Arkadaşlıklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Arkadaşlıklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ağustos 2023 Pazar

Marmara Adası

Günaydın Dostlar,

Ülkemizin en büyük ikinci adası olan Marmara Adası’nı bugüne kadar hiç ziyaret edememiştik. Siz merak etmeden ben hemen söyleyeyim, en büyüğü Gökçeada, üçüncü sırada da Bozcaada var.

Artık kocaman bir abla olan minik kuşumun nikahı, Marmara Adası ziyareti için güzel bir vesile oldu. Şifalısu bölgesinde nikahımızı kıyan Marmara Adalar Belediye Başkanı Sayın Süleyman Aksoy’a tekrar çok teşekkür ediyor, gençlere de sağlıklı ve mutlu günler diliyoruz. Tebrik etmek için arayan, soran, yazan bütün dostlarımızdan Allah razı olsun, iyi ki varsınız.



Adada çok güzel vakit geçirmemizi sağlayan ve ziyaretimizle ilgili her detayı düşünen sevgili Akyel ailesine ve her an yanımızda olan İsmail’in yakın arkadaşlarına da (Beşi Bir Yerde) ayrıca çok teşekkür ederiz. Çok düşünülmüş bir akış içinde çok güzel vakit geçirdik. Sahillerden tutun da adanın en yüksek noktalarına kadar gece gündüz her zaman soğuk biralarımız hazırdı. Biralar bir anda ortaya çıkıyordu.

Belli bir amaç için gittiğimiz için çok detaylı gezemesek de düğün konvoyunda bu eksikliğimizi giderdik. Hayatımda ilk defa düğün konvoyuna katıldım ve adanın bütün sokaklarından geçtik. Beni aracında misafir eden Onur Beye de ayrıca teşekkür ediyorum.

Erdek veya Tekirdağ üzerinden feribotla gitmek mümkün olsa da biz Bostancı’dan deniz otobüsü ile gitmeye karar verdik. Yakın gibi göründüğüne bakmayın, dört saatten fazla sürüyor. Bostancı’dan kalkan deniz otobüsü önce Yenikapı’ya sonra da Avcılar’a uğruyor. Zaten son durak da Avşa Adası. Marmara Adası’nda durup Avşa’ya devam ediyor. Yolcuların çok büyük bir kısmı Avşa yolcusu.

Adaya iner inmez sizi birçok çay bahçesi ve meşhur dondurmacı Serdar karşılıyor. Dondurması gerçekten de çok güzel, tam benim sevdiğim gibi. Dondurma yemeden dönmeyin.

Biz Mermer Beach Hotel’de kaldık. Bence adanın en iyi otellerinden birisi, belki de en iyisi. Kumsalın dibinde olması ve restorandan hemen denize inilebilmesi çok güzel olsa da bence en güzel yanı kendimizi bir arkadaşımızın evinde gibi hissediyor olmamızdı. Genç ve samimi bir ailenin işlettiği otel her isteğinize cevap veren güzel bir mekân. Otelin odalarının birçoğunda bizim ekip kalıyor olduğu için çok güzel vakit geçirdik. Denize bile girdim. Suyun serin olmasını beklesek de bu sene her şey gibi onun da çok sıcak olduğunu gördük.

Müjdat’cım, artık bir tek Bozcaada’da denize girmem kaldı. Bozcaada demişken oradaki “Sandal” restoranı gibi Marmara Adası’nda da Birol Restoran var. Oralara kadar gidip Birol’a gitmemek olmazdı. Adaya daha önce hiç gitmemiş olsak da Birol ismini duymuştuk. Ortam ve mezeler efsaneydi. Onlara da gösterdikleri yakınlık için çok teşekkür ederiz.

Birol çok meşhur olsa da İhtiyar Balıkçı, Erhan gibi deniz üstünde başka restoranlar da var. Hepsi aynı bölgede. Nitekim biz restorana yürüyerek gittik. Mesafeler çok uzak değil. Bu arada hemen şunu da belirteyim ada oldukça güvenli. Kimse çok fazla emniyet tedbiri almakla uğraşmıyor.

Nikah varsa bekarlığa veda da vardır. Veda partileri gecenin geç saatlerine kadar yakın ama ayrı mekânlarda devam etti. Sohbet, şamata ve şalgam çok iyi gitti. Deniz havasında şalgam bir başka içiliyor. İstanbul’da yaşıyor olsak da hiç deniz havası almamış gibiydik. Ben acaba ayda kaç kere deniz görüyorumdur?

