12 Ocak 2016 Salı

Hiç Kimseye Güvenmiyorum

Günaydın Dostlar,

Zaten birbirimize çok fazla güvenmezdik ama artık hiç güvenmez olduğumuzun farkında mısınız? Karşımızdaki insan, iyi bir şeyler söylese de, kötü de söylese; hep bir şüpheyle ve güvensizlikle yaklaşıyoruz. Güvenmiyorum kardeşim…
“Balık baştan kokar,” demişler. En başta devletimiz vatandaşına güvenmiyor. Böyle bir güven oluşmuş olsaydı, noterlik diye bir birim belki de hiç olmazdı. Amerika’da yaşadığımız günlerde, bizim konsolosluk “noter tasdikli olması gerekiyor,” diye tutturduğunda, 80 yaşlarında ve mutfağından noterlik yapan bir kadıncağızı bulup, zar zor işimizi halletmiştik. Kadın, “ben en son noterlik yapalı, 30 sene filan oldu,” demişti. Bizim birbirimize olan güvensizliğimiz, kadının anılarını canlandırdı.


“Üniversiteden kâğıt al, konsolosluğa yolla”. Tamam yollayayım. “Ama ilk önce noterden tasdik ettir”. Neden? “Çünkü sana güvenmiyorum. Kâğıdı kendin de hazırlamış olabilirsin. Güvenmiyorum kardeşim.

Devlet vatandaşına güvenmiyor da, vatandaş devletine güveniyor mu? O da güvenmiyor. Ne vergi ödemek konusunda güveniyor, ne de adaletli davranacağı konusunda güveniyor. Herkes, sistemin “adamını bulma, adam kayırma ve torpil” parametreleri üzerine kurulu olduğunu düşünüyor.

Ben, gündüzleri televizyon seyretmem. Evde olduğum günlerde bile televizyonu 17.00 – 18.00 gibi açarım ve karşıma açar açmaz evlenme programları çıkar. Bizim, en son bildiğimizden beri bu programlar karıncalar gibi üremişler. Aynı anda yayında en az 10 tane bu programlardan var. Dün kızın biri, çocuğa “seni çok seviyorum,” diyor ama çocuk ne yapıyor; “sana güvenmiyorum,” diye cevap veriyor. Güvenmiyorum kardeşim, zorla mı?
Sınavlarda kopya çekme işinin, bizim zamanımıza göre çok azaldığını düşünüyorum ama yine de bu konuda da bir güven yok. Öğretmen, hiçbir öğrencinin kopya çekmeyeceğine güvenemiyor ve sınav zamanlarında dünyanın en güçlü radarı haline dönüşüyor.
A partisini veya A takımını seven bir insan, diğer takımlarla veya partilerle ilgili hiçbir şeye güvenmiyor. Sabit fikirlilik ve kutuplaşmalar, bütün güveni alıp götürüyor. Tamam, görüşleriniz ayrı ama belki de bu konuda doğru bir şeyler söylüyorlardır. Olmaz, güvenmiyorum kardeşim.

İş dünyasını zaten hiç konuşmayalım. Orada güven hiç kalmadı. Adam, parasının olmadığını, senin 200 TL’lik faturanı ödemesinin mümkün olmadığını sabahtan akşama kadar anlatıyor, sonra da aynı adamı akşam 500 TL’lik yemek yerken görüyorsun. Sen şimdi gel de bu adama güven. Güvenmiyorum kardeşim.

İş ortamında yazılan ve bana bir şeyler girmesin diye yüzlerce kişiye kopyalanan e-mailler de, insanların birbirine güvenmemesinin eseridir. Güvensizlik, gereksiz bir e-mail trafiği ve iş yükü yaratır. Ben, yan masadaki insanlara e-mail atanları bilirim. Neden? Güvenmiyor da ondan.
Bugünlerde kentsel dönüşüm çok moda. Eski evler yıkılıyor, yerine yenileri yapılıyor. Camdan baktığım zaman, en az 25-30 tane inşaat görebiliyorum. İnsanlar, bu işleri yapan inşaat müteahhitlerine güvenmekte çok zorlanıyorlar. Etrafımızda birçok yarım kalmış inşaat var.

