23 Mart 2017 Perşembe

Kahve Masalı

Günaydın Dostlar,

Yakın dostlarımın da çok iyi bildiği gibi ben kahve içmeyi çok sevmem. Sadece öğlen yemeğinden sonra bir tane Türk kahvesi içerim, bir daha da gün içinde kahve içmek aklıma bile gelmez.
Anlayacağınız, gün içinde beş dakikalık bir kahve keyfim vardır. Hele bir de yanında Keyfince varsa tadına doyum olmaz. Eski işyerimde çalıştığım günlerde de durum çok farklı değildi. Sadece orada Keyfince bulamıyorduk. Yıllarca her öğlen yemeğinden sonra kahvemi hazır eden sevgili kardeşim Doğan’a tekrar çok teşekkür ediyorum.


Bu binada kahve mekânı bir kat aşağıda, bar gibi bir yerde. Çeşitli vesilelerle bir kat aşağıya inip çıkmak bana iyi geliyor, az da olsa bir hareket oluyor. Burada da sevgili Doğan gibi kahve yapan; birbirinden düzgün, efendi çocuklar var.

Geçen gün yine bir öğlen yemeği sonrası kahvemi içmek için aşağıya indiğimde baktım ki sıra var. Sonuçta makine ikişer ikişer yapabiliyor. İki tane kahve hazır oldu ve oralarda bir yerlerde bekleyen kızın biri aldı götürdü kahveleri. Olabilir; bizler medeni insanlarız, sırada beklemeye alışık insanlarız. İki üç dakika sonra iki tane kahve daha hazır olunca ben de saf ve temiz duygularımla benim kahvem hazır oldu zannettim. Bizim deminki kız geldi ve bir anda bu kahveleri de alıp götürdü.

Ne kadar tanıdığı, eşi, dostu varsa doldurmuş kafe alanımıza; mütemadiyen onlar için kahve yaptırıyor. Baktım olacak gibi değil, biraz yukarı gideyim, sonra gelirim diye düşündüm. İnanmayacaksınız ama yeniden aşağıya indiğimde daha kızın talepleri bitmemişti. Bir an kıza “Madem bu kadar meraklısın, kendi makineni al koy buraya." demeyi düşündüm ama sonradan vazgeçtim.

Sonunda küçük hanımın kahvelerinin hepsi bitti ve sıra Emin’e geldi. Tam sırıtarak bara doğru yaklaşıyordum ki oradaki çocukcağız, “Makine çok ısındı, bozuldu.” dedi. Gayet normal. Sonuçta bir makine bir kişiye otuz tane kahve yaparsa bozulur da, çatlar da, patlar da.

Dakikalarca sırada beklediğime mi yanayım, beş dakikalık bir kahve zevkimin heba olduğuna mı yanayım? Aynen öyle, kös kös çıktık yukarı. Hani derler ya “Bir bardak soğuk su iç.” diye, vallahi sıkıntıdan su bile içemedim.
Hayat bu, olur böyle aksilikler. “Kul kurar, kader güler.” diye boşuna söylememişler. Bu işin yarını da var. Ben öğlen yemeğini geç yiyorum, bu yüzden de kahve içme alanına geldiğimde genelde herkes gitmiş oluyor. Doğru tahmin ettiniz, herkes gitmiş ama bizim kız yine orada.

Çocukcağız üç tane kahve getirince doğal olarak, bir tanesi de bana düşer diye heveslenmiştim ama üçü de bizim kahve meraklısı kızınmış. Daha ben “Merhaba!” diyemeden aldı kahveleri, gitti. Emin de yine öylece kaldı orada. Allah’tan makinede bir sorun yoktu da ısınmadan, bozulmadan ben de kahvemi alabildim.

Kahveleri gümbür gümbür alıp götüren vatandaşı birkaç gün sonra vicdanı rahatsız etti. Gelmiş bana “Sana Moka getireyim.” filan diyor. Evet, haftanın yarısı boyunca kahve zevkime mani ol, ondan sonra da el âlemin kahveleriyle beni kandırmaya çalış. Yemezler küçük hanım. Hollanda Başbakanı yemek teklif ediyor gibi hissettim kendimi.

