1 Nisan 2020 Çarşamba

Alışkanlıkların Gücü...

Günaydın dostlar…

Arkadaşlarımdan bir tanesi, “Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ağabey” dedi. Bir şeylerin eski haline dönebileceğine olan inancını kaybetmiş. Ben o kadar karamsar değilim. Bu günler de bitecek ve kaldığımız yerden eski yaşantımıza devam edeceğiz.
Edeceğiz etmesine de, virüs öncesi günlerde yaşadığımız gibi yaşamaya devam etmememiz gerektiğini düşünüyorum. Alışkanlıkların gücü karşısında direnmenin çok zor olduğunu da bilmekle beraber, denememiz şart oldu.


Alışkanlıkların gücünden bahsederken, bu konuda yazılmış çok güzel bir kitap da var, okumamış olan dostlarıma tavsiye ederim.

Alışkanlık mıdır yoksa yaşam şeklimiz midir bilmiyorum ama en başta temas ederek selamlaşmayı sonlandırmalıyız. Karşısındakini bu kadar şapur şupur öpen başka bir millet yok. El sıkma var, öpüşme var, sarılma var, makas alma var, kol kola yürüme var; vallahi elli sene evli kalıp bu kadar şey yaşamayan insanlar var.

Her zaman söylediğim gibi, bence Pakistanlıların hafif öne eğilerek selamlaşmaları bu işin en doğrusu. Bu arada zannetmeyelim ki bu virüs işi tamamen bitecek. Bir tanesi bitse birkaç yıl sonra bir diğeri başlayacak. İnsanlarla hayvanlar yaklaştıkça bu sorunlar da artacak.

Belgesel izliyorum; burada aslanlar bir hayvanı yakalıyorlar, arka tarafta evler gözüküyor. Ne yazık ki alanımız gittikçe daralıyor. Hayvanların bünyeleri çok sağlam, fabrika ayarları kuvvetli; onların bünyesinde hiç sorun yaratmayan virüsler bizi öldürüyor.

Şu anda Nijerya’da bambaşka bir virüsten 170 kişinin öldüğünü kaçımız biliyoruz? Maalesef etrafta çok fazla virüs var. Bu trajediden çıkardığımız derslerle alışkanlıklarımızı değiştirmeliyiz.
Hepimiz yıllarca dip dibe restoranlara gitmedik mi? Yanındaki masa duymadan sohbet bile edemezsin. Bu durum ayrıca sadece bizim ülkemize mahsus değil, dünyanın birçok ülkesinde durum aynı. Bu krizle beraber ortaya çıkan masaları birbirinden uzaklaştırma yaklaşımı kriz sonrasında da devam etmeli.

Bizlerin zaten sık sık el yıkama alışkanlığı vardır ama krizle beraber su kurbağasına döndük. Rahmetli babam kolonya kullanmayı çok severdi ve ”Mikrop öldürür sen de kullan” derdi. Her gelene de ikram ederdi. Eski iş yerimde de arkadaşlarımızdan bir tanesi her odasına gittiğimizde kolonya ikram ederdi. Son yıllarda çok ihmal edilmiş olsa da bu tip alışkanlıklara geri dönmeliyiz.

Geçmişten gelen, büyüklerimizin yaptıkları birçok şeyin muhakkak ki bir nedeni var. Hiçbir şey boşa değil. Bence artık herkesin evinde bir kolonya muhakkak olacak.

Evde bir şey yapamayan, sürekli kendini sokaklara atmak isteyen bir millet haline gelmiştik. Hafta sonu dışarı çıkamazsak o hafta sonunu ziyan olmuş sayıyorduk. Bu musibet bizlere tekrardan evlerde kendi kendimize yetebilmeyi öğretti.
Instagram ortamında “Aklından Bir Ülke Tut” diye bir hesap var. Bir kızcağız dünyayı geziyor ve resimler, videolar paylaşıyor. Ben büyük bir zevkle takip ediyorum, hepinize de çok tavsiye ediyorum. En son Hindistan’da yaşıyordu ama bütün bu sorunlar olunca geri dönmek zorunda kaldı. Onu takip ederken Hindistan’da, Pakistan’da geçirdiğim günler ve oralardaki dostlarım aklıma geldi.

Döndü dönmesine de, evine gidemedi. Bir öğrenci yurdunda karantina süresinin dolmasını bekliyor. O kadar kendine yetebilen bir insan ki, orada bile günlerini son derece dolu ve mutlu geçiriyor. Bir kere bile şikâyet ettiğini hiç görmedim. Bu hesabın sahibi olan Berra arkadaşımızdan hepimizin bir şeyler öğrenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bizim ülkemizde (nedendir bilinmez) kalabalığa endekslenmiş bir mutluluk katsayısı vardır. Kalabalıklarla olmazsak mutlu olamıyoruz. Bir restorana, kafeye gitsek; boş görünce hemen tadımız kaçıyor. Popüler olmadığını düşünüyoruz.