Her zaman Amerika, Türkiye mukayeseleri yapar dururum ve genel de bu iki ülke hiçbir konuda örtüşmez. Hiçbir konuda örtüşmeyen iki ülkenin birindeki başkanlık sisteminin öbür ülkeye cuk diye oturacağına güvenmek de ayrı bir konu ama ben o konulardan pek anlamam.

Tek anladığım konu, iki zincir birbirleriyle her yönden tıpatıp aynı ise bir zincirden halka çıkarıp öbürüne takabilirsin. Değilse, ekli zincirin de diğeri kadar sağlam olduğuna kimse inanmaz.

Bu iki ülke arasındaki en büyük farklılıklardan biri de, Amerikalıların her işe güvenle başlamalarıdır. Amerikalı, iyi niyetlidir ve uzlaşmacı bir tavırları vardır. Bizde ise, biz her yeni ilişkiye güvenmeyerek başlarız. Karşımızdakinin, bizim güvenimizi kazanması gerekir. Sonra da alır güvenimizi, götürür pazarda satar ama o ayrı bir konu.
Kimseye, Amerikalılar gibi her ilişkiye güvenle başlayın diyemem. Suyundan mıdır, havasından mıdır bilemem ama bu topraklarda iyi niyet tohumları ile ekilen bitkiler, güven ağaçlarına dönüşmüyor.

Her önünüze gelene güvenmeyin ama düşman da olmayın. Sadece akıllı ve temkinli olun…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

10 Ocak 2016 Pazar

Z.O.P.A...

Günaydın dostlar…

Her ne kadar, “artık çağdaş satınalma sürecinde Perşembe Pazarı pazarlığına yer yok,” desek de, pazarlık, halen sürecin önemli bir parametresi olmaya devam ediyor. Hele de bizim gibi net bilgilere ulaşmanın çok zor olduğu coğrafyalarda, pazarlık yapmadan olmuyor.
 
Bugün dahi birçok şirkette şöyle güzel bir pazarlık yapılmadan yapılan satınalma, kimsenin içine sinmez. Başta patronlar olmak üzere, herkes kendini kandırılmış hisseder. Amatörce bir keyfi vardır pazarlık yapmanın.
Pazarlık sürecinde ilk yapmanız gereken şey de, Zopa’nızı belirlemektir. Hayır, yanlış yazmadım, sopa değil, Zopa.

Zopa, İngilizce “Zone Of Possible Agreement” kelimelerinin baş harflerinden türetilmiş bir kelimedir. Kimi yerlerde “Zone Of Possible Alternatives “ diye de geçer ama bugünkü konumuz için hiç de önemli değil.

Sözlük anlamını bir kenara bırakırsak; zopayı, pazarlık yaparken üzerinde anlaşma ihtimaliniz olan alan olarak tanımlayabiliriz. Bu alanın dışında kalan değerlerde anlaşmanız mümkün olmaz.

Hemen bunu bir örnekle açıklayalım. Ben bir makine satıyorum ve benim düşebileceğim en son fiyat 10000 TL. Siz de alıcısınız ve sizin de bu makine için verebileceğiniz en yüksek rakam 12000 TL. O zaman bizim Zopa’mız 10000 TL ve 12000 TL arasında kalan alandır. Pazarlık bu iki rakamın arasında bir yerde bitecektir.

Böyle bir durumda, sizin verebileceğiniz en yüksek rakam 9000 TL olsaydı, o zaman Zopa oluşmazdı ve anlaşmamız da mümkün olmazdı. Zopa oluşmadığını hissettiğimiz durumlarda, pazarlığı çok uzatmayıp yolumuza devam etmemiz de yarar var.
Nedir taktik? Doğal olarak Zopa’yı geniş tutmak. Satacağınız makineyi 10000 TL’den satmak istiyorsanız, pazarlığa 10000 TL’den başlamazsınız. 12000 TL den başlarsınız ki, pazarlıklar neticesinde bir orta yol bulup, arzu ettiğimiz fiyatta anlaşalım diye.
Bugünlerde çok sık karşımıza çıkan algı yönetimi konusunda da, durum çok farklı değil. Bütün milletin şok olacağı, tepki göstereceği kocaman bir Zopa ile başlarsanız; daha sonra orta da bir yerlerde buluşmak ve daha az tepki çekeceğine inandığınız konuyu insanlara kabul ettirmek daha kolay olur.