Nikah günü otel müşterisinden on misli büyük bir grupla kız almaya gelen Akyel’lerin gelmesiyle başlayan serüven, helikopter pisti göbek atmalarıyla devam edip Beach Club’da yapılan aile yemeğiyle sona erdi. Samimi ortamda eğlence de çok güzel oldu. Ortalara çıkmayı çok sevmeyen Perin’in ablası için söylediği şarkı efsaneydi. Benim “Kedi” konuşmam da çok beğenildi. İnanılmaz güzel oynayan gençlerin arasında biz de kendi limitlerimizce bir şeyler yapmaya çalıştık. Her dansı hakkını vererek oynayan Aylin’in arkadaşını da ayrıca tebrik ediyorum. Geceye renk kattı.

İki gün çabucak geçti ve dönme vakti geldi. Deniz otobüsü marifetiyle kendimizi tekrar Bostancı’da bulduk. Marmara Adası sakin ve güzel bir yer. İzlenimlerime göre öyle de kalsın istiyorlar. İki üç gün doğal bir ortamda kafa dinlemek istiyorsanız Marmara Adası’nı çok tavsiye ederim.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

5 Temmuz 2021 Pazartesi

Gülgün Erbilek

Günaydın Dostlar,

Sessiz sakin bir günde evde tek başıma oturuyordum. Bir anda telefon çaldı. Arayan Gülgün’dü. Telefona cevap verdiğimde çok ağlıyordu. Ağlamaktan konuşamadı ve zar zor “Ben seni biraz sonra arasam olur mu?” dedi.

Tekrar aramasını beklerken dakikalar geçmek bilmedi. “Gülgün’ü bu kadar ağlatacak ne oldu acaba?” diye düşünüp durdum. Yirmi dakika kadar sonra kendini biraz toparlayıp tekrar aradığında, ilk cümlesi “Herkesin arkasından yazdın, benim arkamdan da yazmanı istiyorum.” oldu.



“Allah aşkına ne diyorsun Gülgün?” diye sordum. Sürekli ağlayarak aldığı hastalık haberini anlattı. Onun kadar bana da şok olmuştu. Ne diyeceğimi bilemesem de duruşumu hiç bozmadım. “Bunun için mi ağlıyorsun, sen Gülgün’sün, sen savaşçısın; şimdi küçücük bir hastalık mı yenecek seni?” dediğimde, “İkimiz de salak değiliz, bu hastalığın “küçücük” olmadığını sen de biliyorsun, ben de biliyorum.” dedi.

Doğru, Gülgün cin gibiydi. Moral verici laflarla onu oyalamak hiç de kolay bir iş değildi. “Sana vasiyetimdir, haberi aldığın anda yazımı yazacak mısın?” diye sorduğunda, “Hayır, söz filan vermiyorum; ayrıca ben senin yazını zaten yazdım.” dedim.

Sevgili Burhan vefat ettikten birkaç gün sonra Gülgün’ün doğum günü vardı ve ben o günlerde “Gülgün” diye bir yazı yazmıştım. Hatta daha sonraki günlerde zor tedavi süreçlerinde “Savaşçı” diye bir yazı daha yazdım.

Sevgili Gülgün, sıkıntılarını, dertlerini çok fazla paylaşmayı sevmezdi. Her zaman güçlü ve bakımlı olmayı sevdiği için birçok arkadaşımız, dostumuz hasta olduğunu bile bilmiyordu. Yıllardır verdiği mücadeleyi, sabahlara kadar çektiği şiddetli ağrıları bir tek kendine saklıyordu. Her gün birkaç kere yazışsak da bana da çok azını anlatıyordu. Sık sık nefes sorunu yaşadığı için genelde hep yazışıyorduk.

Yay burcunun bütün özelliklerini taşıyan Sevgili Gülgün gittiği yere hareket getirirdi. Çok iyi bir Yay burcuydu. Uyuşukluğa, tembelliğe, işleri savsaklamaya hiç tahammülü yoktu. Bir şey yapılacaksa hemen yapılsın bitsin isterdi. Ne trafik onu korkuturdu ne de yapılacak işlerin zorluğu. Hiç üşenmeden her yere giderdi.

İki Yay burcu olarak çok didişirdik ama çok da gülerdik. Güzel zamanlarımız o kadar çok ki anlatmakla bilmez. Atlanta toplantıları sonrası yediğimiz yemekler, içtiğimiz şaraplar, yaptığımız dedikodular hepsi teker teker gözümün önünden geçiyor. İyi ki de hepsini yapmışız. Kolay değil, 25 yıllık bir dostluktan söz ediyoruz.