İnanın mutluluk kalabalıkta değil. Ne demiş atalarımız “Nerde çokluk, orda kalabalık” Allah’a şükredelim; kalabalığın içinde de, tek başımıza da mutlu olmayı bilelim.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

13 Mart 2020 Cuma

Beceriksiz Kediler

Günaydın Dostlar,

“Evde kedi mi besliyorsunuz?” diye soranlara, “Hayır, o bizi besliyor.” diye cevap veriyorum. Evin sahibi biz değiliz ki kedi her şeyi sahiplendi. Biz de onun lütfettiği ölçülerde yaşıyoruz. Zarar verdiği eşyalardan filan da hiç bahsetmiyorum.
Atasözü ne diyordu? “Gülü seven dikenine katlanır.” şeklindeydi galiba. Biz de kedi sevdiğimiz için verdiği ve verebileceği bütün zararlara katlanıyoruz. Kedinin suratında ve zihninde “Bütün eşyalar benim, istersem de zarar veririm.” şeklinde bir ifade var.


Eşyalara zarar vermesi tamam da yanından geçerken durup dururken hırlayıp, küfretmesine bir türlü alışamadık. Ne zaman yanından geçmeye niyetlensek sinirlerinin yatışmasını bekliyoruz. İşin kötü tarafı; gidip kenara, köşeye de yatmıyor. Her zaman kapının ortasına yatıp kaplan gibi poz veriyor. Suratında da “Yiyorsa gel de geç.” bakışı.

Kediler %90 kaplan soyundan geliyormuş ama bence kaplanlar bizim kedinin soyundan geliyorlar. Zaman içinde sıcak havada uysallaşmışlar.

İş sadece eşyalarla da bitmiyor. Yüksek sesle müzik dinleme günlerimiz de çok geçmişte kaldı. Kedinin başı tutuyor, ters ters bakıyor. O sesleri benim çıkarttığımı düşünüp gelip bana hırlıyor.

Kedinin evin sahibi olduğu konusunda sohbet ederken içeri Perin girdi. “Evin sahibi olması ayrı bir konu, onlar zaten bizi kedi olarak görüyorlar.” dedi. Bu yaşa geldim hiç böyle bir şey duymamıştım. Duymadığım gibi kedilerin bizi nasıl gördükleri konusunda bir araştırmam da olmamıştı.

Şaşkın şaşkın birbirimize bakarken, “Onlar bizi iri, tüysüz, beceriksiz kediler olarak görüyorlar.” diye devam etti. İki dakikalık bir sessizlikten sonra gülmekten öldük. Bu kadar yıl hakkımda söylenmeyen şey kalmamıştı ama kimse bana “İri, tüysüz, beceriksiz kedi.” dememişti.
Böyle bir şey söylediğine göre, Perin bu açıklamayı muhakkak bir yerde okumuştur veya duymuştur. Sürekli araştıran biri olarak duymasa söylemez.

Doğru mudur bilmiyorum. Konunun uzmanı olan arkadaşlar varsa yorumlarını duymaktan mutlu oluruz. Koltuktan koltuğa atlayamıyoruz, dolapların tepesine çıkamıyoruz diye; ne beceriksizliğimiz kaldı ne de hantallığımız. Ayrıca kafanı 180 derece arkaya çevirebilmek o kadar da havalı bir şey değil. Diğer yapabildiği şeylere değinmek bile istemiyorum.
Şımarık kedi bütün gün yatsın; Emin parayı kazansın, mamasını alsın, kumunu alsın, veteriner amcaya götürsün, tırnaklarını bile kestirsin, su kabını sürekli doldursun sonra da beceriksiz Emin olsun.
İstesem ters dönmüş kara böcek gibi ben de kollarımı ve bacaklarımı havaya kaldırarak yatabilirim ama yapmıyorum. Benim yatışım kedinin yatışı kadar sevimli olmayabilir ama çok istesem yapabilirim.

Besle kediyi on kilo olsun derler ya bizde tam da öyle bir durum var. Besledik besledik mutasyon geçirip koyun oldu. Sevgili kardeşlerim Gökçe ve Ozan’dan geçmişte kedilerine "koyun" dediğim için özür diliyorum. Yarın ne olacağı hiç belli olmaz, “Ne oldum?” demeyeceksin. Motorun içine sıkışan 250 gram kıyma büyüklüğündeki kedi iki yılda on kilo oldu.