“Ölümü gösterip, sıtmaya razı etmek” yöntemi çok uzun yıllardır başarıyla oynanan bir oyundur. Kaideleri de hemen hemen hiç değişmez. Burada önemli olan, karşı tarafı pazarlık masasından kaçırmamaktır. Siz, Zopa’yı istediğiniz kadar büyüttüğünüz halde, karşı taraf masadan kalkmıyorsa, “Sen kafayı mı üşüttün, böyle fiyat mı olur?” demiyorsa, sizin açınızdan hiçbir sorun yok…

İsterseniz Zopa’yı büyütürsünüz, isterseniz de sopayla döversiniz…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

9 Ocak 2016 Cumartesi

Biz Fakir Bir Ülkeyiz...

Günaydın dostlar…

Sabah sabah kötü bir haber vermek istemezdim ama bu gerçeği de açıklamak zorundayım. Biz fakir bir ülkeyiz. Bilmiyorum bu haber sizi şaşırttı mı fakat sokağın gerçeğine baktığınız zaman, biz gerçekten de fakir bir ülkeyiz.
Ayrıca fakirliğimiz sadece maddi konularla da sınırlı değil. Spor, sanat, bilim, araştırma, estetik gibi birçok konuda da çok fakiriz. Para, gelip geçici bir kavramdır. Paranın yarın kimin evine uğrayacağı belli olmaz ama diğer konulardaki fakirlik çok daha uzun süreli bir süreçtir ve hareketlendirmesi çok zordur.


“Sen ne diyorsun kardeşim, biz dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasında yer alıyoruz, ne fakirliğinden söz ediyorsun?” dediğinizi duyar gibiyim ama bir ülkenin halkının büyük bir kısmı fakirlik içinde yaşıyorsa, o ülke fakir bir ülkedir.

Tatilin kelime anlamını bile bilmeyen, eti ancak marketlerde görebilen, okula gidecek paltosu ve ayakkabısı olmayan, akşamları soğukta uyuyan, mutsuzluktan gülme kasları körelmiş bireylerin yaşadığı bir toplum, fakir bir toplumdur.

Gelir dağılımındaki adaletsizliğin, bunda hiç mi payı yok. Tabi ki var ama bütün her şeyi de bu parametre ile izah edemeyiz. Nüfusun %5 büyürken, senin ülkenin ekonomisi sadece %3 büyüyorsa, fakirlik artıyor demektir.

İşin en garip kısmı da çilekeş ve beklentisi sıfırlanmış vatandaşlarımızın bir kısmının bu durumdan mutlu olması. Geçen akşam televizyonda gördüğüm bir anket çok dikkatimi çekti. Türkiye’nin en ciddi araştırma kuruluşlarından biri tarafından yapılan ve oldukça da kapsamlı bir şekilde yapılan anket neticesinde, ülkede yaşayan insanlarımızın %40’nın hayatlarından mutlu olduğu sonucu ortaya çıkmıştı.

Halkımızın %70’inin fakir olduğunu düşünürsek; sıkıntılar içinde yaşayan vatandaşlarımızın %28’inin durumlarından memnun olduğu gözüküyor. Bu durumda iki ihtimal ortaya çıkıyor. Ya durumlarından gerçekten memnunlar, ya da diğer parametrelerin ağırlığı altında, kendilerini “çok memnunum,” demek zorunda hissediyorlar.
Aslında, geçmişte Konya’nın Çumra ilçesinde yapmış olduğum bir sohbet, bana bu durumun çok da yanlış olmadığını hatırlattı. Köy kahvesinde oturan bir amca bana, “bu şehirde dört kişilik bir ailenin rahat yaşayabilmesi için, ayda en az 1300-1400 TL geliri olması gerekir,” demişti. Zavallı, çilekeş, kanaatkâr vatandaşımın bütün beklentisi bu kadarlık bir hedefle sınırlı.
Çumra’nın köyünde 1300 TL ile bütün bir ailenin rahat yaşayacağını düşünüyor ve belki de yaşıyorlar. Bu amcanın, daha fazla bir yaşam için bir vizyonu olmadığı gibi, daha fazla para kazanmak için daha çok çalışmak gibi bir arzusu da yoktu. Daha sonra ülkemizin çeşitli yörelerinde de aynı düşünce tarzının hâkim olduğunu gördüm. Senede bir kere ürün toplayıp, aylık ortalama 1000-1500 TL seviyesinde bir gelire sahip olmak insanlara yetiyor.