Hayatımda hiç Paris’e gitmemiştim. İş için gittiğimizde toplantı sonralarında iki yarım günde bana bütün şehri gezdirmişti. Gülgün şehri çok iyi bildiği için beni görülmesi gereken her yere götürmüştü. Eyfel Kulesi’nin ikinci kısmına çıkmak için çok kuyruk olduğunu görünce ben vazgeçmiştim. “Başka bir zaman da o kısmını görürüm.” dememe kalmadan Gülgün kuyruğa girmişti bile. İyi ki de girmiş. Kısıtlı zamanda onun sayesinde en tepeye kadar çıkabilmiştik.

Geçen sene; gittiğimiz, gördüğümüz yerlerden konuşurken benim hiç Amsterdam’a gitmediğimi öğrenmişti. Birçok yere gittim ama hiç Amsterdam’a yolum düşmemişti. “Ben Amsterdam’ı çok iyi bilirim, benim iyileşmemi bekle, ben oradayken gel, seni orada ben gezdireceğim." demişti. Sözünü tutmak için çok uğraştı, çok savaştı, çok acılar çekti ama maalesef başaramadı. Çok erkenden bizi derin üzüntüler içinde bırakarak gitti. Bilmiyorum ne olur ama ben artık hiç Amsterdam’a gitmesem de olur. Bu satırları gözyaşı akıtmadan yazabilmek o kadar zor ki…

Allah’ın takdiri olduğunu hepimiz biliyoruz. Bir gün hepimiz gideceğiz ama yine de içimizdeki “çok erken oldu” duygusunu bastıramıyoruz. Dün akşam sevgili Maya, “Ne diyeyim, kader utansın.” dediğinde “Gülgün savaşçıdır, buradan da çıkacağına çok inanıyorum.” demiştim. Maya’ya mı moral veriyordum yoksa kendime mi hiç bilmiyorum.

Sevgili Maya, Gülgün’ün bütün özelliklerini taşıyan çok becerikli ve akıllı bir kız. Kendi ayakları üzerinde durabilen ve her şeyini halledebilen özellikleri olduğunu çok iyi biliyorum. Maya’cım bu sözüm de sana: Her an yanında olabilecek akrabaların olduğunu biliyorum. Her istediğinde veya ihtiyacın olduğu anda benim de bir milim arkanda olduğumu hiç unutma. Göz ucunla arkaya doğru baktığında ben her zaman orada olacağım.

Çok üzgünüm dostlar. 25 yıllık arkadaşımın, dostumun son arzusunu yerine getirmeye çalıştım. Bir yazı yazmadım; kafamdaki, kalbimdeki dostumu paylaştım sizlerle. Seni hiçbir zaman unutamayız, mekânın cennet olsun Sevgili Gülgün.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

21 Nisan 2021 Çarşamba

Emin Halilbeyoğlu

Günaydın Dostlar,

Yarım asırdan daha uzun bir süredir devam eden dostluklar bunlar. Yollar ayrıldı, şehirler ayrıldı, araya mesafeler girdi ama kalplerdeki dostluklar hiç bitmedi. Çocukluğumuzun beraberlikleri değişen zamana direndi. Sık sık bir arada olamasak da irtibatımız hiç kopmadı.

Çok sevdiğimiz amcalar, teyzeler, dostlar, arkadaşlar hep bizimle. Sevgiler kalpten olunca ayrılıklar mücadele edemiyor, başa çıkamıyor. Kimileri şehir değiştirdi, kimilerini de ebediyete uğurladık. Dostluklar hiç bitmese de amcaların hepsini son yolculuklarına uğurladık. Rahmetli babam da dâhil olmak üzere o günlerdeki amcalardan hiçbiri bizimle değil artık.


Emin amca, bugünlere kalan son amcaydı. Onun hayatta olması bize bütün amcalarla olan son bağlantımız gibi geliyordu. Babamlardan birazcık küçüktü ve de çok iyi görünüyordu ama herkesi perişan eden zalim salgın, onu da aldı götürdü bizden.

Her kaybettiğimizin arkasından “Çok iyi bir insandı.” diye yazıyoruz ama Emin amca geçekten çok iyi bir insandı. Sessiz, sakin, efendi yapısını bozduğunu hiç görmedim. Üstelik birkaç kere bir arada olmaktan söz etmiyorum, elli yıldan fazla bir süre hayatımızda olan çok değerli bir insandan söz ediyorum. Yüzlerce ortak tanıdığımız vardır, hiçbir ortamda onun hakkında en ufak sevimsiz bir şey söylendiğine şahit olmadım.

Çoğumuzda çok da gelişmemiş olan ‘empati kurma’ parametresi, Emin amcanın en gelişmiş özelliklerinden biriydi. Bir şey söyleyeceği zaman iki düşünür bir konuşurdu. Her aklına geleni pat diye söyleyenlerden değildi, her zaman karşısındakinin hislerine önem verirdi.

