Sonsuzluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sonsuzluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2021 Pazartesi

Gülgün Erbilek

Günaydın Dostlar,

Sessiz sakin bir günde evde tek başıma oturuyordum. Bir anda telefon çaldı. Arayan Gülgün’dü. Telefona cevap verdiğimde çok ağlıyordu. Ağlamaktan konuşamadı ve zar zor “Ben seni biraz sonra arasam olur mu?” dedi.

Tekrar aramasını beklerken dakikalar geçmek bilmedi. “Gülgün’ü bu kadar ağlatacak ne oldu acaba?” diye düşünüp durdum. Yirmi dakika kadar sonra kendini biraz toparlayıp tekrar aradığında, ilk cümlesi “Herkesin arkasından yazdın, benim arkamdan da yazmanı istiyorum.” oldu.



“Allah aşkına ne diyorsun Gülgün?” diye sordum. Sürekli ağlayarak aldığı hastalık haberini anlattı. Onun kadar bana da şok olmuştu. Ne diyeceğimi bilemesem de duruşumu hiç bozmadım. “Bunun için mi ağlıyorsun, sen Gülgün’sün, sen savaşçısın; şimdi küçücük bir hastalık mı yenecek seni?” dediğimde, “İkimiz de salak değiliz, bu hastalığın “küçücük” olmadığını sen de biliyorsun, ben de biliyorum.” dedi.

Doğru, Gülgün cin gibiydi. Moral verici laflarla onu oyalamak hiç de kolay bir iş değildi. “Sana vasiyetimdir, haberi aldığın anda yazımı yazacak mısın?” diye sorduğunda, “Hayır, söz filan vermiyorum; ayrıca ben senin yazını zaten yazdım.” dedim.

Sevgili Burhan vefat ettikten birkaç gün sonra Gülgün’ün doğum günü vardı ve ben o günlerde “Gülgün” diye bir yazı yazmıştım. Hatta daha sonraki günlerde zor tedavi süreçlerinde “Savaşçı” diye bir yazı daha yazdım.

Sevgili Gülgün, sıkıntılarını, dertlerini çok fazla paylaşmayı sevmezdi. Her zaman güçlü ve bakımlı olmayı sevdiği için birçok arkadaşımız, dostumuz hasta olduğunu bile bilmiyordu. Yıllardır verdiği mücadeleyi, sabahlara kadar çektiği şiddetli ağrıları bir tek kendine saklıyordu. Her gün birkaç kere yazışsak da bana da çok azını anlatıyordu. Sık sık nefes sorunu yaşadığı için genelde hep yazışıyorduk.

Yay burcunun bütün özelliklerini taşıyan Sevgili Gülgün gittiği yere hareket getirirdi. Çok iyi bir Yay burcuydu. Uyuşukluğa, tembelliğe, işleri savsaklamaya hiç tahammülü yoktu. Bir şey yapılacaksa hemen yapılsın bitsin isterdi. Ne trafik onu korkuturdu ne de yapılacak işlerin zorluğu. Hiç üşenmeden her yere giderdi.

İki Yay burcu olarak çok didişirdik ama çok da gülerdik. Güzel zamanlarımız o kadar çok ki anlatmakla bilmez. Atlanta toplantıları sonrası yediğimiz yemekler, içtiğimiz şaraplar, yaptığımız dedikodular hepsi teker teker gözümün önünden geçiyor. İyi ki de hepsini yapmışız. Kolay değil, 25 yıllık bir dostluktan söz ediyoruz.

Hayatımda hiç Paris’e gitmemiştim. İş için gittiğimizde toplantı sonralarında iki yarım günde bana bütün şehri gezdirmişti. Gülgün şehri çok iyi bildiği için beni görülmesi gereken her yere götürmüştü. Eyfel Kulesi’nin ikinci kısmına çıkmak için çok kuyruk olduğunu görünce ben vazgeçmiştim. “Başka bir zaman da o kısmını görürüm.” dememe kalmadan Gülgün kuyruğa girmişti bile. İyi ki de girmiş. Kısıtlı zamanda onun sayesinde en tepeye kadar çıkabilmiştik.