Çumra’da yeni açılmış bir fabrika, çalıştıracak insan bulamıyordu. İnsanların sabah 8.00, akşam 17.00 gibi bir düzende çalışma alışkanlıkları da yok. Hatta bazı ortamlarda kültürel olarak çok sıcak bakılmıyor bile diyebilirim. Başka bir amca, bir gün bana “biz babadan da, dededen de öyle görmedik,” demişti. Senede bir veya iki defa ürün toplayıp, sonra bütün seneyi kahvede kâğıt oynayarak geçirmek varken, niye gidip de fabrika ortamında çalışsınlar ki?

Her konuda geri kalmış ve fakir olduğumuz gibi, beklentiler konusunda da çok geri kalmış durumdayız. Çok da fazla iyi bir şey olmamasına alışmış olan kardeşlerim, beklentilerini de minimuma indirmişler. Allah’tan veya havadan bir şey gelirse, bizim için düğüm bayram ama gelmezse de beklentimiz zaten bu kadar.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

7 Ocak 2016 Perşembe

Müzayede...

Günaydın dostlar…

Tam bir müzayede ortamıydı. Vaatler havada uçuşuyordu. 1200 TL diyen de vardı, 2000 TL diyen de. Sonuçta 1300 TL diyen parti seçimi kazandı. “En yüksek rakamı veren neden kazanamadı?” sorusu, güzel bir soru. Fiyattan daha önemli değerler var da ondan. Bu açık arttırmada her parametrenin ayrı bir piyasa değeri var…
İşin o kısmını bir tarafa bırakırsak, asgari ücretin 1300 TL’ye yükselmesi, zar zor geçinen büyük çoğunluk için güzel bir haberdi. Az da olsa sofraya birazcık daha fazla bir şeyler koyma olanağı yaratmıştı.


Haber güzeldi ama hemen söylenmeler başladı. İlk mızmızlananlar patronlar oldu. “ Sen bu sözü verdin ama para bizim cebimizden çıkacak,” demeye başladılar. “Biz bu parayı veremeyiz,” yaygaraları çığ gibi büyümeye başladı. Hemen belirteyim; yaygaralarında haklı olanlar da var, gereksiz yere şamata yapanlar da.

Ne dedi güzel devletimiz? “Siz merak etmeyin ortaya çıkacak külfetin yarısını ben karşılarım,” dedi. Allah razı olsun, böylece patronların yükü biraz hafiflemiş oldu. Hükümet böyle bir söz verdi ama küçük bir sorun vardı, kenarda köşede duran böyle bir para yok. Vardıysa, bugüne kadar verselerdi keşke.

Böyle bir para yoksa o zaman ne yapmamız lazım? Bu parayı bir yerlerden bulmamız lazım. Para basma işini bu sabah için ayrı bir köşeye koyduğumuzu düşünelim. Söğüt günlerinden beri, bu gibi durumlarda bizim devletimiz ne yapar? Lüks olduğunu düşündüğü, İçki, sigara, meşrubat, telefon, benzin gibi kalemlerin vergilerini arttırır. Bugün de hemen bu yapıldı. Daha yılın ilk güneşi doğmadan bu gibi maddelerin vergileri arttırıldı. Köprü ve otoyol geçişlerini ne kadar çok sevdiğimizi de unutmayalım.

Klasik olan ve beklenen yapıldı ama bir sorunumuz daha var. Bu zamlar sizce yeterli olur mu? Ne yazık ki, yetmiyor. Anlayacağınız, bu tip zamların ikinci en sevdiğimiz grupta da devam etmesi gerekiyor. Nedir bunlar? Elektrik, su, doğalgaz, kömür gibi olmazsa olmazlarımızdır.