Babam (keyfi yerimde olduğunda) konuşmayı çok severdi. Emin amca da saatlerce sabırla onu dinlerdi. Çok kültürlü, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin bir numara olduğu dönemlerde o okuldan makine mühendisi olmuş bir insandan söz ediyoruz. Fabrika ayarlarında en ufak bir kötülük veya nezaketsizlik olmadığı için hiç kimseyi kırdığına şahit olmadım.

Bütün amcaların kalbimizdeki yeri başka olsa da, benim için Emin amca çok farklıydı. Adaşımdı. Küçüklüğümde ne zaman görse “Ne haber adaş?” derdi. Hani bazı insanların yüzüne baktığınızda gözlerindeki iyi niyeti görürsünüz ya, işte Emin amcanın duruşu da tam öyleydi. Gözlerindeki ışık adeta “Benim içimde kimseye karşı en ufak bir kötülük yok” diyordu.

Oğulları sevgili Halil’in düğünü olduğu gün, ben Trakya’da seyahatteydim. Ne yapıp edip Avrupa Yakası’ndaki düğüne katılmıştım. Hatta kıyafetlerimi bile tuvalette değiştiğimi hatırlıyorum. İyi ki de o akşam o düğüne gidebilmişim. En son Emin amcayı da orada gördüm.

Mutluydu. Kolay değil, oğlu evleniyordu. Kısa sohbetimizde bana “Vallahi Emin’cim pek kitap da okuyamıyorum, zira okuduğum aklımda kalmıyor” demişti. Ben de, “Emin amca sen yine iyisin, ben sabah okuduğumu hatırlamıyorum” demiştim. Gülüşmüştük. Diğer misafirlerin arasında bu kadarcık sohbet edebilmiştik. Onu en son çok mutlu bir halde görmüş olmam da güzel bir ayrıcalıktı.

Dün bizim için sıkıntılı bir gündü sevgili Engin Baba’nın eşi Naime teyzeyi de kaybettik. Hastalık onu da aldı götürdü aramızdan. Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun. Başta sevgili kardeşim Tolga olmak üzere herkesin başı sağ olsun.

Yarım asırlık bir dostluk. Yedik, içtik, güldük, eğlendik, zaman zaman da üzüldük ve Emin amca için yolun sonuna geldik. Allah’ın takdiri bu kadarmış. Tren istasyona girerken, bize kalan da yol boyunca biriktirdiğimiz anılarımız.

Sevgili Emin amca, sakin ve iyi niyetli tavırlarını, güzel bakan gözlerini, samimi davranışlarını hiç unutmayacağız. Kalbimizde her zaman çok ayrı bir yerin olacak mekânın cennet olsun. Işıklar içinde uyu. Hepimizin başı sağ olsun..

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

12 Mayıs 2016 Perşembe

Kıskanırım Seni Ben...

Günaydın dostlar…

Bilgisayarların yapısı ve çalışma şekilleri bizim ahlakımızı bozdu diye düşünüyorum. Bilgisayarların üzerinde yapılan bir işlemin, sonradan gidip geri alınabilme özelliğini, hayatımızın diğer parametrelerine de aktarmaya çalışmaya başladık.
Dün televizyonda izlediğim “hayatı sıfırlama” talebi, benim çok ilgimi çekti. İnsan hayatının fabrika ayarlarına dönebilmesinin, akıllı telefonlar kadar kolay olmayacağını anlıyor olabilmemiz gerekiyor diye düşünüyordum.


Günümüzde, hemen hemen her programın bir “geri al” butonu var ama ne yazık ki hayatımızda böyle bir seçenek yok. Artı eksi yaşanan her şey, bütün yol boyunca sepetimizde bizle beraber geliyorlar. Herkes kendi sepetinin ağırlığını ömrünün son gününe kadar taşıyor.

Geri al butonunu, ben özür dilemek olarak algılıyorum. Yapıyorsun bir hata, sonra hemen “Özür dilerim” diyerek, hatandan dönüyorsun. Bilgisayarların en iyi tarafı da kindar olmamaları, diye düşünüyorum. Ne hata yaparsanız yapın, özür dilediğiniz zaman hemen unutuveriyor. Bir daha da hiçbir zaman gündeme getirmiyor.

Bilgisayarlarda, toptan sıfırlama şansınız da var. İşleri iyice çorba ettiğiniz zaman, baktınız ki olmuyor; bilgisayarın sabit diskini toptan sıfırlıyorsunuz. Sıfırlama işlemi artı eksi her şeyi götürüyor ve bembeyaz bir sayfa açıyor.