Geçen sene; gittiğimiz, gördüğümüz yerlerden konuşurken benim hiç Amsterdam’a gitmediğimi öğrenmişti. Birçok yere gittim ama hiç Amsterdam’a yolum düşmemişti. “Ben Amsterdam’ı çok iyi bilirim, benim iyileşmemi bekle, ben oradayken gel, seni orada ben gezdireceğim." demişti. Sözünü tutmak için çok uğraştı, çok savaştı, çok acılar çekti ama maalesef başaramadı. Çok erkenden bizi derin üzüntüler içinde bırakarak gitti. Bilmiyorum ne olur ama ben artık hiç Amsterdam’a gitmesem de olur. Bu satırları gözyaşı akıtmadan yazabilmek o kadar zor ki…

Allah’ın takdiri olduğunu hepimiz biliyoruz. Bir gün hepimiz gideceğiz ama yine de içimizdeki “çok erken oldu” duygusunu bastıramıyoruz. Dün akşam sevgili Maya, “Ne diyeyim, kader utansın.” dediğinde “Gülgün savaşçıdır, buradan da çıkacağına çok inanıyorum.” demiştim. Maya’ya mı moral veriyordum yoksa kendime mi hiç bilmiyorum.

Sevgili Maya, Gülgün’ün bütün özelliklerini taşıyan çok becerikli ve akıllı bir kız. Kendi ayakları üzerinde durabilen ve her şeyini halledebilen özellikleri olduğunu çok iyi biliyorum. Maya’cım bu sözüm de sana: Her an yanında olabilecek akrabaların olduğunu biliyorum. Her istediğinde veya ihtiyacın olduğu anda benim de bir milim arkanda olduğumu hiç unutma. Göz ucunla arkaya doğru baktığında ben her zaman orada olacağım.

Çok üzgünüm dostlar. 25 yıllık arkadaşımın, dostumun son arzusunu yerine getirmeye çalıştım. Bir yazı yazmadım; kafamdaki, kalbimdeki dostumu paylaştım sizlerle. Seni hiçbir zaman unutamayız, mekânın cennet olsun Sevgili Gülgün.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

17 Aralık 2018 Pazartesi

Burhan İçin

Günaydın Dostlar,

Gerçekten de Burhan’ı çok üzdünüz. Sizi bu kadar çok seven ve destekleyen bir insanı bu kadar üzmeye ne hakkınız var? Gönül verdiği renkleri 17. sırada görmek, hepimiz gibi sevgili Burhan’ı da kahrediyor.
 
Hastalığı iyice ilerlemişken, yan odaya gidecek hâli yokken son enerjisiyle gelip size destek vermedi mi? Hiç kimseyi incitmek istemeyen, melek gibi bir insanı çok üzüyorsunuz. Burhan çubuklu formayı çok seviyordu, halen de bir şey değişmedi.
Görmüyor, duymuyor zannetmeyin. Her şeyden haberi var. Ne ben ne de Burhan hayatımız boyunca 17. sırada bir takım görmemiştik. Fenerbahçe maçı olduğu zaman, minicik masasını kurup maçı izlemek en büyük keyiflerinden biriydi. Burhan, gerçek bir Fenerliydi; maç sonuçlarına göre sevgisi değişmeyenlerdendi.

Bizler Digütürk çocuğu değiliz; radyodan Ogün Altıparmakları, Ziya Şengülleri, Alpaslan Eratlıları dinleyerek büyümüş insanlarız.

Bu akşam Ersun Hoca ile birlikte Fener ilk maçına çıkacak. Her ne kadar ben Burhan kadar iyimser olmasam da ben de ufak tefek bir şeylerin değişmesini bekliyorum.
Ne bekliyorum? Tabii mucize beklemiyorum. Bir anda haftaların isteksiz, ruhsuz, motivasyonu düşük takımının (takım da olamadılar ama şimdilik “neyse” diyelim) gidip yerine bambaşka bir takımın sahaya çıkmasını beklemiyorum. Takımın çok yaşlı olduğunun da farkındayım. Tek beklediğim bir gram artmış mücadele ruhu, sadece bunu bekliyorum.