Ben olayın boyutunu tam olarak bilmiyorum. O yüzden de, bu iki gruba yapılacak zamlar yeterli olur mu, olmaz mı bilmiyorum. Hemen panik olmayın, demokrasilerde çareler tükenmez. Mecbur kalırsak, şeker, çay, kahve grubundaki fiyatlara da bir bakabiliriz.
Bu iş böyle kademe kademe sürer gider. Verilen hediyenin geri alınamaması gibi, bizde de yapılan zamlar asla geri alınmaz. Dünyada petrol fiyatları düşer ama bizim sokakları hiç etkilemez. Neden? Bizim pompada ödediğimiz fiyatın çok büyük bir kısmı vergi de ondan.
Şimdi gelelim işin aritmetik kısmına. Tamam, bana 300 TL fazla para verdin ama karşılığında her şeyi arttırdın. Herkes birçok kaleme gelen zamlardan etkilendi. Fazladan gelen 300 TL ile ben yine hemen hemen aynı miktarda alışveriş yapabiliyorum. İyi ki bir zam yaptın, artan fiyatlarla hepsini geri aldın. Kimi artan elektrik fiyatından etkilendi, kimi benzin fiyatından, kimi de sigaraya yapılan zamdan.

Hemen şunu da belirteyim; bu tablonun bugünkü hükümetle hiçbir alakası yok. Konuştuklarımız ekonominin geçekleri. Belirli bir miktarda para harcamak istiyorsan, elinde de böyle bir para yoksa bir şeylerin fiyatlarını ve/veya vergilerini arttırarak bu parayı toplaman gerekiyor.

Tam da sevinmeye başlamıştık ama ne yazık ki beklediğimiz gibi bir iyileştirme olmadı.
Artan maaşımız çok da bir işe yaramadığı gibi, bir de tuttu vergi dilimimizi yükseltti. Vergilerimiz arttı. Oydu buydu derken elimize kalan para her dakika azalıyor. Bu sefer kimler söylenmeye başladı? Zam aldım diye sevinemeyen çilekeş insanlarımız.

Ne dedi yüce devletimiz? “Korkmayın onu da ben öderim,” dedi. Nereden ödeyecek? Şimdi lütfen ilk paragrafa geri dönün ve yeniden okumaya başlayın.
“Ekonominin ve piyasanın yapısı, belirli sürelerde tamamlanan dairelerden ibarettir,” diye boşuna dememişler…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

5 Ocak 2016 Salı

Geçici Aşklar

Günaydın Dostlar,

Facebook ortamında başlayıp, WhatsApp ortamında yaşanıp Twitter ortamında sanki ortaya yazılıyormuş gibi yazılan tweetlerle biten aşklara kısaca “geçici aşklar” diyoruz.
Aslında baktığınız zaman çok da bir şey değişmemiş. Eskiden de aşklar arkadaş ortamında başlar, sokaklarda devam eder, dedikodu ortamında da biterdi. Sadece platformlar daha bir sanal olmuş, başka değişen bir şey yok.


Unutmayalım ki her aşk geçicidir, önemli olan geçicinin süresidir. “Seni sonsuza kadar seveceğim” cümlesinin de kapasitesi sınırlıdır. Sen sonsuza kadar olmayacaksın ki. “Ben gitsem de aşkım kalır.” diyorsan, onu da başka bir sabah konuşmak lazım.

Bugün ilişkilerimiz WhatsApp’ın bize göstereceği insaf ile sınırlanmış durumda. Kelime düzeltme modülünün son saniyede önereceği bir kelime, bütün aşkınızı bitirebilir.

Hemen en sondan başlayayım. Kızlar, yazdığınız mesajları onun aldığını düşünüyorsunuz ama o da muhtemelen o anda büyük bir heyecanla televizyonda maç izliyordur. Uzaya doğru attığınız paylaşımları bir erkeğin üstüne alınma ihtimali sıfırdır. Donanımı o mesajların kendi ile ilgili olduğunu düşünmesine müsaade etmez. En fazla, “Benim kız Ayşe’ye laf sokuşturmuş.” gibi bir laf eder.
Teknolojiden yararlanmak lazım, bu konuda hiç kimsenin bir itirazı olamaz ama bütün süreci de sosyal ortamlar üzerinden yaşamak biraz abartılı oluyor. Bütün bu durumu gençlere yüklemeyi çok isterdim ama bizler bu konuda onlardan çok daha fazla yol almış durumdayız.
Aralarında bir şeyler doğma ihtimali olan iki insan, kocaman bardaklarla iki bardak şarap içmek için buluştukları zaman, daha birbirlerine “Nasılsınız?” demeden, bulundukları yere check-in yapıyorlar.