Düşünüyorum da iyi ki de çok fazla kahve zevkim yok. Günde bir kere kahve içiyorum, onda da her seferinde karşıma kahve meraklısı biri çıkıyor. Daha doğrusu hep aynı tip çıkıyor. Demek ki arkadaşlarım gibi günde üç dört tane içmeye kalksam kız kovacak beni oradan.
İşyerlerinde Türk kahvesi içebilmek bir lükstür. Her şirkette bulamazsınız. Bulduğunuz zaman da bazen karşınıza makineyi bozan tipler çıkar. Yemeğinizi erken yiyin, makine fazla ısınmadan kahvenizi için. Ne demiş atalarımız? Sona kalan, kahve içemez.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

6 Mart 2017 Pazartesi

Sevgiliden Ayrılmak...

Günaydın dostlar…

Zordur sevgiliden ayrılmak. Her ayrılığın az da olsa bir buruk yanı vardır. Hemen belirteyim; burada sözünü ettiğim ayrılık “sen yoluna, ben yoluma, bir daha da hiç görüşmeyelim” tipi bir ayrılık değil. Normal, bildiğiniz her günkü ayrılıklardan bahsediyorum. Apartmanın kapısında, soğuk bir akşamda vedalaşıp ayrılmaktan bahsediyorum. “Hadi yarın sabah görüşürüz” ayrılığından bahsediyorum.


Teyzenden, amcandan ayrılırken yaşadığın burukluktan da bahsetmiyorum. Bu sabahki konumuz, gerçek sevgili ayrılığı. Hani ayrılırken kalbini, mideni orada bıraktığın anlar vardır ya, konumuz tam da onlar. Herkes bir takım aşklar yaşamış, şehrin muhtelif yerlerinde çeşitli iç organlarını bırakmıştır.
Sevgilinle şu veya bu nedenle bir aradayken, ayrılık vakti geldiğinde içinin derinliklerinde bir yerlerde “keşke hiç bitmese” hissinin her tarafını sarması kadar normal bir şey olamaz. Doğru söylüyorsunuz, bir haber değeri de yok. Haberi değeri olan konu, ayrılık vaktinde sevgilin olmayanlarla sevgiliden ayrılıyor boşluğu yaşamandır.

Arkadaşındır, en azından sen öyle olduğunu düşünüyorsundur ama okul çıkışı yenilen hamburgerden sonra neden kendini bu kadar salak hissettiğini anlayamazsın. Sonuçta sınıf arkadaşınla evine kadar yürüdünüz, kapıda da vedalaşıp ayrıldınız. Bu sevgili ayrılığı boşluğu da nereden çıktı? Onu görmek için sabaha kadar beklemek istememe durumu da nereden çıktı? O senin sevgilin değil ki!

Bir garip hissedersin kendini. 3-5 dakikalığına beynin de çalışmaz. Kimseye bir şey de söyleyemezsin, zira en başta kendin bilmiyorsun. “Acaba ben bu insanı seviyor olabilir miyim?” diye aklından bile geçirmek istemezsin. Siz arkadaşsınız. İyi güzel de, bu sevgili boşluğunu içime kim doldurdu o zaman? Sevgilin olmayan biriyle, sevgilin olan insanla geçirdiğinden çok daha güzel vakit geçirme durumu, belaya davettir. Her türlü çatlak işe meyilli olan beynin, gider takılır oraya.
Onu askerlik zamanında tugaydaki arkadaşlarından biriymiş gibi düşünmeye çalışırsın. Beyhude bir çabadan öteye gitmez. Onun yüzünü birliğin hangi köşesine oturtacaksın? İşin garip tarafı, bu insan en iyi arkadaşın da olabilir. Belki de en iyi arkadaşının en iyi arkadaşı. Hatta ve hatta belki de en iyi arkadaşının sevgilisi…

Normal bir ayrılığı sevgili ayrılığına çevirip, midende boşluklar yaşanmasına sebep olan, arkadaşının eşi olabilir mi? Belki de nişanlısı? Yok yok; bu sakat düşünceleri acilen aklımdan çıkarmalıyım. Biz hepimiz arkadaşız, üstelik onun eşi de benim çok samimi arkadaşım. Belki de bu cümleyi 100 kere alt alta yazman gerekiyordur. O zaman belki kendin de inanırsın.

