2 Mart 2015 Pazartesi

İsteksiz Yaklaşımlar

Günaydın Dostlar,

Her zaman söylediğim bir lafım vardır. “Konu her ne olursa olsun, doğal geliştiği ve doğal yaşandığı zaman güzeldir.” derim. Kalbin içinde olmadan yaşanan zorlama süreçler hiçbir zaman bir yere varamaz.
İsteksizlik önemli bir parametredir. İçinden gelmediği zaman becerin de düşer, şansın da azalır. Evrenden gelecek katkılar da gelmez.


Umursamaz ve isteksiz yaklaşımlar her sahada çok başarısız olmamıza neden olur. Kalbini koyamadığın sözler rüzgârda uçup giderler. Kalbini koyamadığın şut da kalenin yanından uçup gider.

Bu durum yaşamımızdaki her konu için de geçerlidir. İster iş hayatı olsun, ister ev hayatı kalpten yapılmayan bir işten hiçbir yarar gelmeyeceği gibi ortaya kaliteli bir iş de çıkmaz. Siz hiç söylene söylene yapılan kaliteli bir iş gördünüz mü? Konumuz aşk olduğu zaman kalbini koymak da yetmez, yüreğini ortaya koyman gerekir.

İnternette yıllardır dolaşan, benim de çok sevdiğim bir laf var. “Ağaç değilsin, mutsuzsan yerini değiştir.” diyor. Hem orada ağaç gibi durmaya devam edeceksin, yerini değiştirmek için hiçbir çaba sarf etmeyeceksin hem de aralıksız söylenip etrafına negatif enerji yayacaksın. Böyle bir dünya yok.

Mutsuzum. Git. Gidemiyorum. O zaman her dakika söylenme.

Tabii bu durum sadece spor kulüpleri veya iş hayatı  için geçerli değil. İsteksizce birisiyle yemeğe gittiğinizi düşünün. Geçmez o dakikalar. Konuşacak konu bulamazsınız. Diğer taraftan istekli olduğunuz zaman, doğal geliştiği zaman tadından yenmez. Gece yarısına kadar sohbet etseniz doyamazsınız. Bazen yedi dakika geçmez, bazen de yedi saat yetmez.
İster yeşil sahalar, ister iş ilişkisi, ister aşk ilişkisi konu ne olursa olsun isteksiz yaklaşımlar isteksiz sonuçlar doğururlar. Elde ettiğiniz sonucun içinde de bir isteksizlik vardır. Güzel bir sonuç olmak istemiyordur. Bu davranışlarınızla neticenin de arzusunu, isteğini kaçırdınız.
Futbol örneği üzerinde düşünürsek sizce on bir tane isteksiz oyuncunun harika bir futbol oynayıp harika bir sonuç elde etmesi mümkün mü? İsteksizlik insanın içindeki enerjiyi öldürür. Sadece kendi içini öldürse yine sorun yok, etrafındakilere de sirayet eder. Çok bulaşıcı bir hastalıktır.

Eski şirketimde çalıştığım günlerde en hoşuma gitmeyen şeylerden biri isteksiz ve ağzını açmaya mecali olmayan satıcılarla toplantı yapmaktı. Adamın konuşacak enerjisi yok, bana mal satmaya gelmiş.

Her zaman söylerim. Bir konuyu kalpten yapmıyorsanız, içinizden gelmiyorsa hiç yapmayın daha iyi. Söyledikleriniz, yazdıklarınız, çizdiklerinizle kalbinizin frekansı ve yaptıklarınız aynı ayarda olmalı.
Diyeceksiniz ki "Öyle diyorsun ama finansal gerçekleri ne yapacağız?" Doğru söylüyorsunuz ama finansal ihtiyaçlardan dolayı yapılan isteksiz, kalitesiz işlerin doğurduğu neticeler de ortada.

Bu diyardan gidemiyorsanız, bu deveye çok iyi bakın.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

1 Mart 2015 Pazar

Aritmetik...

Günaydın dostlar.

Lise arkadaşlarımın da çok iyi bildiği gibi ben pek parlak bir öğrenci değildim. Cebir, Geometri dışında da hiçbir şeye kafam basmazdı. Minicik tarih, coğrafya kitaplarını okumak, ömrümden ömür alırdı ama rahmetli hocamız Süleyman Bey sayesinde matematikten anlardım.
Lisedeyken iki sayfasını okuyamadığım ders kitaplarının sonraki yollarda bin mislini okudum ama lise yıllarında bir sayfa okusam gözlerim kapanırdı.


