müdürüm, dediğimi yapacaksın.” şeklinde bir cümle kuruyorsan sen müdür olamamışsın demektir, sadece unvanın değişmiş.

İş hayatında çok sıkça bu durumun tersi de oluyor. “Adama bak ya müdür olunca ….ü kalktı, artık eski samimiyetimiz yok.” eleştirileri de çok fazla oluyor. Bu yaklaşım da çok doğru değil. İnanın kimse kimseye durup dururken para vermiyor. Müdür olmuştur ama onun yanında bir sürü sorumluluk ve beklenti de beraberinde gelmiştir. Eskiden kendi yaptığı işin hesabını vermesi gerekirken şimdi bütün bir bölümün hesabını verecek.

Ben, iş unvanlarını ve dostlukları çok iyi ayırt edebilen bir insan olduğuma inanıyorum. Benim için iş zamanı unvanları paydostan sonra yerini arkadaşlıklara bırakır.
Her ne seviyeye yükselmiş olursanız olun, unvanınız her ne olursa olsun; bırakın unvanınız yükselsin, egonuz değil.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

25 Ocak 2019 Cuma

Benim Gördüğümü Sen de Gör...

Günaydın dostlar…

İşte sorun da tam bu noktadan kaynaklanıyor. Senin gördüğünü o görmüyor veya göremiyor. Belki de görmek istemiyor. “Çok açık bir şekilde ortada olan bir şeyi nasıl göremez?” diye dertlenmenin de bir anlamı yok, zira görmek işine gelmiyor.
Onun bugüne kadar gelmesini sağlayan bütün parametrelerin (yetiştirilme tarzı, tecrübesi, tahsili, yaşadıkları, bakış açısı, çevresi) toplamı, bu yaşananlara senin gibi bakmamasına neden oluyor. Sen karşında korkunç bir insan görebilirsin, o baktığı zaman İstanbul’un en büyük aşkını görebilir.


Gerçekleri göstermek çok mu zor? Gerçekten çok zor, senin gerçeklerinle onun gerçekleri arasında bir tane bile ortak küme yok. Hani derler ya “Ayrı tellerden çalıyorsunuz” diye, tam da öyle bir durumdasınız.

Konu ne olursa olsun, bu durumdaki bireylerin takım olmalarına, başarılı olmalarına da imkân yok. Oyun oynayabilmek için ilk önce aynı bahçede olmak gerekiyor. Hedefler o kadar farklı ki, sen maç yapmak istiyorsun, onlar körebe oynamak istiyor.

Bilhassa işyerlerinde görmemenin, duymamanın, karışmamanın bu topraklarda ciddi bir avantajı da vardır. İşine gelmeyen veya düzeltemeyeceğini bildiğin şeyleri görmezden gelmek, çok sık kullanılan bir çalışma (veya çalışmama) şeklidir.

Görmemek kısa vadede sana avantaj sağlar ama uzun vade de “Onu görmedim”, “Bunu görmedim” diyerek bir yere varamazsın. En sonunda birileri çıkar “Neden görmüyorsun kardeşim, her şey gözünün önünde oluyor?” der. Bu gibi durumların en güzel çaresi de, insanların görme açısını görmeleri gerekmeyen lüzumsuz açılara kaydırmaktır.

Açı kaydırma oyunu yüzyıllardır büyük bir başarıyla oynanır. Herkes konuyu istediği açıya çeker ve arka planda devam eden yangının görülmemesini sağlamaya çalışır. Yangını gördüğünü belli edersen, “Yangını gördün de neden söndürmedin?” derler, bu da kimsenin işine gelmez. Yangınla uğraşmak bilgi ister, aynı zamanda da sıcak insanı terletir.
İşyerlerinde görüş açısı değiştirme konusunda yüksek lisans yapmış insanlar vardır. Bu durum ayrıca sadece bizim ülkemize özgü bir durum da değil, dünyanın her ülkesinde var bunlardan. Toplantılarda bir konuşurlar, bir sunumlar yaparlar zannedersin ki toplantı çıkışında hemen gidip dünyayı değiştirecekler. Toplantı biter bitmez de her zaman yaptıkları gibi hiçbir icraata el atmadan, her zamanki gibi boş işler yapmaya devam ederler.

Bunlar boş işler yapıp yoğun görünürler ama bir de bunların hiçbir iş yapmayan türleri vardır. Bu türler boş iş yapmaya bile üşenirler. Yıllardır boş oturdukları için kan dolaşımları da zayıflamıştır. Dedikodular artar da artar. Herkes birbirine “Yöneticileri bunu görmüyor mu?” diye sorar. Yıllar geçer ama kimse bu duruma bir cevap bulamaz. Kim bilir, belki görmüyordur, belki de bizim kan dolaşımı yavaşlamış arkadaş koruma altındadır.