Bu sabah bu konuya girmemize neden olan genç kız, “Senin geçmişte hiç kız arkadaşın oldu mu?” diye, genç adama bir soru sordu. Tecrübesiz çocuk, “Evet oldu” diyerek, ikinci sorunun gol pasını hazırladı. “Senin için önemli miydi?” şeklinde gelen penaltı vuruşu da, çocuğu bitirdi.

Haklısınız, kız arkadaşı olduğuna göre, tabi ki onun için önemliydi ama bunu bir kadına söylediğin an, senin hayatının kırılma noktalarından biri olur. Hiçbir kadın, 1300 sene önce başka bir kadının da senin için önemli olmuş olması bilgisini kaldıramaz. Böyle bir cevapla, gelecek 100 sene boyunca, en beklemediğin anlarda gündeme getirilmek üzere, şahane bir konu yaratmış olursun. Yoğun bir günden sonra, tam yastığınla bütünleşeceğin sırada, “Sen zaten 1300 yıl önce de Ayşe’yi de sevmiştin” şeklinde veya başka huzurunuzu bozacak şekillerde gündeme gelebilir.
Bütün erkekleri, bu tip toplara girmemeleri konusunda bir kere daha uyarıyorum. Sonra gelip bana ağlamayın. Bu tip sorulardan en zararsız şekilde sıyrılmaya çalışmak, gelecek günlerdeki huzurunuzun da teminatı olacaktır. Dişi kediye bile, başka bir dişi kediye değer verdiğinizi söylemeyin.

Aylin’in liseye gittiği dönemlerde, rehber öğretmen ısrar kıyamet beni okula çağırmıştı. Konuşma esnasında, ben de, “Kızlar, bir arkadaşlarının başka bir arkadaşlarıyla daha samimi olmalarını kaldıramıyor” gibi bir şey söylemiştim. Kadının bana cevabı da, “Doğrudur, ben de öyleyim” olmuştu.

Öyle diyoruz ama bu çocukcağız golü yedi bir kere. İşin daha da enteresan yanı, kızın sürekli olarak “Ben bunu kaldıramam” demesiydi. Bir şekilde git ve bu yaşadıklarını geri al, bir daha da (geçmişte bile olsa) herhangi bir kadının senin için önemli olduğunu duymayayım demek istiyor.

Ayrıca şunu da çok iyi biliyoruz ki, bilgisayarın mimari yapısı ile kadınlarınki çok farklı. Bilgisayarda sıfırlarsın gider ama kadınlarda sıfırlasan da gitmez. Her münakaşa ortamında, “Sıfırlamadan önce geçmişte sen o kıza değer vermiştin” şeklide gündeme gelir.
Hayat, uzun bir yolculuktur. Yaşanan her tecrübe de bu uzun filmin kareleridir. İçinde mutlulukları da barındırır, hüzünleri de, sevgileri de barındırır, nefretleri de. Kanunlarımıza uyduğu sürece, yaşadığınız hiçbir şeyden pişman olmayın ve geçmişinizi yok sayma çabaları içine de girmeyin.

Siz bilgisayar değilsiniz, fabrika ayarlarına dönemezsiniz. İçinizdeki işletim sistemini beğenmeyen, gitsin kendininkini yazsın…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

22 Şubat 2016 Pazartesi

Kalbim Ege'de Kaldı...

Günaydın dostlar…

İzmir’in her zaman kalbimde ayrı bir yeri vardır ama bu şehirden mi kaynaklanıyor yoksa çok sevdiklerimden mi diye düşündüğümde, sevdiklerim çok ağır basıyor. Tartının diğer kefesi havada kalıyor.
Bu kadar çok sevdiklerim olmasına rağmen yıllardır İzmir’e gidemiyordum. Hani insanın üzerine “bir türlü kıçını kaldıramama” ruh hali çöker ya, bende de bu konuda o durumdan vardı. Sonra ne yaptım? Tipik bir yay davranışı olarak, bir anda karar verip, kalkıp İzmir’e gittim.


En son yazacağım cümleyi hemen en başta yazayım. Her zamanki gibi yine çok güzel vakit geçirdim. Etrafımızda bu kadar sıkıntı ve gözyaşı varken, herkesin kafasında bin bir türlü endişe varken; İzmir’e gidip de ortalarda Asena gibi oynamayı planlamıyordum ama yine de dostları görmek gerçekten çok iyi geldi. Hemen belirteyim; İzmir’de de durum çok farklı değil. Hiç kimsenin çok fazla keyfi yok, herkes endişe ve üzüntü ile yaşananları takip ediyor.