Lisedeyken anlamadığım gibi şimdi de birçok konuyu anlamıyorum. O yüzden bu sabah sadece aritmetikten söz etmek istiyorum. Daha doğrusu seçim aritmetiği üzerine konuşmak istiyorum.

Oylar nasıl dağılıyor ve milletvekili sayıları ortaya çıkıyor, onu da bilmiyorum ama gördüğüm kadarıyla partilerin ne kadar çoğu baraj altında kalırsa, birinci çıkan parti o kadar çok milletvekili çıkarıyor.

Amca da her gün 400 milletvekili istiyorum deyip durduğu için, düşünüyorum kendi kendime bu iş nasıl olacak diye…

Tabi ki akla gelen ilk ihtimal, sadece iki partinin meclise girebiliyor olması. Hatta ikinci partinin de öyle çok kuvvetli girmiyor olması gerekiyor. Bugünkü ortamımızda da MHP ve HDP’nin %10 barajını geçemeyerek meclise girememesi demek oluyor.

Bunu sağlamak için bu iki parti çeşitli çatışmaların içine çekilip, seçmenlerin gözünde oy kaybı yaşamalarına zemin hazırlanabilir mi? Bence olmayacak iş değil…
Bu seçimde HDP, çok kritik bir konuma geldi. Barajı geçemezse meclis aritmetiği etkilenecek ve oyların büyük bir kısmı seçimi kazanan partiye gidecek. Peki, barajı geçerse ne olacak? Duruma göre 50’nin üzerinde milletvekili ile meclise girecek.

Bu durumda, bu milletvekillerinin bir pazarlık konusu yapılmayacağının bir garantisi var mı? Eksik kalacak olan oylar, HDP desteği ile tamamlanabilir mi?

Öyle görülüyor ki CHP meclise girecek ama buradaki konu ne boyutta gireceği konusudur. Emine teyzemin kurduğu parti, CHP’nin oylarını bölmekten başka bir işe yaramayacak. Yol yakınken bu sevdadan vazgeçmesinde yarar var. Bu millet, oy bölmekten başka bir işe yaramayan çalışmalardan artık çok sıkıldı.

Bu arada Emine teyzem demişken, teyzemi hiç göreniniz var mı? İki gün sonra seçim var ama kimsenin teyzemin yaşadığından haberi yok. Vazgeçip evine mi gider yoksa bir siyasi partiye mi katılır ona artık kendi karar versin.
Dediğim gibi siyasetten hiç anlamam ama işin aritmetiğine baktığımızda, partilerin barajı geçememeleri veya oyları bölmeleri hep seçimi kazanacak partiye yarayacakmış gibi görünüyor. Politik stratejilerini bilemem ama aritmetiksel planların çok iyi yapılması gerekiyor.

%30’larla partilerin tek başına iktidar olabildiği bir coğrafyada, aritmetiğin önemi bir kat daha artıyor.

26 Şubat 2015 Perşembe

Sistem Baştan Yanlış...

Günaydın dostlar.

Biliyorsunuz ben politik konulardan pek anlamam ve bu konuda yazılar da yazmam. Ayrıca zaten bu konuları çok güzel yazan insanlar var. Hepimiz her sabah birçoğunu okuyoruz. O yüzden bu yazım da politik bir yazıdan ziyade, sistemsel bir yazı…
Diyeceksiniz ki madem yazmıyorsun bu sabah bu konu da nereden çıktı? Sosyal medyada ve duvarlarda, yeni Türkiye’nin, yeni adaylarının 500 seve evvelki kıyafetlerle çekilmiş resimlerini görünce yazmadan edemedim.


Amerika’da bu işlerin nasıl yürüdüğünü bilen bir insan olarak ben her zaman bizim ülkemizde milletvekillerinin kimi temsil ettiğini çok sorgulamışımdır. Oy aldıkları seçim bölgesini mi temsil ediyorlar, bağlı bulundukları partiyi mi, yoksa parti başkanını mı?

Bu tip resimler çektirip duvarlara astırarak kendilerine oy verecek seçmeni mi etkilemeye çalışıyorlar, yoksa parti başkanını etkileyerek aday olmaya mı çalışıyorlar. Oyu verip bu insanları meclise yollayan seçmenler neden öncelik sırasında en sona atılıyorlar.