Belki de zavallı yönetici görme açısı değiştirme olayına öyle alışmıştır ki, artık doğru açı ile bakamıyordur.

Düşüncelerimizde ve duygularımızda o kadar katıyız ki, duygusal olarak bağlı olduğumuz her ne varsa onunla ilgili hiçbir kötü şey göremeyiz. Bu durum tuttuğumuz takım için de geçerli, sevdiğimiz insan için de geçerli.
Sen bakarsın “Fenerbahçe kötü oynuyor” dersin, ben bakarım “Fenerbahçe çok iyi top oynuyor” derim. Durun bir dakika; bu iyi bir örnek olmadı, Fenerbahçe’nin çok kötü top oynadığını anaokulundaki çocuklar bile biliyor.

Konu ne olursa olsun; görmek istediklerimizi veya insanların bize göstermek istediklerini değil de, gerçekleri gördüğümüz gün çok yol almış olacağız…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

4 Ocak 2019 Cuma

Zaman Kalmadı...

Günaydın dostlar…

Bir türlü içindekileri söyleyemezsin, yarın söylerim, daha sonraki günlerde söylerim diye düşünüp durursun. İçin içini yer ama bir türlü söyleyemezsin. Hepimiz, yarınların her zaman olacağına inanırız. Hiç kimse, ya yarın olmazsa, ya yarın burada değilsem diye düşünmez.
Zaten bizleri yaşatan, hayata bağlayan da içimizdeki “yarın olma” ümididir. Yarın olmazsa derken ille de toptan öbür dünyaya göçmekten söz etmiyorum. Öbür dünyaya göç etmek de bu denklemin bir parametresi olmakla beraber, ben her türlü göçten bahsediyorum.


Bulunduğun şehri terk etmen gerekebilir veya bir türlü söyleyemediğin terk edebilir. Okul bitebilir, yaz tatili bitebilir veya kader kısmet devreye girebilir. Bu hayatta her türlü olasılık var. Sen söyleyemedin, o da söylemedi veya söyleyemedi. Günler kuş gibi uçup gitti, söyleme imkânı ortadan kalktı. Sen de sadece baktığınla kaldın.

Diyeceksiniz ki, “Günler gittiyse WhatsApp diye bir şey var kardeşim”. Tabii WhatsApp var, hatta yüzlerce çeşit türevi de var ama yüz yüze, göz gözeyken söyleyemediğin hislerini mesaj olarak mı yazacaksın?

Bazı dostlarımız, “Mesaj olarak yazmak daha kolay” diyebilir. Yazının arkasına saklanmak her zaman insana bir cesaret getirir ama sizce aynı etkiyi yapar mı? En başta işin doğallığı kaybolur. Doğal bir ortamda kendiliğinden gelişmek varken elektronik ortamda büyüyen bir çiçek aynı tadı vermez. Hele de aynı kokuyu hiç vermez. Sosyal platformlarda onun kokusunu alamazsın.

Konu ne olursa olsun, içindekileri söylemek bir cesaret işidir. Karşı tarafın duymak istediği şeyleri düşünerek konuşuyorsan, en başta cesaretin yok demektir. Popüler olabilirsin, kısa bir müddet yol da alabilirsin ama hiçbir zaman cesur olamazsın. Hele doğallık hiç olmaz.

Kafandaki düşünceleri, gözündeki bakışları kendine saklarsın. Ne yapacaksan, bir türlü onlardan kopamazsın. Bazen insanlar içindekileri dışa vurmaya çekinir, utanır; bazen de, niye içlerinde sakladıklarının hiçbir nedeni yoktur. Günler hızlı bir şekilde biter ama içeridekiler hep içeride kalır.
Hadi aşkını, sevgini açıklayamazsın ama negatif duygularını da açıklayamazsın. Onlarda hep bohça gibi senin elinde kalırlar. Aşkını açıklayınca karşılıksız olma riski var, negatif düşüncelerini açıklayınca da, popüler olmama, kara listeye alınma riskin var. İnsanlar çatışma sevmez, her zaman herkes duymak istedikleri şeyleri söylesin isterler.

Herkes arabanın duvara çarpacağını görür ama kimse sesini çıkarmaz. “Hey araba duvara çarpacak” diye bağırırsan, bu durum bir anda senin sorunun haline gelir. Hâlbuki hiç sesini çıkarmadan oturursan, araba duvara çarpınca herkesin sorunu olur. Ülkeleri, kulüpleri, şirketleri bu hale getiren de, “Aman ben söylemeyeyim sonra bana bir şeyler girer” düşünce tarzıdır.