Balık rakı mı dediniz? Bu dediğiniz ortam çok fazla yaşandı. Şubat ortasında, 26 derece havada, denizin dibinde oturmuş kardeşimle sohbet ederken rakı içmeden olmazdı. Zaten biz içmesek, İzmirliler bu duruma çok kızarlardı. Denizin o kadar dibindeydik ki, neredeyse akşam yemeği turu teknesindekilerle kadeh tokuşturacaktık. İzmir’in bütün çöplerinin denizin üzerinde geçit töreni yapıyor olması bile keyfimizi kaçıramadı.

Denizin dibindeki masalara karşı eskiden beri bir zaafım vardır. Nedenini bilmiyorum, çocukluğuma inmek lazım. Bu durumu bilen sevgili kardeşim de neredeyse masayı denizin içinde ayırtmış. Tek kelimeyle ortam harikaydı. Sohbet ve dedikodu da güzeldi ama hiç heveslenmeyin onu burada paylaşmıyorum.

Tamam tamam, madem çok ısrar ediyorsunuz azıcık bir dedikodu vereyim. İnek büyütmek işinden vazgeçen sevgili kardeşim, solucan üreticiliğine soyunmuş. “O da ne demek?” diye bana sormayın zira ben de bilmiyorum. Çok merak edenler, kendisine yazabilirler.

İzmir günleri o kadar dolu geçti ki, kahvaltıda ayrı arkadaşlarımla buluştum, öğlen yemeğinde başka bir grupla, akşam yemeğinde de ayrı bir grupla. Buna rağmen İzmir’de yaşayan dostlarımın çok küçük bir bölümünü görebildim. Kimse sitem etmesin sizleri de en kısa zamanda görebilmeyi çok istiyorum.
Şimdi oradan bir tanesi çıkacak ve “bütün yemekleri yazmışsın ama öğleden sonra çay sohbetlerini eklememişsin” diyecek. Bu konuyu da böylece kapsama alanımıza aldıktan sonra sizlere daha ilginç bir konudan bahsedeyim. Arkadaşlarımdan bir tanesi, özçekim eğitimi almış ve telefonu eline aldığı gibi şahane resimler çekebiliyor. Anladığım kadarıyla, telefonu hangi açıdan nasıl tutacağını filan kursta öğretmişler. Garson da 150 tane resim çekti ama başarılı olamadı.

Tabi ki, İzmir’in en popüler pastanesinde en popüler masayı ayarlayan sevgili Oğuzhan’a da ayrıca çok teşekkür ediyorum. Söylediğine göre, o masayı ayarlamak için perşembe akşamından gidip, orada sabahlamış.
Kaldığım otelin Kordon’da ve Alsancak’ın azma mekânlarının dibinde olması büyük bir avantaj oldu. Hemen hemen her yere yürüyerek gittim. Kıbrıs Şehitleri Caddesi'nden sapılan bir sokakta bulunan ve içeri zar zor bin çeşit rica ile girilen bir mekânda içmediğim bira kalmadı. Adam dünyanın her yerinden bira getirmiş diye, ben de sanki onların hepsini içmek zorundaymışım gibi bir sorumluluk içine girdim. Sohbet çok güzel olunca, ortam güzel olunca biralar da su gibi gitti.
Biraları içtik ama içeri girip de doğru bir masaya oturana kadar anamız ağladı. Güzel bir masaya ancak 3 aşamada ulaşabiliyorsunuz. Öküz’ün kapanmış olması can sıkıcıydı ama ne yapalım artık; Allah başka dert vermesin.

Otelin civarında gitmediğim yer kalmadı. Her yere yürüyerek ulaşabilmek çok hoşuma gitti. Sadece dün gece Levent Marina tarafına giderken taksiye bindim. Onun dışında her yere yürüyerek ulaştım.

Sayılı gün çabuk geçti, İzmir’de güzel hatıraları ile geride kaldı. Bazı dostlarımı, sevdiklerimi gördüm, bazılarını göremedim ama şunu bilmenizi isterim ki, kalbim Ege’de sizlerle kaldı…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Nisan 2015 Salı

Bazı Şeyler Paradan Daha Değerlidir...

Günaydın dostlar.

Son günler yine can sıkıcı haberlerle dolu ama bu sabah ben hiçbirinden bahsetmek istemiyorum. Gelin hep beraber Tatilya günlerimize geri dönelim. Daha önce size Tatlya’nın açılış gününü anlatan bir yazı yazmıştım (Yazz). Bugün de Tatilya’da beraber çalıştığımız muhteşem ekipten söz etmek istiyorum.
Tatilya’yı unutmak ve unutturmak istemeyen genç arkadaşlar 3-4 gün kadar önce Facebook ortamında, “Tatilya’yı Hatırlat” adı altında bir grup kurdular ve yolu Tatilya’dan geçmiş olan herkesi gruplarına bekliyorlar. Sizde oradaki anılarınızı yeniden yaşamak ve yaşatmak istiyorsanız bu güzel gruba bir bakmanızda yarar var.