Bir de parti kararı veya grup kararı diye bir olay var. Hayatımda bundan daha saçma, bundan daha verimsiz bir icat görmedim. Partimiz bu şekilde karar verdi, biz de hepimiz bu yönde oy kullanıyoruz, yoksa başkanımız kızar. Ne güzel bir dünya…

Bu sabah siyasi partilerden konuşuyoruz ama spor kulüplerinde, şirketlerde de durum hiç farklı değil. İnsanların birçoğu şirketin menfaatlerinden önce, tepedeki başkanlara şirin görünmek yarışı içindeler.

Mecliste bir yasa tasarısı veya her hangi bir başka konuda oylama yapılırken, her seçim bölgesinin o konu üzerindeki menfaatleri ve görüşleri aynı olmayabilir. Örnek olarak, görüşülen konu, Artvin’in çok işine gelebilir ama Muğla’nın hiç işine gelmeyebilir. Grup kararı alındı diye, bu vilayetleri temsil eden milletvekillerinin aynı şekilde oy vermesi doğru bir iş mi?
Şimdi soruyorum size, bu adaylara oy verip meclise yollayan insanlar, gidip te orada parti başkanlarını mutlu etsinler diye mi oy veriyorlar yoksa kendi seçim bölgeleri ve ülkenin menfaati için çalışsınlar diye mi oy veriyorlar?
Tabi ki bu konuda tek suçlu politikacılar değil. Biz de çok suçluyuz. Hiçbir zaman bu insan benim bölgeme ne yarar sağlayabilir, ne gibi hizmetler getirebilir diye oy vermiyoruz. Her seçimde kemikleşmiş, dar görüşlü, katı, kindar duygularımızla oy veriyoruz.

Tamam, son 150 senedir oy attığın partiye yine gittin oy attın ama bu insanlar mecliste senin seçim bölgen için ne yapacaklar? Dik durup seni temsil edebilecekler mi, yoksa kötü olurum korkusuyla ağızlarını açmaktan çekinecekler mi?

Hiçbirimizin haberi yok. Her seçimde İstanbul’dan gidip oy veriyoruz ama partilerin adaylarının isimlerine ve özelliklerini bilenimiz var mı? Sivrilmiş birkaç isim dışında kimseyi tanımıyoruz.
Meclisteki milletvekillerinin kendi parti çıkarlarını veya parti başkanlarının çıkarlarını değil de, temsil ettikleri seçim bölgesinin ve ülkenin menfaatlerini düşünerek oy atabildikleri gün Türkiye gerçekten çok fazla yol almış olacak.

25 Şubat 2015 Çarşamba

BiDost...

Günaydın dostlar. BiDost yazdım ama bu yazının başlığı her şey olabilir. Bir arkadaş, bir yardım, bir amca, bir kardeş, bir polis, kısacası aklınıza gelen her şey olabilir.

BiDost’tan bahsetmeden önce, bu sabah BiTaksi uygulamasından bahsetmek istiyorum. BiTaksi nedir? BiTaksi, akıllı telefonunuzu kullanarak taksi çağırmanıza yarayan bir uygulama. Hemen söyleyeyim çok ta başarılı bir uygulama.
 
Bu uygulama, akıllı telefonunuza yüklenen basit bir aplikasyon sayesinde çalışıyor. BiTaksi aplikasyonunu tıkladığınızda program açılıyor ve etrafınızdaki taksileri gösteriyor. Taksi istiyorum kutucuğunu tıkladığınızda da, oradaki taksilerden biri istediğinizi kabul edip bulunduğunuz noktaya geliyor. İşte bu kadar basit…
Kredi kartı ile ödeme ve bindiğiniz taksinin ve şoförünün kim olduğunun bilinmesi gibi avantajları da var. Uygulamanın öbür bacağı da şoförlerin telefonuna yükleniyor. Bir tanesi sizin taksi talebinizi kabul ettiği zaman başka bir tanesi daha kabul edemiyor. Anlayacağınız, bir talep geldiğinde erken davranan kazanıyor.