Çok sevdiğin bir insanla ilişkiyi yönetebilmek günümüzde hiç de kolay bir iş değildir ama bir de çok sevmemeniz gereken bir insanla ne halt edeceğinizi düşünün. Kesinlikle hiçbir parametre uymuyor, kesinlikle sorun var. Zaten de onu sevmiyorsun ama Allah kahretsin ki en güzel zamanı da onla geçiriyorsun. O da sevgilisi olmayan biriyle sevgili boşluğu yaşıyor mudur acaba? Her ayrılık vaktinde, o da “Keşke hiç bitmese” diyor mudur acaba? Diyorsa da, içinden diyordur. Sen işine bak, kendi kendini doldurma.

Sevginin olmadık açılara gitmek gibi bir matematik hesabı vardır. Çarparsın, bölersin, toplarsın; sonunda yine en olmadık açıyı bulursun. Takılır o zıkkım kalbin oraya. Kalp bu, ne yapacağı belli olmaz. Bazen sevmesi gerektiğini sever, bazen de sevmemesi gerektiğini sever. Kalp laf dinlemez, mide kontrolden çıkmıştır, üstüne üstlük hepsi bir olup, bir de beyini döverler.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

24 Ocak 2017 Salı

Aydın Evrankaya

Günaydın Dostlar,

Aydın Evrankaya, benim babam. Bütün dostlarımızın Aydın amcası. Yeni neslin Aydın dedesi. Dört ana parametreye adanmış bir hayat. Araştırmaya, öğrenmeye, okumaya her zaman prim veren ve elinden geleni yapmaya çalışan bir insan.
Sevgili babamın bütün yaşamı dört temel üzerine oturmuştur. Çalışmayı çok seven bir insan olarak bütün ömrünü İller Bankası’nda çalışarak geçirdi. Ülkesi için bir şeyler yapmayı çok seven ve yapılanlarla büyük bir gurur duyan bir insandı.


Ne zaman yeni bir yolun, köprünün, tünelin yapıldığını duysa “Hadi hemen yeni yoldan geçelim.” diyerek gelirdi. Sağlıklı zamanına denk gelmiş olsa hemen İstanbul’a gelir, “Hadi yeni köprülerden, tünelden geçelim.” derdi. Geçerken de yapılanları büyük bir gururla izler ve yorum yapardı.

İkinci en büyük zevki kitap okumaktı. Evindeki binlerce kitap öksüz kaldı. Hiçbirinin sesi çıkmıyor artık. Ne zaman babamın yanına gitsem kitaplar gözlerime bakamıyorlardı. Bütün bir ömrünü adadığı, aldığı, takip ettiği, kendine göre sıraladığı kitapları; sessiz evin, karanlık duvarlarında tek başlarına kaldılar. Bütün ömrü boyunca topladığı kitaplarının o evden ayrılarak hiçbir yere gitmesini istemiyorum. Kitaplar zaten üzgün, bir de evden çıkarırsak yıkılırlar.

“Çok okuyan mı bilir yoksa çok gezen mi bilir?” derler. Aydın Paşa gibi her ikisini de yapanlar, hepimizden çok bilirler. Çok okurdu, çok seyahat ederdi, çok da bilirdi. Bu konuda da hiç de mütevazı değildi. Gerçekten de çok bilgili ve çok tecrübeli bir insanı kaybettik. Her konuda, her ortamda konuşabilirdi. Hele de keyfi yerinde olduğunda onunla sohbet etmek çok büyük bir zevkti.

Keyfinin en yerinde olduğu anlar da kalabalık olarak yenildiği, içildiği zamanlardı. Aile fertleri ve Sevgili Zeynep, Nurgül gibi dostlarımız, defalarca klasik cumartesi akşamı Evrankaya yemeklerinin parçası olmuşlardır. Hayatta en değer verdiği şey, dostlarla bir arada olmaktı. Sevgili Seher teyzeleri, Oktay amcaları ve diğer dostlarımızı “Ya siz gelin ya da biz gelelim.” diye arardı. Yemek, içmek ve sıcak sohbetler; yıllarca bitmeyen bir Evrankaya geleneğidir. Son yıllarda masanın başındaki yeri boş kalmış olsa da Evrankaya geleneği her zaman sürdü ve sürecek.