Burhan, her zamanki gibi çok iyi düşünüyor. Bambaşka bir Fenerbahçe izleyeceğimize ve çok farklı bir netice olacağına gönülden inanmış. Ersun Hoca’nın Erzurum maçı ile evinde başlıyor olmasının da ayrı bir şans olduğunu düşünüyor. Umarım haklı çıkarsın kardeşim.
Bu akşam ben de maçı izleyeceğim, Burhan da izleyecek. Kadehimi kaldırıp “Şerefe sevgili Burhan!” diyeceğim. Oralardan bir yerlerden bizi gördüğünü biliyorum. Fener de umarım bu akşam bizi mahcup etmez.

Bugün Ersun Hoca’nın doğum günü, aynı zamanda Burhan’ın da ebediyetteki doğum günü. Güzel bir oyun, hepimiz için çok güzel bir hediye olmaz mıydı? Futbol bu; maçlar kazanılır, maçlar kaybedilir. Yarım santim içeri giden bir top, oyunun bütün kaderini değiştirebilir ama mücadele etmek tamamen senin elinde. Bu akşam maç bittiğinde netice ne olursa olsun sevgili Burhan, “Çocuklar ellerinden gelen her şeyi yaptılar.” demek istiyor.

Beceriksiz yöneticilerin ve yılların yanlış yönetim şeklinin takımı bu hale getirdiğinin farkındayız ama artık önümüze bakmamız gerekiyor. Liyakat ortadan kalkarsa tecrübe sıfırlanırsa bilgiye önem verilmezse başarı da onunla beraber kol kola uçar gider.

Sevgili kardeşim Burhan, seni hiç unutmadık. Yıllar geçse de her zaman kalbimizin en müstesna köşelerinden birinde duruyorsun. Fener’in bu durumu hepimizi üzüyor ama korkma, biz çok büyük bir camiayız ve eninde sonunda toparlanacağız. Ne Ali Koç ne de Ersun Yanal sihirbaz değiller ki bir anda her şeyi değiştirebilsinler.
Bir gün yine Cadde’de şampiyonluk kutlamaları için gecenin geç saatlerinde Fener’i karşılayacağız. Bundan hiç şüphen olmasın güzel kardeşim.

Sen rahat uyu mekânın cennet olsun.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

24 Ocak 2017 Salı

Aydın Evrankaya

Günaydın Dostlar,

Aydın Evrankaya, benim babam. Bütün dostlarımızın Aydın amcası. Yeni neslin Aydın dedesi. Dört ana parametreye adanmış bir hayat. Araştırmaya, öğrenmeye, okumaya her zaman prim veren ve elinden geleni yapmaya çalışan bir insan.
Sevgili babamın bütün yaşamı dört temel üzerine oturmuştur. Çalışmayı çok seven bir insan olarak bütün ömrünü İller Bankası’nda çalışarak geçirdi. Ülkesi için bir şeyler yapmayı çok seven ve yapılanlarla büyük bir gurur duyan bir insandı.


Ne zaman yeni bir yolun, köprünün, tünelin yapıldığını duysa “Hadi hemen yeni yoldan geçelim.” diyerek gelirdi. Sağlıklı zamanına denk gelmiş olsa hemen İstanbul’a gelir, “Hadi yeni köprülerden, tünelden geçelim.” derdi. Geçerken de yapılanları büyük bir gururla izler ve yorum yapardı.

İkinci en büyük zevki kitap okumaktı. Evindeki binlerce kitap öksüz kaldı. Hiçbirinin sesi çıkmıyor artık. Ne zaman babamın yanına gitsem kitaplar gözlerime bakamıyorlardı. Bütün bir ömrünü adadığı, aldığı, takip ettiği, kendine göre sıraladığı kitapları; sessiz evin, karanlık duvarlarında tek başlarına kaldılar. Bütün ömrü boyunca topladığı kitaplarının o evden ayrılarak hiçbir yere gitmesini istemiyorum. Kitaplar zaten üzgün, bir de evden çıkarırsak yıkılırlar.