Şoförlere bunun ne avantajı var. Onlarında iş hacmi artıyor. Örnek olarak siz burada taksi beklerken yan sokaktan bomboş bir taksi geçse ruhunuz duymaz. Bu uygulama sayesinde etrafınızdaki boş taksileri hemen görebiliyorsunuz. Talep gittiği zaman, boş bir şekilde yoluna devam etmekte olan taksici, sizi görüp hemen bir alt sokağa geliveriyor.

Ben, bu uygulamayı birçok taksi şoförüne sordum ve hepsi işlerinin artmasına yardımcı olduğunu söylüyor. Olmasa zaten kullanmazlardı. Bizlerin için avantajı da, etraftaki taksilerden haberdar olmak ve bütün bilgileri kayıtlı olan bir taksiye binmek oluyor. Taksinin konumu her an belli oluyor. Tabi ki kullananlar telefondaki uygulamayı kapatmadıkları müddetçe. Yoğun saatlerde birçoğu kapatıyormuş diye duydum ama doğru mu bilmiyorum.

Bu kadar BiTaksi reklamı yaptıktan sonra hemen şunu belirteyim, bu sabahki konumuz taksi bulmak veya bu uygulamanın reklamını yapmak değil. Bugünkü konumuz insanları koruyabilmek ve acil durumlarda yardım edebilmek.

Son günlerde yaşanan vahşetler hepimizi derinden etkiledi ve etrafımızdakileri nasıl koruyabiliriz diye düşünmeye zorladı. Emin’in görüşü bu devirde artık akıllı telefonlarda taksi bulma programının mantığında çalışacak olan, bir acil durum, yardım aplikasyonudur.
Bu uygulamayı isteyen herkes ve bilhassa da polisler (koruma işi yapan herkes) telefonlarına yükleyebilirler ve biri tıkladığında, aynen taksi bulma programının mantığında olduğu gibi, ekranda yardım istenen noktayı görüp, hemen müdahale edebilirler.

Programın detaylarını etraflıca düşünmek gerekir ama ana fikir taksi bulma mantığından çok farklı olmayacak. Ben aplikasyonun birkaç seviyesi olur diye düşünüyorum. Bir kere her polisin, her jandarmanın, her güvenlikçinin telefonunda bu uygulama olmalı ve bir imdat çağrısı geldiğinde o civarda olan bütün telefonlara gitmeli.

İkinci seviye sizin belirleyeceğiniz akrabalar, arkadaşlar. İstediğiniz herkesi sisteme tanımlayacaksınız ve her nerede olurlarsa olsunlar sizin imdat çağrınız bu insanların hepsine gidecek.

Üçüncü seviye de, bu uygulamayı cep telefonuna yüklemek isteyen herkes. Bir imdat çağrısı geldiğin de (isterseniz) hemen yan sokağa koşabileceksiniz. Bu gibi durumlarda, her zaman bir ölme ve yaralanma tehlikesi olduğu için, müdahale edip, etmemek sizin cesaretinize, yüreğinize ve vicdanınıza kalmış bir durum.
Yukarıda da belirttiğim gibi programın birçok detayı olabilir. Örnek olarak, bir imdat çağrısı geldiğinde yakın bir noktada iki polis olduğu görülürse, neden müdahale etmediniz diye sorulabilir.

Devir teknoloji devri. Bu uygulamaları yararlı olabilecek şekilde günlük hayatımıza sokmamız gerekiyor. Bize getirdikleri tek kazanç, her gün çocuklarla Minecraft münakaşası yapmak olmamalı.
Çok kısa olarak aplikasyonun yapısı bu şekildedir. Eminim büyüklerimiz, konunun uzmanları detaylarını benden çok daha güzel şekillendireceklerdir. Her konu da olduğu gibi bu konuda da kötü niyetli kullanımlar olabilir ama caydırıcı bir takım tedbirlerle onların büyük bir kısmı önlenebilir.

Taksi uygulamasında da, amca taksiyi çağırıyormuş ama taksi aşağıdaki sokağa dönene kadar boş gelen başka bir taksiye binip gidiyormuş ama bu tip sorunların oranı çok düşükmüş. Uygulamanın bir iyi yanı da, size gelecek olan taksiyi şoförünün resmine kadar belirtmesi. Zaten uygulama şoförlerin üzerinden yürüyor, zira genelde bir taksiyi birden fazla şoför kullanıyor.
Zaman için de bu tip bir uygulamanın caydırıcı bir yanı da olabilir. Menülerde aramadan hemen saniye de basılabilecek çok kolay bir işlem olmalı.
Yaşadığımız kötü günler, herkes gibi Emin’i de bir şeyler düşünmeye zorluyor. Daha fazla karanlık günler olmaması dileği ile hepiniz sağlıklı kalın.
 