Bu arkadaşlar, grubun ne amaca yönelik olduğunu anlatan açıklamaya;

“Bazen her şeyin para olmadığını hatırlamak için, Tatilya’yı hatırlarım; çünkü orada sahte hiçbir şey yoktu. Dostluklar hüzünler, sevinçler hepsi gerçekti. Şimdi sıra sizde, TATİLYA YI HATIRLA HATIRLAT...” yazmışlar.

Gerçekten de öyleydi. Daha önce de belirttiğim gibi, Tatilya bayramı seyranı, hafta sonu olmayan bir deli işiydi. Her gün orada çok uzun saatler çalışıp, binlerce insanla muhatap olabilmek için o işi gerçekten sevmek gerekiyordu.
Tatilya’da 6 değişik bölüm bana bağlıydı ve 500’e yakın arkadaşla beraber çalışıyordum. Bu çocukların birçoğunu inşaat aşamasında işe alıp eğitmiştik. Şu anda rakamları hatırlamıyorum ama çok ta cüzi bir maaş ile çalışıyorlardı. Para gerçekten de ikinci plandaydı. Ne ben, ne de diğer arkadaşlar o işi para için yapmadı. Ortamın güzelliği, insanların dostluğu ve yaşanan aile ortamı paranın ve diğer parametrelerin çok önüne geçmişti.
Tatilya’yı Hatırlat, grubu benim de anılarımı tazelememe yardımcı oldu ama fark ettim ki benim ve diğer işin en başında işe giren arkadaşların hemen hemen hiç resimleri yok. Görülüyor ki bizler 23 Nisan’da parkı açacağız olayına kafayı takmışız ve resim çekmeyi filan hiç aklımıza getirmemişiz. 2 sene Tatilya’da çalıştım ama 2 tane parkta çekilmiş resmim yok…

Ben her gün Suadiye’den Tatilya’ya gidip akşamın 12’sine kadar orada çalışıp, ertesi sabah yine gidiyordum. Ortamın güzelliği ve dostlukların sıcaklığı yüzünden bu iş bana hiç te zor gelmiyordu ama ne zamanki üst seviyelerdeki didişmeler başladı, benim de kilometreler gözümde büyümeye başladı.

Demin de söz ettiğim gibi işe aldığımız çocukların hepsi güler yüzlü, iyi niyetli, akıllı, çalışkan çocuklardı. Pijamalarını giyip gelip bütün gece parkta kalıp dükkânlarda satılacak olan malzemeleri bilgisayara tanımlamaya çalışan çocukları unutmam mümkün değil.

23 Nisan’da Süleyman Demirel’in açılışı yaptıktan sonraki park turunda halen 5 metre ötedeki yolları bir kere daha temizlemeye kalkmak, güzel bir kalite anlayışıdır. Güzel olsun, kaliteli olsun, daha da temiz olsun yaşam şeklinin dışarıya yansımasıdır.

Hayatımızda görmediğimiz oyuncakları çalıştırmayı öğrenmek kadar, olayın işleyişine hâkim olabilmekte ayrı bir süreçti. Lunapark kültürü dışında bu konuda hiçbir deneyimi olmayan arkadaşlar bu işin altından da başarı ile kalkmayı başardılar.
Tatilya’nın çok entegre ve işlevsel bir IT altyapısı da vardı ama onu artık başka bir sabaha saklıyorum.

Arkadaşlar, günümüzde para çok önemli bir konu ama bizim grubu kuran genç arkadaşların da belirttiği gibi, para her şey değil. Sağlık ve mutluluk ta en az para kadar önemli. Son zamanlarda etrafımızda birbiri ardına yaşadığımız sağlık problemleri, bizlere bunun ne kadar önemli bir parametre olduğunu bir kere daha net bir şekilde hatırlattı.
Tatilya, genç arkadaşların birçoğunun ilk işiydi ve ben her sabah oraya vardığımda. Tatilya’da işe girmek için bekleyen 3-4 kişi görürdüm. Herkes arkadaşlarından ortamın güzelliğini duyuyor ve orada çalışmak istiyorlardı. Bir iki istisna hariç birçoğu için para gerçekten de ikinci plandaydı.