Yıllarca bu masanın etrafında bize eşlik eden çok kıymetli dostlarımız bizim en büyük kazancımızdır. Bitmeyen sohbetler, eskiler, yeniler ve defalarca aynı zevkle konuşulan konular. Üzülmemizi ve mutsuz olmamızı istemezdi. Biz de onun istediği gibi çok üzülmeden geleneklerimizi sürdüreceğiz.
Beraber yaptığımız gezmelerimizi düşününce "İyi ki yapmışız." diyorum. Her zaman, “Zamanın ve paran varsa yapabileceğin her şeyi yapacaksın, bir daha o şansı bulabilir misin belli olmaz.” derdi. Çok haklısın babacığım, yapabileceğin zaman yapacaksın.

Sert mizaçlı bir insandı ama bütün o sert yapısının altında da merhametli, yumuşak ve çok bonkör bir yapısı vardı. Çocukların okumasını çok sevdiği için, maddi ve manevi olarak elinden gelen her şeyi yapmaya çalışırdı.

Yalnız kalmayı hiç sevmezdi. Benim gibi o da yalnız yemek yemeyi hiç sevmezdi. Son anına kadar da her zaman etrafı çok kalabalıktı. Tabii Ayşın’ın ve İbrahim’in elleri her an üzerindeydi ama son ana kadar Aydın Paşa’ya kendi babaları gibi bakan, Aynur Hanım ve ailesine, Sevgili Battal’a ve Şehzade'ye ailecek çok teşekkür ediyoruz. Kucaklarınızda taşıdınız, kaşık kaşık yedirdiniz, hakkınızı helal edin.

Aydın Paşa, sadece biz üç kardeşin değil; Aylin’den Nurgül’e, Zeynep’ten Ebru’ya kadar da çok geniş bir yelpazenin manevi babasıydı.
Her zaman masanın başında da, kalbimizin en derin yerinde de yerin saklı kalacak. Soğuk havayı da sevmezdin ama mekânın cennet olsun sevgili babacığım.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

21 Ocak 2017 Cumartesi

Ya Evde Yoksa

Günaydın Dostlar,

Kavganı edersin, laflarını söylersin, havanı atarsın, ağır takılıp arayıp sormazsın ama akşam olup da bulutlar yavaş yavaş ufukta kaybolmaya başladığı zaman “Ya evde yoksa” endişesi çökmeye başlar.
Gündüzler sorun değildir. Gün boyunca işinle gücünle, çarşıyla pazarla ilgilenirken zaman sorunsuz geçer. “Ya evde yoksa endişe virüsü” gece olunca ortaya çıkar. Gün boyunca, karşı tarafın ne yaptığı aklının ucundan bile geçmez ama gece olunca da aklında bu konudan başka bir şey olmaz.


“Ya evde yoksa” virüsü gelir ve aklındaki diğer düşüncelerin hepsini yer bitirir. Bir anda onun bu akşam nerede olduğunu düşünmekten başka bir şey yapamazsın. Karizmayı çizdirmemek için arayamazsın da yüzlerce senaryo yazar durursun. O pijamalarını giymiş, yatağına yatmış şiddetli bir grip olmuşken sen de onun şehrin en popüler barında bir sürü karşı cinsle eğlendiğini düşünürsün.

Kafana, beynine, midene boş kalmış her bölgene “Ya evde yoksa” virüsü girdiği için hiçbir zaman onu evinde hayal edemezsin. Senle küstü ya muhakkak hemen azmaya gitmiştir. Belki de gitmemiştir, belki de onun da aklı sendedir. O da seni aramak istiyordur ama arayamaz. Gururu müsaade etmez.

İçin içine sığmaz, odalar dar gelmeye başlar. Evde mi otursam, dışarı mı çıksam, dolaptaki bütün Karam’ları mı yesem acaba? Tabii seçeneklerden bir tanesi de gidip evine bakmaktır ama bir de ışığı yanmıyorsa bittiğin andır.

Böyle bir durumda sana yardım edebilecek tek bir şey vardır. Sosyal platformlar. Onlar da yardım etmez. Bir resim, bir yer bildirimi, bir etiket beklersin ama inatçı platformlar hiç yardımcı olmaz. Adım atsa ortalıkta paylaşan insan, bir anda hiçbir şey paylaşmaz olur. Doğal olarak karşı taraf da geri zekâlı değil. En az senin onu deli etmek istediğin kadar, o da seni deli etmek istiyor. Sen nasıl ne yaptığına dair ona bir ipucu vermezsen o da sana vermez. Bırakın ipin ucunu milimini vermez.