 
 

23 Şubat 2015 Pazartesi

Duygusal Değil Gerçekçi Olalım...

Dün sabahki operasyonun ardından 50 çeşit yorum yapılacak ve herkes yaşananlardan kendi açısından yararlanmaya kalkacak ama kimse bu olayı politika malzemesi yapmasın.

Süleyman Şah Türbesine yapılmış olan operasyon, son günlerde bir türlü gündemden düşmeyen iç güvenlik yasa tasarısı konusunu ikinci plana atmak için tam da bu zamana denk getirilmiş olabilir mi?
 
Tabi ki olabilir ama ben böyle bir operasyonun daha önceden planlanmış olduğunu düşünüyorum. En azından inşallah öyledir diyorum.
Bin bir türlü tehlikeli unsurun cirit attığı topraklarda, hiçbir türlü insanın bize bulaşmamış olması da ayrı bir konu. Uçan kuşa saldıran örgütlerin bize saldırmaması büyük bir şans. Operasyon, bu grupların bilgisi ve onayı ile yapılmış bir değiş tokuş operasyonu olabilir mi? Tabi ki olabilir.

Bu tip ihtimalleri yarın sabaha kadar sıralayabiliriz. Bütün bu ihtimallerin veya aklımıza bile getiremeyeceğimiz ihtimallerin ışığı altında bile ben yapılan işin doğru bir iş olduğunu düşünüyorum.

 Toprak kaybı, itibar kaybı, gibi konuların hepsinin farkındayım, yaşananları bir askeri başarı olarak nitelendirmek te çok zor ama gerçekçi olmamızda da yarar var. Arkadaşlar, bu türbenin bulunduğu yer İsviçre’de ki Leman Gölü’nün kıyısı değil. Dünyanın en acımasız örgütlerinin cirit attığı, hiçbir devlet otoritesinin olmadığı, derdini anlatacak adam bile bulamayacağın, Suriye’de ki bir toprak parçası.

Dört tarafı kuşatılmış, orada bulunan askerlerin her an ölüm ile burun buruna yaşadığı bir toprak parçası. Neymiş efendim, biz müdahale edermişiz. Edersin ama senin müdahalen seni korkunç bir bataklığın içine çekmekten başka bir işe yaramaz. Oradaki 40-50 askeri de kurtaramazsın.

Tarihsel değerler, manevi değerler hepsi tamam ama bu toprak, bulunduğu yer itibarı ile her zaman Türkiye’ye sorun yaratabilecek bir mevkidedir. Suriye’de ki sorunların daha çok uzun yıllar bitmeyeceğini de düşündüğümüz zaman, her ne maksatla yapılırsa yapılsın, ister danışıklı döğüş olsun, ister olmasın operasyonun haklı nedenleri vardır.
Yeni belirlenen, Türkiye topraklarına 200 metre mesafedeki alan bu günler için daha iyi bir alternatif olabilir. İleride bir gün Suriye’de hayat normale dönerse, durum yeniden gözden geçirilir. Ayrıca unutmamak gerekir ki, bu türbe daha önce de taşınmış. Şu anda bulunduğu yerde orijinal yeri değildi.
Emin’in naçizane görüşü (her ne nedenle yapılırsa yapılmış olursa olsun veya zamanlaması manidar olsun veya olmasın), her ne kadar yaşananlarda içimizi sıkan bir his olsa da, bu operasyonun bu aşamada gerekli bir gelişme olduğu yönündedir. Bu konuda huzursuz ve mutsuzuz ama yenildik, kaçtık edebiyatı yapmamıza da gerek yok. Orada ölecek askerlerin ve onları korumaya giderken ölecek askerlerin vebalini kimse taşıyamazdı.

Sınırlarımıza yapılacak bir saldırıda vatanı korurken ölmekle, dünyanın en tehlikeli topraklarının ortasında, dört tarafı kuşatılmış yaşarken ölmek aynı şey değil. Türkiye’den 50 km uzakta korunması çok zor bir alanı 40-50 tane askerin savunması imkânsız.