“Çok okuyan mı bilir yoksa çok gezen mi bilir?” derler. Aydın Paşa gibi her ikisini de yapanlar, hepimizden çok bilirler. Çok okurdu, çok seyahat ederdi, çok da bilirdi. Bu konuda da hiç de mütevazı değildi. Gerçekten de çok bilgili ve çok tecrübeli bir insanı kaybettik. Her konuda, her ortamda konuşabilirdi. Hele de keyfi yerinde olduğunda onunla sohbet etmek çok büyük bir zevkti.

Keyfinin en yerinde olduğu anlar da kalabalık olarak yenildiği, içildiği zamanlardı. Aile fertleri ve Sevgili Zeynep, Nurgül gibi dostlarımız, defalarca klasik cumartesi akşamı Evrankaya yemeklerinin parçası olmuşlardır. Hayatta en değer verdiği şey, dostlarla bir arada olmaktı. Sevgili Seher teyzeleri, Oktay amcaları ve diğer dostlarımızı “Ya siz gelin ya da biz gelelim.” diye arardı. Yemek, içmek ve sıcak sohbetler; yıllarca bitmeyen bir Evrankaya geleneğidir. Son yıllarda masanın başındaki yeri boş kalmış olsa da Evrankaya geleneği her zaman sürdü ve sürecek.

Yıllarca bu masanın etrafında bize eşlik eden çok kıymetli dostlarımız bizim en büyük kazancımızdır. Bitmeyen sohbetler, eskiler, yeniler ve defalarca aynı zevkle konuşulan konular. Üzülmemizi ve mutsuz olmamızı istemezdi. Biz de onun istediği gibi çok üzülmeden geleneklerimizi sürdüreceğiz.
Beraber yaptığımız gezmelerimizi düşününce "İyi ki yapmışız." diyorum. Her zaman, “Zamanın ve paran varsa yapabileceğin her şeyi yapacaksın, bir daha o şansı bulabilir misin belli olmaz.” derdi. Çok haklısın babacığım, yapabileceğin zaman yapacaksın.

Sert mizaçlı bir insandı ama bütün o sert yapısının altında da merhametli, yumuşak ve çok bonkör bir yapısı vardı. Çocukların okumasını çok sevdiği için, maddi ve manevi olarak elinden gelen her şeyi yapmaya çalışırdı.

Yalnız kalmayı hiç sevmezdi. Benim gibi o da yalnız yemek yemeyi hiç sevmezdi. Son anına kadar da her zaman etrafı çok kalabalıktı. Tabii Ayşın’ın ve İbrahim’in elleri her an üzerindeydi ama son ana kadar Aydın Paşa’ya kendi babaları gibi bakan, Aynur Hanım ve ailesine, Sevgili Battal’a ve Şehzade'ye ailecek çok teşekkür ediyoruz. Kucaklarınızda taşıdınız, kaşık kaşık yedirdiniz, hakkınızı helal edin.

Aydın Paşa, sadece biz üç kardeşin değil; Aylin’den Nurgül’e, Zeynep’ten Ebru’ya kadar da çok geniş bir yelpazenin manevi babasıydı.
Her zaman masanın başında da, kalbimizin en derin yerinde de yerin saklı kalacak. Soğuk havayı da sevmezdin ama mekânın cennet olsun sevgili babacığım.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

6 Şubat 2016 Cumartesi

Ben Olmayınca...

Günaydın dostlar…

“İyiler erken gider,” diye boşuna söylememişler. Bu tezi doğru çıkarmak için sanki acelesi varmış gibi, kocaman kalpli bir adam da bu erken giden iyiler zincirinin kocaman bir halkası oldu.
Ben bu sözün sadece bir atasözü olduğuna inanmıyorum. Tıbbi bir açıklaması olduğunu düşünenlerdenim. İyilik misyonu ile doğmuş olan insanlar, zararlı şeyleri dışarı atıp rahatlayamadıkları için, kendi hayatlarını bitiriyorlar. İçlerinde sakladıkları şeyler, onları bir ömür törpüsü gibi eriterek bitiyor.