Hepiniz sosyal platformlarda görmüşsünüzdür, yıllardır dönüp dolaşan bir paylaşım var. “Seviyorsan söyle”, “Özlediysen ara”, “Görmek istiyorsan git gör” gibi cümleler var içinde. Bu düşünce tarzına kesinlikle katılıyorum.

Ne demiş atalarımız? “Bugünün işini yarına bırakma”. Bu durum sadece ödev yapmak veya odun kırmak içim geçerli değil. Bugün söyleyemediğin hislerini (her ne yönde olursa olsun) söyleyebilmek için yarın çok geç olabilir.
O zaman; doğal ol, iyi niyetli ol, samimi ol, zorluklardan korkma, en önemlisi cesur ol ve seviyorsan git konuş, hatta konuşmakla kalma, her yere yaz. Kalbine de, kâğıtlara da, suya da, havaya da, bakışlara da, gülüşlere de; hatta WhatsApp’a da.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

17 Aralık 2018 Pazartesi

Burhan İçin

Günaydın Dostlar,

Gerçekten de Burhan’ı çok üzdünüz. Sizi bu kadar çok seven ve destekleyen bir insanı bu kadar üzmeye ne hakkınız var? Gönül verdiği renkleri 17. sırada görmek, hepimiz gibi sevgili Burhan’ı da kahrediyor.
 
Hastalığı iyice ilerlemişken, yan odaya gidecek hâli yokken son enerjisiyle gelip size destek vermedi mi? Hiç kimseyi incitmek istemeyen, melek gibi bir insanı çok üzüyorsunuz. Burhan çubuklu formayı çok seviyordu, halen de bir şey değişmedi.
Görmüyor, duymuyor zannetmeyin. Her şeyden haberi var. Ne ben ne de Burhan hayatımız boyunca 17. sırada bir takım görmemiştik. Fenerbahçe maçı olduğu zaman, minicik masasını kurup maçı izlemek en büyük keyiflerinden biriydi. Burhan, gerçek bir Fenerliydi; maç sonuçlarına göre sevgisi değişmeyenlerdendi.

Bizler Digütürk çocuğu değiliz; radyodan Ogün Altıparmakları, Ziya Şengülleri, Alpaslan Eratlıları dinleyerek büyümüş insanlarız.

Bu akşam Ersun Hoca ile birlikte Fener ilk maçına çıkacak. Her ne kadar ben Burhan kadar iyimser olmasam da ben de ufak tefek bir şeylerin değişmesini bekliyorum.
Ne bekliyorum? Tabii mucize beklemiyorum. Bir anda haftaların isteksiz, ruhsuz, motivasyonu düşük takımının (takım da olamadılar ama şimdilik “neyse” diyelim) gidip yerine bambaşka bir takımın sahaya çıkmasını beklemiyorum. Takımın çok yaşlı olduğunun da farkındayım. Tek beklediğim bir gram artmış mücadele ruhu, sadece bunu bekliyorum.

Burhan, her zamanki gibi çok iyi düşünüyor. Bambaşka bir Fenerbahçe izleyeceğimize ve çok farklı bir netice olacağına gönülden inanmış. Ersun Hoca’nın Erzurum maçı ile evinde başlıyor olmasının da ayrı bir şans olduğunu düşünüyor. Umarım haklı çıkarsın kardeşim.
Bu akşam ben de maçı izleyeceğim, Burhan da izleyecek. Kadehimi kaldırıp “Şerefe sevgili Burhan!” diyeceğim. Oralardan bir yerlerden bizi gördüğünü biliyorum. Fener de umarım bu akşam bizi mahcup etmez.

Bugün Ersun Hoca’nın doğum günü, aynı zamanda Burhan’ın da ebediyetteki doğum günü. Güzel bir oyun, hepimiz için çok güzel bir hediye olmaz mıydı? Futbol bu; maçlar kazanılır, maçlar kaybedilir. Yarım santim içeri giden bir top, oyunun bütün kaderini değiştirebilir ama mücadele etmek tamamen senin elinde. Bu akşam maç bittiğinde netice ne olursa olsun sevgili Burhan, “Çocuklar ellerinden gelen her şeyi yaptılar.” demek istiyor.

Beceriksiz yöneticilerin ve yılların yanlış yönetim şeklinin takımı bu hale getirdiğinin farkındayız ama artık önümüze bakmamız gerekiyor. Liyakat ortadan kalkarsa tecrübe sıfırlanırsa bilgiye önem verilmezse başarı da onunla beraber kol kola uçar gider.