Düşündükçe de kendini salak gibi hissedersin. “O dışarlarda eğlenirken ben niye evde oturuyorum?” düşüncesi gelir bu sefer de. Daha “Ya evde yoksa” durumunu atlatamamışken bir de onun üstüne “Ben niye evdeyim?” virüsü gelir.
Bu iki virüs birden midenden kemirmeye başladı mı kısa sürede acil servislik olursun. Bu durumu tedavi edecek bir ilaç henüz bulunamadı. Çaresi nedir? Kafayı takmamak. Haklısınız, söylemesi kolay ama yaşaması çok zor bir durum. Sen kahroluyorken onun da seni düşünüp düşünmediğini bilmemek aç bir kurt gibi yer içini. Ne kalp bırakır ne de mide.

Bu duruma düştüğün zaman da hiçbir şeyden mutlu olamazsın. Kafanda iki ayrı kurt varken Tarkan’ın Kurt’una odaklanmak çok kolay bir iş değildir. Son çare giyinip, süslenip dışarı çıkmaktır. Hem dışarı çıktığın zaman onu görme ihtimalin de vardır. Doğal olarak onu görme ihtimalin yüksek olan mekânlardan birine gidersin ama büyük bir ihtimalle orada yoktur.

Orada yok, evde mi acaba? Nerede acaba? Nerede olduğunu bilemem ama kalbinde olduğu kesin. Zaten sorun da burada başlıyor. Kalbinde olmasa nerede olursa olsun. Keşke silgiyi eline alıp kalbinden silebilsen ama silemezsin. Kalbin yapısı kâğıda benzemez. Özel bir yapısı vardır. Kalp kat kattır ve en derindeki seviyeye yazdığın ismi kolay kolay silemezsin. Bekleyeceksin, zamanla mürekkebi kuruyunca zaten kendiliğinden silinip gider.

Allah kimseyi “Ya evde yoksa” virüsü ile baş başa bırakmasın. O da beni düşünüyor mu acaba diye tahminler yürütmek zor bir iştir. Kesin düşünüyordur, diye kendini rahatlatmak istersin ama ya evde yoksa?
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

23 Aralık 2016 Cuma

İlk Önce Ben İneceğim...

Günaydın dostlar…

İlk defa Pendik – Ankara Yüksek Hızlı Treni’ne bindiğimde, 15 dakika sonra tren Gebze’ye vardığı zaman, neredeyse vagonun yarısının inmek için hazırlanmasıyla büyük bir şaşkınlık yaşamıştım. “Ulan adamlara bak, 1 istasyon için yüksek hızlı trene binmişler” diye kendi kendime söylenmiştim.
Gelin görün ki olay farklıymış. Amcalar, teyzeler sigara içmek için aşağıya iniyorlarmış. Meğerse 15 dakika içinde sigarasızlıktan ölmüşler. 3 dakika içinde içecekleri 3 nefes sigara yanlarına kar kalacakmış. İşin ilginç yanı, sigaracı arkadaşlar tren her durduğunda aynı senaryoyu bir kere daha tekrarlıyorlar.


Hayatı boyunca hemen hemen hiç sigara içmemiş bir insan olarak benim bu durumu anlamam çok kolay olmasa da, sigara konusunun büyük bağımlılık yaratan, değişik bir tiryakilik olduğunun da bilincindeyim. Sigara içmesem de yakın dostlarım sayesinde bu konuda epeyce bir uzman oldum. Yanımdaki bütün insanlar maşallah iyi sigara içicisi. Günde 3 pakete yakın içen dostlarım bile var. Tek bir güne 3 paket sigarayı nasıl sığdırabiliyorlar bilmiyorum ama bu konu da gerçekten de çok başarılar.

Bu konunun uzmanı olan arkadaşlar bizi aydınlatsınlar. Buz gibi bir havada trenden inerek, sigaradan iki nefes çekmeye çalışmak bu işin gerçeği midir? Trende giden bir insan 15 dakikayı zar zor mu geçiriyordur?