Evet, kalbi kocamandı ama bu kadar stres, üzüntü, kârlılık, satışlar, işten çıkarmalar gibi konular ona çok fazla geldi. Fabrika ayarları, insanlar için iyi bir şeyler yapmak için düzenlenmiş olan o kalp, insanları üzecek parametreleri taşıyamadı.

Hepimizi şaşkın ve üzgün bırakıp gitti. Böyle beklenmedik, sırasız, erken kayıplar karşısında; sanki birisi elektrik süpürgesi ile içimdeki havayı çekmiş ve bomboş kalmışım gibi bir şeyler hissediyorum. Bir akşamüstü şaka gibi başlayan bir haber, çok kısa bir süre içinde acı bir gerçeğe dönüştü.

Nedendir bilmiyorum ama yaşlandıkça terkedilişleri daha zor kaldırmaya başladım. Belki her gün görmeye alıştığımız şehit cenazelerinin içimizde yarattığı birikimden, belki de artık eşi, dostu en sık gördüğümüz yerin, cami avluları olmasındadır. Kim bilir belki de artık sıranın yavaş yavaş bizlere de yaklaşıyor olmasının yansıttığı gerçeklerin ufuktaki parlamasındandır.

Ataköy’ün sessiz sessizliğinde en çok telaffuz edilen laf, “Neden artık hep cami avlusunda görüşüyoruz?” sorusuydu. Bizle beraber etrafımızdakiler de yaşlandı da ondan. Ben yarıyı geçtiğimi biliyorum. Sadece ne kadar geçtiğimi bilmiyorum.

İşin bir diğer acı yanı da, artık yüreğimizde kalan yaraların iyileşmiyor olmasıdır. İçimizde bir yerlerde sızlayan yaralar, her kaybettiğimiz dostumuzla beraber tekrardan kıpkırmızı bir ırmak gibi kanamaya başlıyor.
Cami avlusunda son görevimizi yerine getirmek için beklerken, bütün kaybettiklerimiz bir film şeridi gibi gözümün önünden geçiyor. Rahmetli dedemden tutun da, minicik çok güzel bir kıza kadar çok uzun bir film bu. Hayatımızdaki iyilerin birçoğu bizi bıraktılar, gittiler. Onlar artık Hulusi Kentmen ile sohbet ediyorlar.

Son görev ortamlarının en çok kullanılan cümlelerinden biri de, “Görüyorsunuz işte, bu yalan dünyada hiçbir şeyi kendimize çok da dert etmememiz lazım,” cümlesidir. O anki üzüntüyle sık sık tekrarlanan bu cümle, daha merhumun yedisi çıkmadan unutulur gider ve her zamanki koşuşturmamıza geri döneriz.

Bir bakıma da devam etmek zorundayız. Üzüntümüz içimizde baki ama bir yandan da hayatın acı parametreleri kılıçlarını çekmişler, karşımıza dikilmişler bizi bekliyorlar. Gidenler için de, kalanlar için de yaşamamız gerekiyor.

Tabi ki, en yakınlar hiçbir zaman unutmayacak ama her gün hayatımızın bir parçası olan konuların ve insanların birçoğu, artık burada olmadığımızı hiç bilmeyecekler…
Allah, herkese sevdikleriyle beraber uzun ömürler versin.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

3 Şubat 2016 Çarşamba

Cem Becel

Günaydın Dostlar,

Bazı insanlar kocaman bir kalple doğarlar. Göğüs kafeslerine sığmayan o kocaman kalp, onları hep birilerine yardım etmek zorundaymışlar gibi hissettirir. Her şeyleriyle sıkıntıda olanın yanında olmak onlar için bir yaşam şeklidir.
Coca-Cola’nın Dudullu’daki Ofisi'ne taşındığımız ilk yıllarda, merdivenlerden yukarı çıkarken iki kişiye rastlamıştık. Yanımda kim vardı hatırlamıyorum ama bize satış bölümüne nasıl gideceklerini sordular.