Bugüne kadar oraya kimsenin saldırmamış veya saldıramamış olmasına şükredip, bu tip konuları politika malzemesi yapmaktan vazgeçelim. Askerler ölseydi, bu seferde, aylardır neden boşaltmadınız derdik…

22 Şubat 2015 Pazar

Çok Kolay Olmaya Başladı...

Günaydın dostlar. Hava pırıl pırıl ama içimiz karanlık, içimiz endişeli…

Gerçekten de çok kolay olmaya başladı.
Bir cinayet haberi duyuyoruz, üzerinden 2 saat geçmeden yeni bir haber daha geliyor. Bunlar da medyaya yansıyanlar ve bize ulaşanlar. Büyük bir çoğunluğu hiç medyaya yansımadan unutulup gidiyor.



Daha Özgecan’a yapılanların şokunu atlatamadan, başka bir yerde Kübra Kart’ın 52 parçaya ayrıldığını duyuyoruz. Bu nasıl bir vahşettir, nasıl bir ruh halidir. Bu işler çok arttı dememize fırsat kalmadan, adamın bir çıkıp camına kartopu attı diye gazeteci Nuh’u öldürüyor.
Kartopu attı diye insan öldürülür mü, diye düşünürken, Antalya’da vatandaşın biri kız arkadaşını arabadan atıp, sonrada eziyor. Bu ülkede yıllar önce gördüğümüz bir film tekrar vizyona sokulmaya çalışılıyor ve Ege Üniversitesi’nde Fırat Çakıroğlu öldürülüyor.

Arkadaşlar insan öldürmek bu kadar kolay mı? Bırakın bir insanı, herhangi bir canlıyı öldürebilmek bu kadar kolay mı? Ne yazık ki bu topraklarda bu iş çok kolay olmaya başladı. Beni de derinden endişelendiren konu, bu cinayetlerin çok kolay bir şekilde işlenebiliyor hale gelmesi… Konu ne olursa olsun, tartışma biraz büyüdü mü, hemen öldürüveriyorlar.
Söylediğim gibi, konunun ne olduğu hiç fark etmiyor. Bir takım menfaatler için insanlarda oluşturulan nefret ve gerginlik, sürekli olarak birilerinin ölmesine neden oluyor. Üzerinde karşı takımın forması var diye öldürüyor, boşanmaya kalktı diye öldürüyor, çıkma teklifine olumlu cevap vermediği için öldürüyor, alkol içip kontrolden çıkıp öldürüyor, trafikte sinirlendiği için öldürüyor, aklınıza gelen her konuda öldürüyor. Akşam uyurken sarılmıyor diye öldüreni bile var…
Bir canlıyı öldürmek, bir canlıya bıçak saplamak bu kadar kolay mı? Bırakın insanı birçoğumuz bir fare bile öldüremeyiz. Birileri elinize bir bıçak verse ve git bu bıçağı farenin karnına sapla dese kaçımız yapabiliriz? Bence rakam %1 bile değildir. Durum böyleyken, nasıl bu kadar büyük bir rahatlıkla insanlara bıçak saplayabiliyoruz? Ülke değerlerini kaybediyor ve sinir katsayısı artıyor.

Söylenenlerden vazife çıkarmaya meraklı bu kadar çok insan varken, herkes ne söylediğine çok dikkat etmeli. Çeşitli konularda toplumu kutuplara ayırmak kısa vadeli kazançlar sağlasa da, uzun vadede kimseye bir yarar sağlamaz.

Yüreğimizi yakan Münevverler, Özgecanlar, Fıratlar, Ali İsmailler ve diğerleri, bu çocukların başına gelen vahşet, bir türlü çözemediğimiz hastalığın belirtileridir. Biz semptomlara kahrolurken ana hastalık her gün sinsice ilerliyor. Ruh halimiz değişti ve insan öldürmek çok kolay yapılır ve çok kolay kabul edilir bir hale geldi. Her dakika bir cinayet haberi duyduğumuz için artık çok önemsemiyoruz.

Bizim duyduğumuz ve haber olan cinayetler, yaşananların sadece çok küçük bir bölümü. Durum medyada gördüğümüz tablodan çok daha vahim ve sürekli de daha kötüye gidiyor. Kafası bozulan karşısındakini öldürüveriyor. Allah’ın verdiği canı, Allah’tan başka kimsenin alamayacağını unuttuk.