Tren istasyona geldiğinde, kapılar açılıyor ve büyük bir güruh aceleyle aşağıya iniyor. Bu grubun zamanı kıymetli olduğu için, hepsi paltolarını giyip kapının önünde hazır bekliyorlar. Sigara yolcuları yüzünden, gerçekten o istasyonda inmek durumunda olanlar ikinci planda kalıyorlar. Doğal olarak, binerken de ilk önce sigaracıların inmesini bekliyorsunuz. Onların acelesi var, sizin binmenizi beklerlerse sigara içecek vakit kalmaz.

2-3 kişiden söz etmiyoruz, tren her durduğunda vagonun neredeyse yarısı boşalıyor. Bütün bu sigara iniş binişleri, trenin her istasyonda averajda 1-2 dakika geç kalmasına neden oluyor. Bu gecikmeleri genelde yolda kapatıyor ama bazen kapatamadığı zamanlar da oluyor.

Dünyanın ilerlemiş memleketlerinde herkes sigaradan uzaklaşırken, bizim halen (15 dakika daha dayanamayacak bir halde) çok yoğun bir şekilde sigara içiyor olmamızı büyük bir talihsizlik olarak görüyorum. İnsanların kalplerinin sıkıntı ve üzüntü dolu olması da, bu yüksek kullanım oranının nedenlerinden biri olabilir. Sebebi ne olursa olsun; ister sıkıntıdan, ister mutluluktan sigara içmeyi çok sevdiğimiz de bu işin bir başka gerçeği.
Trendeki sigara acelesi, bana Burdur 58. Topçu Tugayı’ndaki günlerimi hatırlattı. Sabahları kahvaltıda iyi bir şeyler olmadığı zamanlarda, tugay içindeki büfeden bir şeyler almaya çalışırdık ama çoğunlukla sıra bize gelmeden içtima vakti gelirdi. Bir paket Burçak alamadan sıradan ayrılmak zorunda kalırdık.
Bu esnada da sürekli sıranın arkasından taciz olurdu. “Arkadaşlar yiyecek almak isteyenler lütfen sıradan çıksın, biz burada sigara almak derdindeyiz” tipi bağırmalar hiç bitmezdi. İnsanlar sigara işine o kadar odaklanmışlar ki, “Gerekirse sen aç kal, yeter ki ben sigara alabileyim” demek istiyor. Sigara içebilmek askerlikte büyük keyifti. Bazen, “İsteyen sigara içebilir” denildiğinde, millet bayram ederdi.

Amerika’da sigarayı artık gizli kapaklı dolapların içinden satıyorlar. Sağa sola gittiğiniz zaman çok fazla sigara içen de görmüyorsunuz. Gelişmiş ülkelerde satışları azalıyor ama Orta Doğu, Asya ve Afrika gibi yerlerde satışlar tavan yapıyor.

Keşke bizim topraklarımızda da insanlar daha bilinçli olsa da sigaradan vazgeçebilse. Hem sağlık açısından, hem de finansal olarak birçok artı getirisi olacağına eminim. Umarım bir gün herkes sigara bağımlılığını kontrol altına alabilir.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

17 Aralık 2016 Cumartesi

Soğuk Geceler

Günaydın Dostlar,

Bu haftaki gibi soğuk gecelerde sıcak bir ortamda olduğum için Allah’a şükrediyorum ama bir yandan da aklım soğukta çalışmak veya daha da zoru soğukta yaşamak zorunda olanlarda kalıyor.
Dün gece salonda oturmuş boş boş televizyona bakarken (izliyordum demiyorum zira bakıyordum) sokaktan geçmekte olan bozacının sesi beni bir kere daha çocukluğuma götürdü. Zaten bozacılar, küçüklüğümden beri hep aklımdadır; bir de üzerine geçen sene Orhan Pamuk’un romanını okuduktan sonra hiç aklımdan çıkmaz oldular.


Allah kimseyi soğuklukla veya açlıkla terbiye etmesin. Soğukta yaşamak kolay bir iş değil. Ayrıca bu durum sadece insanlar için geçerli değil. Bu gibi akşamlarda sokak hayvanlarının da çok üşüdüğünü düşünüyorum. Yüzlerine baktığınız zaman da üşüdüklerini hissediyorsunuz. Belli bir dereceye kadar bizden daha dayanıklı oldukları kesin ama onlar da üşüyor. Hem de çok üşüyorlar.

Tüyleri sırılsıklam olmuş bir köpeğin rüzgâr altında, -5 derecede üşümediğini düşünmek bana hiç inandırıcı gelmiyor.