Satış ofisi, Dudullu Ofis'te gidebileceğiniz en uzak noktadır ve yol üzerinde de kart okuyuculu kapılardan filan geçmeniz gerekir. Açıkçası onları oraya götürmeye üşendik. “Siz şimdi şuradan kafeteryaya doğru gidin.” diye anlatıyorduk ki birden sıcak bakışlı, samimi gülüşlü bir genç adam belirdi.

Aldı gelenleri, satış ofisinin kapısına kadar götürdü. “Kimdir bu kişi?” diye sorduğumda "Cem Becel" dediler. İşte benim iyi kalpli, yardım sever, güler yüzlü Cem Becel İle tanışma anım o andır. Hiç üşenmeden onları labirent gibi bir ortamda gidecekleri yere kadar götürmüştü.

Gölcük depremi yaşandığında şaşkınlık ve üzüntü içinde tam olarak ne yapacağımızı bilemiyorduk. Oraya gidip bir şeylere yardım mı etsek yoksa buradan bir şeyler mi yapmaya çalışsak diye çelişki içindeydik.

"Sahadaki arkadaşlarımız oraya gitmenizi istemiyorlar, buradan yardımcı olmanızı istiyorlar." diye bir bilgi geldi. Sahadaki arkadaşın yönlendirmelerine göre biz de bazen Coca-Cola bünyesinden, bazen de beraber çalıştığımız tedarikçilerimizin yardımıyla ihtiyaçları karşılamaya çalıştık. Arkadaş arıyordu, “Çok acele fanila, külot, ihtiyacı var.”diyordu, biz de hemen bize üniforma tedarik eden firmalardan rica ediyorduk, onlar da anında yardımcı oluyorlardı.

Birçok konuda bu süreç böyle sürdü, gitti. Elimizden geldiği kadar Gölcük’teki arkadaştan gelen bilgilerle yaşanan trajediye yardımcı olmaya çalıştık. “Biz de gelelim mi?” diye sorduğumuzda “Sakın gelmeyin.” demişti. Daha sonraki sohbetlerimizde gelmeyin dememin iki nedeni vardı, “Birincisi orası herkesin kaldırabileceği bir ortam değildi, ikincisi de siz bulunduğunuz yerde ihtiyaçları karşılayarak daha çok yardımcı oluyordunuz.” diye izah etmişti.
Gölcük’te, Sakarya’da, orada, burada canla, başla çalışan bizim “sahadaki arkadaş” Cem Becel’den başkası değildi. İçindeki arzular her zaman olduğu gibi onu yine ihtiyaç ortamının göbeğine götürmüştü.

İstanbul’da çalıştığı yıllarda, beraber çalıştığı elemanlara söz verdiği zammın daha sonra üst yönetim tarafından kabul görmemesinden dolayı farkı cebinden ödemeye kalkan kocaman yürekli bir insandı. Detaylarını hatırlamıyorum ama bu davranışı yüzünden işini kaybetme senaryosu ile karşı karşıya kalmış bile olabilir. Her zaman kalpten çıkan değerlerin ön planda olduğu çok farklı bir insandı.

Bu zamansız haber beni çok sarstı. Bir müddet, bir şekilde yanlış bir bilgi gelmiştir diye düşündüm. Bu kadar erken olamazdı. Daha dün sosyal platformlarda resim paylaşıyordu.

Cem, deyince benim aklıma gelen; her zaman alçak gönüllü, insancıl, yardım sever davranışlar olmuştur. Bu sabah buralara yazmaya çalıştığım her üç konuda da tema hep aynıdır. Her zaman saygılı olmuş ve hep mütevazı kalmıştır. Ulaştığı yüksek pozisyonlar hiçbir zaman kocaman kalbi kadar yüksek olamamışlardır.
Üzgünüz be Cem. Tabii Allah’ın takdiriyle pazarlık yapmıyoruz ama yine de çok üzgünüz, çok şaşkınız. “İyiler her zaman erken gider.” sözünü zaten ezberledik. Bir kere daha senin teyit etmene gerek yoktu.