“Hiç mi istisna yok?” diyeceksiniz. Tabi ki var. Arkadaşın biri yalvarıp yakarıp, çocuklarım aç diyerek temizlik bölümünde işe girdikten 15 gün sonra gelip, “Bu iş ağır, bana göre değil,” diyerek çekip gitmişti. Bunlar da hayatımızın gerçekleri…
Ben buradan bir kez daha Tatilya’nın her aşamasında büyük bir özveri ile çok uzun saatler çalışan arkadaşlarıma çok teşekkür ediyorum. İyi ki sizlerle o iki seneyi yaşamışım ve iyi ki sizleri tanımışım.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

7 Haziran 2014 Cumartesi

CCI Büyük Bir Ailedir...

Her zaman CCI bir okuldur, bir iş yeridir deriz ama hepsinden önce, CCI büyük bir ailedir. Aile olmanın bütün unsurlarını da içinde barındırır. Aile bireyleri arasında, zaman, zaman kırgınlıklar olsa da, genelde büyük bir sevgi vardır. İş ortamına ve iş akışına yönelik tartışmaların, şahsi nefret haline getirilmemesi gerektiğini bilenlerin sayısı çok fazladır.


Dün akşam bir kere daha bu güzel ailenin fertleri bir araya geldi. Sevgili arkadaşımız Metin’e bu güzel organizasyonu için bir kere daha teşekkür ediyoruz. Organizasyon yapmanın ne kadar zor bir iş olduğunu bilen bir insan olarak (hatta bir sabah, bu konunun zorluklarını anlattığım bir yazı bile yazmıştım), sevgili Metin’in çabalarını, takibini, insanların peşinde koşmasını takdir edebiliyorum. Organizasyonun mekanı benim evime çok yakındı ama bir çok arkadaşımız uzaklardan geldi. Cuma akşamı, böyle bir yemeğe gelmek için İstanbul trafiğinde boğuşmak, aslında hiç de kolay bir iş değil.

Her toplantıda olduğu gibi, dün akşamki yemekte de, yine yıllardır görmediğim bazı arkadaşlarımı gördüm ve benim için güzel bir gece oldu. Sohbetleriyle, gülmeleriyle, dedikodularıyla, geçmişiyle, anılarıyla ve tabi ki rakısıyla, dün gece ki buluşma da tarihteki yerini aldı.

Başta da söylediğim gibi, CCI güzel ve garip bir ailedir. Garip kelimesini burada, değişik bir güzelliği vardır anlamda kullanıyorum. Genelde insanlar birbirine yakındır ve birbirlerini severler. Samimiyet ve açık kapı politikası, CCI da çok yaygındır. Diyeceksiniz ki, iyi güzelde hiç mi mikrop, kompleksli, kıskanç, ikiyüzlü, dedikoducu, tembel vs. adam yok CCI da? Tabi ki var. Her ailede olduğu gibi, CCI ailesinde de var.

Bu yakınlık ortamı ve günümüzün çok büyük bir bölümünün işyerine geçiyor olması, birçok CCI içi evliliğe de vesile olmuştur, zira CCI da çalışan birinin, çıkıp da başka ortamlarda birilerini bulma şansı yok gibi bir şeydir. Çalışma ortamının yoğunluğu buna müsaade etmez. Mutlu yuvalar kuran sevgili kardeşlerimize, buradan bir kere daha çoluklarıyla, çocuklarıyla sağlıklı, mutlu, paralı günler diliyoruz.

Benim uzun yıllar çalıştığım Satınalma bölümünde de durum çok farklı değildir. Biz, hemen, hemen hiç kopmayan grupların başında geliyoruz. Yıllar önce işyerinden ayrılmış arkadaşlarımız ile bile halen görüşüyoruz halen irtibat halindeyiz. Çorludan, Elazığ’a, Doha’dan, Bakü’ye kadar hiç kimseyle kopmadık. Tabi ki, Facebook gibi sosyal platformlarında bu beraberliğe sunduğu katkı inkar edilemez.

Satınalma ailesi, ama küçük gruplar olarak ama büyük gruplar olarak sık, sık bir araya gelmeye devam ediyor. Bizim kendi aramızda kullandığımız bir de sözümüz var ve her zaman, “binadan ayrılabilirsin ama CCI Satınalmadan asla ayrılmazsın” diyoruz. Yaşanan gerçekler ve hiçbir zaman ayrılmamış olmamızda bu sözün doğruluğu teyit ediyor.

Muhakkak ki birçok iş yerinde de benzer ortamlar vardır ama ben CCI da ki ortamın her yerden farklı bir ortam olduğuna inanıyorum. Adına ister okul deyin, ister aile, ister iş yeri hiç biri çok önemli değil. Önemli olan, güneş battığında yaşanılan dostluklar…