Dediğim gibi sokaktaki bütün canlılara sempatim var ama aklım bozacılarda. Koskocaman bir güğümle buz gibi havada saatlerce yürümek her babayiğidin becerebileceği bir iş değil. Zaman zaman da "Bozacı amcalar için başarılı bir akşamın tanımı nedir acaba?" diye düşünürüm. Bu kadar eziyetin karşılığında bir gecede kaç para kazanıyorlardır acaba?
Herkesi düşünüyorum ve “Allah yardımcıları olsun.” diyorum ama bozacılar ve sokak hayvanları benim listemde ilk sıradalar. Nedenini ben de bilmiyorum. Muhtemelen Ankara'da büyürken Bahçelievler’in buz gibi kış akşamlarında boza satan amcalardan etkilenmişimdir. Evcil hayvanlar konusu da annemin kedilere olan merakından kaynaklanıyor diye düşünüyorum.
Evlerini, yurtlarını terketmek zorunda kalanlar da her zaman aklımın bir köşesinde. Natamam inşaatlarda veya naylon branda duvarlı odalarda soğuğa karşı direnmek acı bir iş. Allah yardımcıları olsun.

Her zaman “Rutin hayatımız için Allah’a şükretmeliyiz.” derim. O sıkıcı bulduğumuz, işten eve evden işe gidip geldiğimiz hayat bizlere Allah’ın bir lütfudur. Bu lütfu iyi anlayıp soğukta kalan canlılara her kim olursa olsun (elimizden geldiği kadar) yardım etmeliyiz. Bir insanı, bir köpeği, bir kediyi bile soğuktan kurtarabiliyorsak insanlık adına büyük bir hamle yapmış oluruz.

Geçen akşam tren istasyonuna geldiğimde oradaki taksileri organize etmeye çalışan şahsın karla kaplanmış hali de içimi burkmuştu. Üzeri gayet az giyimli olan bu amca, tipi şeklinde yağan kar altında minicik bir karton bardaktan içtiği çayla ısınmaya çalışıyordu.
Bilmiyorum sizlere de aynı durum oluyor mu ama ben bu tip durumlar gördüğüm zaman hepsine birden yardım etmek istiyorum. Yağan karın altında beklerken keşke imkânım olsa da herkese yardım edebilsem diye düşünüp duruyorum.
Sevgili dostlar, hayat zor. Bazılarımız için de çok daha zor. Birçok insanın aklına bile getirmediği problemleri her gün yaşayan insanlar var. Her gün “Acaba bu akşam nerede sıcak bir ortam bulacağım da donmadan uyuyabileceğim?” diye düşünmenin nasıl bir duygu olduğunu Allah hiçbirimize göstermesin.

Sobaya iki kürek fazla kömür atabilenler, “Ahmet Efendi kaloriferin ısısını biraz artır.” diyebilenler, “Acaba bu gece kombinin sıcaklığını bir derece daha arttırsak mı?” gibi çok zor bir karar vermek zorunda olanlar veya elektrikli ısıtıcılarla uyuyanlar; bunları ancak kıvrıldıkları merdiven altında rüyalarında görerek ısınanları hiç unutmasınlar.  

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

5 Aralık 2016 Pazartesi

Amerikalının Sıkıntısı...

Günaydın dostlar…

Güzel ülkem derin bir uykuya daldıktan sonra otelin lobisine iniyorum. Lobinin sakin kafe ortamında, iki teyze ve bir amca oturmuş bağıra bağıra dertlerini ortaya döküyorlar. Yaşları muhtemelen benim yaşıma yakın olan bu insanların sıkıntıları çok büyük. Milletin ne konuştuğunu hiç dinlemem, hiç de merak etmem ama samimi bir ortamda, konuşmalar da yüksek sesle olunca ister istemez her söyleneni duyuyorsunuz. Önce sarışın teyze alıyor sazı eline.
 