Sen bu dünyadan bir iz bırakarak gittin. Mekânın cennet olsun güzel kardeşim.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

17 Aralık 2015 Perşembe

Burhan Kaptan

Günaydın Dostlar,

Evet, o bir kaptandı; dünyayı da elli kere dolaşmıştı ama bu konuda son derece mütevazı bir yapıya sahipti. Bu konuda dedim ama hangi konuda değildi ki?
Sokaklarını bile ezbere bildiği bir şehirden veya bir adadan söz edildiği zaman, hiçbir zaman “Ben oraya çok gittim, içini dışını bilirim.” gibi bir cümle kurmazdı. Sanki ilk defa duyuyormuşçasına bir efendilikle karşısındakini dinlerdi.


Başkası olsa çeşit çeşit ukalalık yapardı ama o yapmaz. Onun adı Burhan Kaptan. İnsanların azıcık bilip çok konuştuğu topraklarda Burhan, her zaman çok bilip az konuşmayı tercih edenlerdendi. O çok özel, çok efendi bir insandı ve karşısındakinin kalbini kırmamak için çok dikkatli ve az konuşurdu. Genellikle mesajını sevgiyle bakan gözlerinden alırdınız.

Yapılan bir iyiliği hiçbir zaman unutmayan ve “nankörlük” kelimesinin anlamını bile bilmeyen bir yapısı vardı. Burhan’ın olduğu ortamlarda kediler bile nankörlük yapmaya çekinirlerdi.

Dostlar, bu dünyadan bir Burhan Kaptan geçti. Tam 365 gün önce, soğuk bir kış sabahında gemisine binip uzaklara gitti. Hem de henüz vakit erkenken gitti. Burhan Kaptan’ın son gülüşü, son el sallayışı, son zarif bakışı o gün limanda ayrıldığımızdan beri kalbimin en müstesna köşelerinden birinde duruyor. Sevgili Burhan, Neşe abladan sonra ayrılışıyla beni en çok etkileyen insanlardan biridir.

Canının derdindeyken kalkıp beni hastanede ziyarete gelmesi, çok az kalmış enerjisinin çok büyük bir kısmını o ziyaret için harcaması; her gün karşımıza çıkmayacak bir insanlık örneğidir. Bir insan başka bir insana nasıl değer verir konusunda bilgi sahibi olmak istiyorsanız o zaman bakınız Burhan Erbilek.

Yakınları, “Hadi git bize kahve bul.” diye tutturduğunda olmadık ortamlarda kahve arayan, Burhan’ın kocaman yüreğidir. “Burada kahveyi nereden bulayım?” demektense Brezilya’ya gidip kahveyi alıp gelmeyi tercih eder.

Hayatı boyunca hiç kimseye yük olmayı sevmeyen Burhancık, aynen yaşadığı gibi sessizce demir aldı limandan. Daha önceki seferlerinden bir farkı yoktu. Aldı kendini, gitti uzaklara. Bu seferki seferin tek farkı ayrılıkların biraz daha uzun sürecek olması.

Kusursuz muydu Burhan Kaptan? Tabii ki değildi. Her fâni gibi onun da kusurları vardı. O harika bir insandı ama bence en büyük kusuru her zaman ikinci planda kalmayı sevmesiydi. Öne çıkmayı sevmeyen yapısı, en yakınındaki insanların averaj üstü becerikliliği ile harmanlanınca tam da sevgili Burhan’ın istediği ortam ortaya çıkmıştı. Büyük dünyayı gezmişti ama rıhtıma yanaşınca da her zaman kendi küçük dünyası içinde kalmayı tercih etmişti. “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesini en iyi sindirmiş olan arkadaşlarımızdan bir tanesiydi.
Sevgili Burhan; çok yakışan beyaz saçların, güzel gözlerin, iyi niyetli bakışların, hepsi ama hepsi her zaman gözümüzün önündeler. Sen kocaman kalbini aldın, denizlere açıldın ama biz rıhtımda halen seninleyiz.