Konuşmaya gelince mangalda kül bırakmıyoruz ama manevi değerlerimiz, vicdani değerlerimiz her gün biraz daha erozyona uğruyor.
Düşünceleri senin gibi değil diye, seni sevmiyor diye, etnik kökeni farklı diye, farklı bir mezhepten diye, boşanmak istiyor diye, mini etek giydi diye, cinsel tercihleri farklı diye, camı kırdı diye, çok fazla ceza almam diye kimse kimseyi öldüremez.

Kendimize bir çeki düzen vermenin zamanı geldi de geçiyor bile, zira bu işler çok kolay olmaya başladı…

20 Şubat 2015 Cuma

Biz Açığız...

Günaydın dostlar.

3 günlük kar esareti sonunda bitti gibi sanki. Zaten hayatın pamuk ipliğine bağlı olarak yaşandığı bir şehirde; normal sıkıntıların üzerine bir de ekstra sıkıntılar gelirse, yaşam iyice içinden çıkılmaz bir düğüme dönüşüyor.
Bu hafta da, İstanbul’u bir afet bölgesine dönüştüren görüntülerin hepsi yaşandı. Valiliğin okulları tatil etmesi epeyce bir katkı sağlasa da, bilhassa ilk gece insanların saatlerce yollarca sürünmesini önleyemedi. Birçok insan yürüme hızından daha düşük bir hızla evine gidebildi.



Her zaman olduğu gibi, insanlar canlarını kurtarabilmek için arabalarını rampalarda, yol kenarlarında, arsalarda, bulabildikleri her yere bırakıp evlerine gittiler.
Valilik okulları kapatıyor ama bir de işyerleri var. Buralarda çalışan milyonlarca insanın da bir şekilde evlerine ulaşabiliyor olması lazım. Böyle günlerde herkesi, acaba kaç saatte evime ulaşırım, korkusu sarar. Artık kimseden verimli bir iş beklemeyin, herkes eve nasıl giderimi düşünmeye başlar.

İnsanların geçmiş tecrübeleri, son derece haklı olarak onları endişeye sürükler. Ben kar yüzünden binadan ayrılamayarak bütün geceyi binada geçiren arkadaşlarımı bilirim. 6-7 yıl önce İstanbul’un göbeğinde, TEM otoyolunda donma tehlikesi geçirip askerler tarafından kurtarılanları da unutmadık.

Bu gibi durumlarda işyerlerinin bir kısmı bir gün önceden ertesi gün işyerinin kapalı olacağını ilan eder ve çalışanlarını riske atmaz ve yollarda eziyet çektirmez. Bu şirketlerin sayıları çok azdır ve hemen hemen hepsi yabancı menşeli şirketlerdir. Yerliler, sabah ola hayrola, diye düşünür.

Bir grup şirket te, elemanlarını erken saatlerde eve gönderir. Şirketi bir gün önceden kapatmamışlardır ama bakarlar ki hava kötüye gidiyor, öğlen gibi şirketi tatil ederler. Bu şekilde çalışanlarının bütün gece yollarda sürünmesini önlemiş olurlar. Ne yazık ki, yine bunların da çoğu yabancı menşeli şirketlerdir.
Bazı işler vardır ki, ne yağarsa yağsın işyerini kapatamazsın. Yerden göğe kadar haklılar. Bazı şirketler de vardır ki, değil bir gün, beş gün kapatsa hiçbir şey fark etmez. Düşüncesizlik midir, elemanına kıymet vermemek midir, nedendir bilmem ama bu gibi şirketler bir türlü kar tatili ilan etmezler.
Akşamleyin herkesin yollarda sürüneceğini bile bile insanları erken çıkarmazlar. Herkes oturup patronların veya üst yönetimin ağzından çıkacak olan iki kelimeyi bekler. Bazen de insanların 17.00’de değil de, 16.00’da çıkmasına müsaade ederler. Aman çok faydası oldu…

Her zaman inandığım ve birçok örneğini gördüğüm konu, çalışanlarına değer veren firmaların çok daha başarılı olduğudur. İnsanlara iki gram iyilik yapmaktan kimse korkmasın. Çalıştıkları firmanın kendilerini düşündüğünü, değer verdiğini hisseden insanlar, her zaman daha motive ve şirkete daha bağlı olurlar.

Böyle günlerde çalışanlarınızı gece yarılarına kadar yollarda süründürerek, şirketinize bir katkı sağlayamazsınız…