Teyzemin derdi otoban bağlantı yolları ile alakalı. Birçok ülkede olduğu gibi Amerika’da da büyük otobanların, yoğun trafik olan bağlantı noktalarında otobana giriş ışığı var. Trafiğin yoğunluğu otomatik olarak ölçülüyor ve akışın hızına göre otobana girecek olanlara yol veriliyor.
Işık belirli aralıklarla yeşil yanıyor ve her yeşilde bir araç otobana dâhil oluyor. Bizde olsa kaç araç girebileceğini düşünebiliyor musunuz? Yoğunluk azaldıkça da yeşil ışık daha sık ve daha uzun yanmaya başlıyor. Doğal olarak bunun nedeni de, anayolu sürekli akar bir halde tutup, içinden çıkılmaz bir düğüm haline getirmemek.

Bizim teyzenin sıkıntısı da bu noktada başlıyor. Buraların göbeğinden geçen 495 numaralı otobanda, yeşil ışık yanma sürelerinin trafik yoğunluğu ile çok da uyumlu olmadığını düşünüyor. Kadının sıkıntısına bakın; oturmuş bunları düşünmüş. Allah başka dert vermesin. Masalarına gidip, “Bizde de her gün trafik kazalarında 20 kişi ölüyor” demek istiyorum.

Teyzem, iki bira içim süresi kadar bir zamanda bu konu ile ilgili bütün sorunlarını dile getirdikten sonra, söze öbür teyze giriyor. Onun derdi de itfaiye araçları. Amerika’da her şeye itfaiyeciler koşuyor. Günde 20 defa siren sesleri duyuyorsunuz. Bizden farklı olarak, buradaki itfaiyeciler can kurtarma işi de yapıyorlar. Biz de o işleri ambulans ile gelen sağlık personeli yapıyor.

İyi güzel de sıkıntı nerede? Durun bir dakika, hemen anlatacağım. Bu itfaiye araçları bütün ışıklarını ve sirenlerini açıp yollarda giderlerken, teyzemi ürkütüyorlarmış. Aynadan kocaman bir aracın bu şekilde üstüne geldiğini görünce, teyzem ne tarafa kaçacağını şaşırıp, bulunduğu şeridin ortasında duruyormuş. Aslında belki de en iyisini yapıyor.

Amerikalıların bir iyi tarafı vardır. Gidip de problemlerini başkalarının kucağına atmazlar. Muhakkak problemleri ile ilgili olarak bir de öneri getirirler. Teyzemin önerisi de, itfaiye araçlarının sadece yan taraflardaki ve arkadaki ışıklarını açarak hareket etmeleri yönünde. Allah başka dert vermesin. Masalarına gidip, “Bizde de geçen gün köprünün yüksekliğini hesap edemeyen itfaiye aracının merdiveni, köprüyü yıktı” demek istiyorum.
Biralar bitiyor, Amerikalının derdi bitmiyor. Kadınların 4 saatlik seansından sonra sıra zavallı amcama geliyor. Amcamın derdi saat 17.00 – 19.00 arası 5 Dolara satılan biraların neden daha sonraki saatlerde fiyatının arttığı konusu.

“Bence hiçbir mantığı yok” diye söze başlıyor sevgili amcam. Bira aynı bira, mekân aynı mekân; ne değişiyor da bira fiyatı artıyor? “Saat 19.00’dan sonra biraya zam mı geliyor, vergisi mi artıyor, ne oluyor?” diye soruyor bizim amca. Sorularına cevap bulabilir mi bilmiyorum ama beni çok güldürdüğü kesin.

Her şeyi bilen teyzeler, “Belli saatlerde müşteriyi buraya çekmek için fiyatları ucuzlatıyorlar” diyerek izah etmeye çalışıyorlar ama bizim amca oralı bile olmuyor. “Ucuzlattıkları saatlerde zararına mı satıyorlar?” diye sorunca beni bitirdi. Allah başka dert vermesin. Masalarına gidip, “Bizde de zaten üzerinde 70 çeşit vergi olan biranın vergi oranları arttırıldı” demek istiyorum.

Gördüğünüz gibi dostlar, Amerika’nın (ve Amerikalının) her şeyi farklı olduğu gibi, sıkıntıları da farklı. Görülüyor ki, sıkıntılar büyük olmayınca, küçükler hemen onların yerini dolduruveriyor. Allah, bize de itfaiye araçlarının hangi ışıklarını yakacakları konusundan başka hiçbir derdimizin kalmadığı günler göstersin.
Hepimizin sıkıntısız günler görmesi dileği ile ilk defa Türkiye dışında bir yerlerde yazdığım sabah yazımı noktalıyorum.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…