Sevgili kardeşim Burhan, seni hiç unutmadık. Yıllar geçse de her zaman kalbimizin en müstesna köşelerinden birinde duruyorsun. Fener’in bu durumu hepimizi üzüyor ama korkma, biz çok büyük bir camiayız ve eninde sonunda toparlanacağız. Ne Ali Koç ne de Ersun Yanal sihirbaz değiller ki bir anda her şeyi değiştirebilsinler.
Bir gün yine Cadde’de şampiyonluk kutlamaları için gecenin geç saatlerinde Fener’i karşılayacağız. Bundan hiç şüphen olmasın güzel kardeşim.

Sen rahat uyu mekânın cennet olsun.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

8 Aralık 2018 Cumartesi

Yün Don Sponsoru...

Günaydın dostlar…

“Her şeyi ben bilirim, her zaman her konuda hep benim dediğim olacak” düşünce şeklinin; “Yeter ki masalara benim adamlarım otursun” felsefesi ile birleşmesinden doğan neticeleri, bugün Fenerbahçe’nin içine düştüğü durumdan çok net bir şekilde takip edebiliyoruz.
Zavallı Ali Koç, bir gram ruhu kalmamış, maddi ve manevi olarak tükenmiş, gelecek yılları bile ipotek altına alınmış bir takım buldu elinde. Daha kazanılmayan paralar bile harcanmış.


Birçok şirkette ve ülkede de durum çok farklı değil. Eğer gerçekten de çok kurumsallaşmış bir şirket veya sistemleri çok güzel oturmuş bir ülke değilseniz; çoğu zaman iç halkaya dâhil olanlar, işi gerçekten de yapacak olanlara tercih edilirler. “İşler bir şekilde yürür, yeter ki dediğimi yapacak bir insan o masaya otursun” düşüncesi, günümüzde çok kullanılmaktadır.

O masaya oturmak için yeterli bilgisi, tecrübesi, yetkinlikleri, tahsili olmayan insanları, sadece “Bizim adamımız” diyerek bir yere oturtturmak, şirketlerin veya ülkelerin ileri gidebilmesinin önündeki en büyük engellerden biridir.

Bu durum ileri gitmiş ülkelerde de vardır ama geri kalmış ülkeler de çok daha yaygındır. İşler ilişkilerle halledilir.

Bombayı kucağında bulan, durumun beklediğinden de kötü olduğunu gören Ali Koç ne yaptı? “Ben bu işten anlamam” deyip, kendi kadar bile bu işi bilmeyen insanı futbol takımının başına getirdi. Zaten para yokken bir de bu amcaya milyonlarca Avro ödemeye başladılar.

Para yok. Stat gelirleri, yayın gelirleri bile daha kazanılmadan harcanmış, borçlar dağ gibi olmuş, sokağın ekonomisi ortada, böyle bir durumda parayı nereden bulacağız?
Para, aile şirketlerinden gelecek. Forma sponsorundan tutun da, şort sponsoruna kadar aile şirketlerinin sponsor etmediği şey kalmadı. Fenerbahçe Türkiye’nin en büyük sosyal toplum kuruluşlarından biridir ama şu anda küme düşmek üzere olduğunu da unutmayalım. Arada Ali amca olmasa, zaten araç kiralama işinin de durgun olduğu bir piyasada, neden gitsinler de Fener’e forma sponsoru olsunlar.

Günümüzde herkes gidip Serenay Sarıkaya’ları, Elçin Sangu’ları, Özge Özpirinçci’leri tercih ediyor. Kimse gidip de dizilerde 15. sırada oynayan veya en son başarısını 15 sene önce yakalamış birinin peşine düşmüyor. Sponsorluk işi moda işidir ve ömrü kısadır. Herkes bugünkü güzelliğin, bugünkü popülerliğin peşinde, 5-10 yıl önceki güzellik veya başarılar kimseyi alakadar etmiyor.

Ali Koç’un karşı karşıya kaldığı durum hiç mi görülmemiş bir durum? Hiç değil. Siz yıllarca çalışır didinir bir şeyleri yoluna sokarsınız, sonra da gelir meyveleri başkaları toplar. Bilhassa iş dünyasında dünyanın her yerinde karşımıza çok sık çıkan bir durumdur.

Tabi, bu durumun tersi de mevcuttur. Birileri yıllarca her şeyin içine eder, göreve geldiğinizde de her şeyi temizlemek, düzeltmek size kalır. Bizim Ali amca da işte tam böyle bir durumun içinde buldu kendini.
Bir spor kulübünü bizim gibi ülkelerde borsadaki her hangi bir şirket gibi yönetebilmek neredeyse imkânsızdır. Sadece finansal verilere bağlı kalamazsınız. Açlıktan ölseniz de taraftar sizden sportif başarı ister. Finansal gerçekleri bir noktaya kadar anlar, ondan sonrasını anlamaz.

Ne diyelim? Allah Fenerbahçe’mizin yanında olsun, şans getirsin; Ali amcayı yün don sponsoru aramak zorunda bırakmasın…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…