Van Persie’nin formsuzluğunun çok canını sıktığını biliyorum ama sen dert etme güzel kardeşim. Takım yavaş yavaş toparlanıyor. 2023 gibi muhteşem top oynamaya başlayacağız.
Rahat uyu, ışıklar içinde uyu, mekânın cennetin en güzel köşesi olsun.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

17 Aralık 2014 Çarşamba

Burhan Erbilek

Günaydın Dostlar,

Bilerek ve düşünerek de yapmadım ama nedense dün akşam telefonu evin en uzak köşesinde şarja takmışım. Her zaman, yattığım odada veya çalışma odasında fişe takarken dün gece bilinçaltım beni evin en uzak noktasına götürmüş.

Sabah telefona korkarak baktım. Alacağım haberi hissediyor gibiydim ve ne yazık ki görmek istemediğim haber orada bana bakıyordu. Arkadaşımız, dostumuz, çok sevdiğimiz Burhan artık bizimle değildi.
 
Bu satırlar hepimizi ağlatıyor ama olsun. Bu dünyadan göçerken arkandan akıtılacak gözyaşlarını da hak etmek lazım. Sevgili dostumuz Burhan, bu gözyaşlarını en çok hak eden insanların başında gelir. İnsanları üzmemek, kırmamak için bin düşünüp bir hareket eden bir melekti o.
Her zaman mı iyiler çabuk gider kardeşim? Bu işin hiçbir istisnası yok mudur? Bu dünyanın bütün rezilliklerini sürekli olarak tek taraflı içine atan iyiler, her zaman mı erken gitmek zorundadırlar. Minik Burhan için daha çok erkendi çok.

Şu anda da yukarıdan bizlere bakıp bizi üzdüğü için üzülüyordur. Kesinlikle böyledir. Çok hassas düşünen, çok düşünceli bir insandı o. Dünyayı defalarca dolaştığı halde hiçbir zaman mütevazılığı elden bırakmayan, bünyesinde bir gram ukalalık veya kibir olmayan muhteşem bir insanı kaybettik.

Kendi dertleri, sıkıntıları ile insanları sıkmayı sevmezdi. Birileri onun yüzünden üzülsün, sıkılsın istemezdi.

Kendi dertlerini hep geri planda tutardı. Beni çok sevdiğini de çok iyi biliyorum. Aramızda karşılıklı güzel bir sevgi vardı. Yüzüne baktığınız zaman içindeki iyi niyetli, melek gibi duyguları hissederdiniz.

Çok fazla enerjisi olmadığı halde, bin türlü zorluğu olan bir hastalıkla uğraştığı halde, ben ameliyat olduğumda beni ziyarete geldi. Aklınıza gelecek her türlü sorunu vardı ama yüzünde her zamanki gülücüğü de vardı. Güldük, espriler yaptık, zannedersiniz ki hiçbir sorunu yoktu.
Kıymet bilen, dostluklara değer veren, vefakâr ve insani değerleri çok yüksek bir insandı sevgili Burhan. Aynı zamanda da çok da iyi bir Fenerbahçeliydi. Enerjisinin son damlalarına kadar takımını takip etti ve kazandıklarında mutlu oluyordu.

Başta da belirttiğim gibi melek gibi bir insanı kaybettik. Birileri bana “Düşün de bir kusurunu bul.” dese söyleyecek bir tane şey bulamam. Çok doğru yetiştirilmiş, karıncayı bile ezmekten çekinen çok güzel bir insandı.

Sevgili Burhan için yarın sabaha kadar yazsam bitiremem ama bu sabah başka ne yazacağımı da bilemiyorum. Bu bir sabah yazısı değil. Sadece bu sabahki hislerimin kâğıda yansımış hali.

Hiçbir zaman ön plana çıkmayı sevmeyen tavırları, iyi niyetli halleri ve her zamanki güler yüzü hep gözümün önünde kalacak. Seninle yaşadığımız güzel anlar benim en büyük kazancım. “İnsan nasıl olunur?” yaşam şeklini örnekleriyle hepimize defalarca gösterdin. Mekânın cennet olsun sevgili kardeşim.
Seni hiçbir zaman unutmayacağım.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...