İkinci aşamada gelindiğinde daha bir yudum şarap içmeden, masaya gelen yemeklerin resmini sosyal platformlara atıyorlar. Neyse sonunda bu işler bitti derken bu sefer de resimlere gelen yorumlar okunmaya başlanıyor.

WhatsApp, çok yararlı bir program ve ben de dâhil olmak üzere herkes tarafından çok yoğun olarak kullanılıyor. Beleş olması da insanların onu çok kullanmasının en önemli nedenlerinden biridir. Tamam, kullanalım ama lütfen akıl almaz senaryolar yazmayalım.
“Saat 13.13’te benim en son ne zaman WhatsApp’a girdiğimi görmek için "O da girmiş." şeklinde yapılan yorumların en az %95’i gerçeği yansıtmıyor. En son ne zaman girdiğini ne yapacaksın kardeşim? Sana bir şeyler yazacak olsaydı, zaten yazardı. Bu durum doğal olarak bir de ikincil senaryo doğuruyor. “Bu saatte bana yazmıyorsa kime yazıyor?”, durumları ortaya çıkıyor.
Bu tip oyunları ve bunlardan masallar yazmayı çok seven bir millet olarak, karşı taraf da hemen kendi tedbirini alıyor ve en son ne zaman WhatsApp’a girdiğini gösteren alanı kapatıyor. Sevgili kardeşim, bırak görsünler. Bu konuda bu kadar korkacak bir şey yok. Yoksa var mı?

Bir başka komplo teorisi de minicik WhatsApp resimleri üzerinden yazılıyor. “Kırmızı kazaklı resmini koymuş, bana bir mesaj vermeye çalışıyor.” tipi açıklamalar hiç bitmiyor. Kardeşim; deli misin, divane misin? Böyle bir yoruma ne diyebilirim bilemedim. Sen de mavi kazaklı resmini koy o zaman.

Bu sabah lafım erkeklerden çok kızlara. Kızlar, erkekler sizin düşündüğünüz kadar karmaşık bir yapıya sahip değiller. İnternet ortamı gibi linkleri birbirine bağlayarak çözeceğiniz bir mesaj ile de hayatta uğraşamazlar. Rahat olun, komplo teorileri üretmeyin. Bir erkeğin enerjisi ve söyleyeceği bir şey varsa zaten söyler.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

3 Ocak 2016 Pazar

Burdur'da Bir Hafta Sonu...

Günaydın dostlar…

Dün sabah babam ile ilgili yazarken, Burdur’da, ben askerdeyken yaşamış olduğumuz bir anımız aklıma geldi. Çocukların 3000 metre yükseklikte, çetin kış şartlarında vatan için canlarını verdikleri bir ortamda, “ben de Burdur’da 60 gün askerlik yaptım,” demek hiç içimden gelmiyor ama ne yapalım ki, benim hayatımın gerçeği de bu. İşin komik tarafı, babam da askerliğinin ilk bölümünü Burdur’da yapmış.
Genelde oturarak veya 60 derece güneşin altında yürüyüş yaparak geçen askerlik döneminde, bütün hafta boyunca sabırsızlıkla beklenen şey; hafta sonu izniydi. Cumartesi öğlen çıkar, pazar akşamı saat 17.00’ye kadar geri dönmezdik.


Böyle yazdım ama tabi ki bu iş bu kadar basit değildi. Cumartesi akşamını dışarıda geçirebilmek için annenin, babanın veya eşinin Burdur’a gelmesi gerekiyordu. Cumartesi günleri saat 12.00’de çay bahçesinde masalar kurulur, sen de gelen şahsın birinci dereceden akraban olduğunu komutana göstererek, akşam kalmalı olarak dışarı çıkabilirdin.

Olayın gerçek dünyadaki akışı bu kadar kolay olmuyordu. Gelen akrabanı elinden tutup, nüfus cüzdanlarınızı da elinizde hazır ederek masada oturan komutanın yanına götürmen gerekiyordu. Genelde de masada ya bir yüzbaşı ya da bir üsteğmen otururdu. Götüreceğiz ama masaya yaklaşmak için hayatını tehlikeye atman gerekiyor. Zannedersin ki, bütün Türkiye masanın etrafında ve en ufak bir intizam yok. Babamı kolundan tutar, çeke çeke kalabalığın içine girer zar zor izini alıp çıkardık.

Ailelerin çoğu akşam seyahat eder, Burdur sabahında bir kahvaltı eder, saat 12.00’ye doğru da tugayın girişindeki çay bahçesinde hazır bulunurlardı. Bu arada hemen belirteyim, biz orada kaldığımız süre içinde, bu çay bahçesine sadece bu süreç esnasında girebiliyorduk.

Güzel bir cumartesi sabahında, yine rutin çalışmalar devam ederken. Komutan geldi ve “çocuklar bu hafta sizi erken çıkarmaya karar verdik, hadi herkes çay bahçesine gidiyor,” dedi. İyi güzel ama kimsenin bu durumdan haberi yok. Saat 9.00 gibi çay bahçesine gittiğimizde etrafta in cin top oynuyordu.

Sırayla çağırıyor. “Emin Evrankaya,” dediğinde alıp babanı yanına gideceksin ama etrafta kimse yok ki. 12.00’de çıkacağımızı bilen insanlar neden 9.00’da tugaya gelsinler. Nitekim kimse akrabasını gösteremedi ve dışarı çıkamadı. Kös kös bizim bataryanın bulunduğu alana geri döndük.
Doğal olarak, saat 12.00’de akrabalar geldiğinde de, onlarda kimseyi bulamamışlar. Sonradan öğrendiğim kadarıyla, onlara da o aşamada doyurucu bir açıklama yapılmamış. Cep telefonu filan da yok ki, arayıp haber versek. Gerçi olsa bile, babam cep telefonu kullanacak en son insan olurdu. Hiçbir zaman da cep telefonu olmadı.

Bırakın cep telefonunu, kredi kartı bile olmadı. Kredi kartıyla alışverişi, parasını vermeden bir şeyler alıyor gibi düşünür ve kendini kötü hissederdi.

Hem manga başı olduğum için, hem de ortalara atılmaya meraklı keriz bir yay burcu olduğum için, çocuklar beni komutana yolladılar. İşin komik tarafı ben 30 yaşındaydım, üsteğmen 27 yaşında. Allah var, en ufak bir sertliklerini veya kaba konuşmalarını görmedik.

Komutanım, “ailelerimizi erken gelmeleri konusunda uyarmadığımız için, biz nizamiyeye gittiğimizde onlar orada değillerdi; o yüzden de izin sürecini tamamlayamadık,” dedim. Sanki bütün süreç bizim suçumuzmuş gibi konuştum. “Beni alakadar etmez gelselerdi zamanında,” diye cevap verdi.
Bu arada saat 14.30 oldu ve ailelerde neden çıkamadığımızı bilmeden orada bekleyip durdular. Komutan, “bu hafta sonu kimse dışarı çıkamayacak herkes kendini ona göre ayarlasın,” deyince; ben de “emirlerinizi arkadaşlara ileteceğim,” diyerek odadan çıktım.

Koğuşun önünde boş boş otururken saat 15.30 gibi bir haber geldi. “Herkes nizamiyeye, akrabası gelenler dışarı çıkabilecek,” denildi. Allah’tan kimse bir yere gitmemişti de, alışık olduğumuz itiş kakış sürecini tamamlayarak dışarı çıkabildik.
Yazını son kısmını tamamlamayı sizlere bırakıyorum. Bir saat önce dışarı çıkamazken, ne oldu da bir anda dışarı çıktık? Sizler son paragrafı tamamlayın, ben de gerçekten ne olduğunu yarın sabah sizlerle paylaşacağım.

Sevgili babam, “burası Türkiye, burada hem hiçbir şey olmaz, hem de her şey olur,) der. Gerçekten de öyle. Bu hayatta yarın sabah ne olacağı hiç belli olmaz.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

2 Ocak 2016 Cumartesi

O Adam Benim Babam

Günaydın Dostlar,

Yeni yılın ilk sabah yazısına başlarken 2016’ın hepimize barış, sağlık ve mutluluk getirmesini diliyorum. Artık kan ve gözyaşı dolu eski haberler almak istemiyoruz. Bize çiçekli, böcekli yeni haberlerle gelin.
Yılbaşı gecesinde ve yeni yılın ilk gününde aklımda hep babam vardı. Nedenini bilmiyorum ama hiç aklımdan çıkmadı. Günlerin ve yüzlerin hiç fark etmediği yaşamındaki yalnızlığı içimde bir birikim olarak kaldı.



Tabii yalnız değil. Etrafında onu çok seven ve çok iyi bakan sevenleri var ama yine de bilgiye ve bilmeye çok önem veren bir insanın, çok da fazla bir şey bilmeden yaşaması; onun için bir yalnızlıktır.

Hayatının çok büyük kısmını herkesi kontrol ederek ve hep benim dediğim olacak parametreleri içinde yaşamış bir insanın, şimdi kendi hayatını bile kontrol edememesi hiç aklımdan çıkmadı.

Yılbaşında babamın aklıma yerleşmesinin hiçbir özel nedeni yok. Babam yılbaşını hiç sevmez ve önemli bir gün olduğunu da düşünmezdi. Sadece yılbaşı değil, doğum günleri ve yıldönümleri de babam için hiçbir şey ifade etmezdi.
Bizim çocukluğumuzda yılbaşı gecelerinde genelde bizimkiler küs olurdu. Barışık olarak yılbaşına girdiklerini hiç hatırlamıyorum. Ben Amerika’da yaşadığım süre içinde sadece bir kere yılbaşı için Türkiye’ye geldim ama onda da yine küsmüşlerdi. “Yıla nasıl başlarsan gerisi de öyle gider.” demişler. Bizimkiler de yılın çoğunu küs geçirirlerdi.
Zaten hiçbir zaman akşam yemeğine dışarı gitmek gibi bir âdetimiz olmadığı için yılbaşı kutlaması için dışarı gitmek gibi bir alışkanlığımız da yoktu.

Annem, televizyonun karşında uzun uzun oturulsun isterdi; babam da hemen yiyip kalkmak isterdi. Yılın son gecesi olması yemeği uzatmak için bir sebep değil. Yenilecek şeylerin acilen mideyle buluşması gerekiyor.

Yemekler yapılır, mezeler alınırdı ama yine de babam kısa sürede yemeğini yiyip kalkardı. O salonda kitabını okurken biz de oturma odasında televizyon izlerdik. TRT’nin o zamanki eğlence programları bize çok güzel gelirdi. Kim bilir belki de başka bir şey bilmediğimiz içindir.
Yemek çabucak yenir, televizyon da seyredilmez, başka da yapacak bir şey kalmaz. Başka bir şey kalmadıysa o zaman yatma zamanıdır. Babam, en geç 10.00 gibi yatardı. İnsanların neden 12.00’ye kadar oturduklarını da hiçbir zaman anlamadı.

Dün babamın aklımdan çıkmamasının bir nedeni de soğuk ve kasvetli Ankara günlerinde beraber izlediğimiz kayakla atlama yarışmalarıdır. Ben küçükken ikimiz de bu yarışları çok severdik ve denk geldiğimiz zaman muhakkak beraber seyrederdik. İşin en zevkli kısmı da amcaların tam atlama anında mesafe tahminini yapmak süreciydi. Allah var, genelde de iyi tahmin ederdik.

Hayatı boyunca yılbaşını hiç umursamamış babamın, bugün yılbaşından haberdar olmamasının neden beni çok üzdüğünü bilmiyorum ama üzüyor. Yılbaşı belki de bir sembol. Belki de asıl üzücü durum umursadığı, umursamadığı her şeyin gerilerde kalmış olması.

Bütün ömrünü kitap okuyarak geçirdiği için, bugün dahi evinin her odası binlerce kitapla dolu. O kitapların çok büyük bir kısmını okuduğunu biliyorum ama birçok okuyamadığı kitap da olduğunu biliyorum.
Sizce, okunmayan ve okunamayacak olan kitaplar okunamayacakları için üzülüyorlar mıdır?

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…