Umarım bir sabah uyandığında, iyice niyeti bozup “Çok beceriksizsiniz, ben artık size tahammül edemiyorum.” diyerek bizi kapıya atmaz.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

6 Mart 2020 Cuma

Dağlar Çöktü Dereler Taştı...

Günaydın dostlar…

Trenleri çok sevdiğimi artık bilmeyen kalmadı. Oyuncak olanını da, oyuncak olmayanını da çok severim. Bu nedenden dolayı da, iki hafta önce Ankara’ya yine trenle gittim.
İlk defa Bostancı’dan binerek gittim. Bu bölgede yaşayan insanlar için büyük kolaylık olmuş. Pendik’e gitme konusunun ortadan kalkması, işi bir nebze de olsa daha kullanışlı hale getirmiş. Dönüşte Pendik İstasyounu’nda dakikalarca taksi beklemek, Pendik aktarmalı Ankara yolculuğunun en sıkıntılı taraflarından biriydi.


Gittim gitmesine de; dağlar çöktü, dereler taştı, çiçekler açtı, arılar soktu gibi bin bir türlü nedenle tren bir türlü gidemiyor. Bütün bu ufak tefek sorunlar ortadan kaldırılsa tren en az bir saat daha hızlı gider.

Trenimizin adı Yüksek Hızlı Tren olsa da, bu trenden hızlı bir tren olarak bahsetmek hiç içimden gelmiyor. Benim gözümde YHT’nin açılımı Yolu Olmayan Hüzünlü Tren şeklindedir. Yolu olsa gidecek zavallı tren ama ne yazık ki doğru dürüst bir yolu yok. Otobüsle aynı süre içinde gidilen bir mesafe benim için hızlı filan değildir. Avrupa’nın birçok ülkesinde trenler saatte 300 km’nin üzerinde hız yapıyorlar.

Hızlı gitmekten söz ederken, güzel bir de adım atılmış. Gördüğüm kadarıyla, peronlarda sigara içmek yasak edilmiş. Eski günlerde her istasyonda trenin yarısı sigara içmek için aşağıya iniyordu. Artık kimse inmediğine göre kesin yasak edilmiştir. Yolcuların ve sigara içenlerin geri binmesi her istasyonda treni bir-iki dakika geciktiriyordu.

Bizim milletin yasak dinlemeyeceğini bilen yetkililer bir de anons yapıyorlar. Tren istasyona yaklaşırken, “Trenimiz bu istasyonda sadece bir dakika duracaktır” diyorlar. Bunun anlamı da, bakın aşağıya inmeyin burada kalırsınız demek oluyor.

Trenin hizmete açıldığı ilk günden beri kullanılamayan çok fazla tünel ve köprü var. Kiminin üzerine dağ çökmüş, kimilerinin de başka nedenleri var. Bunların tek tek çözülmesi ve trenin daha hızlı gitmesinin sağlanması gerekiyor. Dağın etrafından oyuncak tren hattı gibi tek şerit bir hat geçirmekle bu işler çözülmüyor.
1960’lı yıllarda (sadece tek hat olduğu için) Boğaziçi Ekspresi bazı istasyonlarda karşıdan gelen trenleri beklerdi. Bugün de pek bir şey değişmemiş. Tek hat olan bazı bölgelerde tren halen karşıdan gelen treni bekliyor. Hızlı tren hattı çift hat olarak yapıldı diye biliyorduk, bazı bölgeler neden tek hat anlayamadım. Gebze-İstanbul arası tek hat ama o konuda zaten şu anda yapılacak bir şey yok. Apartmanlar o kadar rayların dibindeki, elinizi uzatsanız balkonlardaki çiçekleri sulayabilirsiniz.
Bazı yerlerde de çift hat var ama sadece bir tanesi kullanılıyor. Öbür hat neden kullanılmıyor veya kullanılamıyor bu konuda hiçbir bilgi yok. Tren geliş hattına geçerek bir müddet oradan gidiyor.

Büyük paralar harcanarak bu işlerin düzeltilmesinin mümkün olmadığını biliyorum. Ben radikal değişikliklerden vazgeçtim, her sene ufak iyileştirmeler yapılmasının peşindeyim.

İşin komik tarafı, bu kadar sıkıntısı olan ve de otobüsle aynı sürede giden trende yer de bulunmuyor. Bir hafta önceden biletinizi almanız gerekiyor. Umarım sevgili TCDD’miz trenlerdeki vagon sayısını arttırır. Bu kadar uzun bir yol için 5,5 vagon çok az. Geçen hafta Almanya’dan döndüm, oradaki uzun yol trenleri genelde 12 vagon. On iki olmasa da, bizde de şu anda sekiz olabilir.
İyileştirmeler bu yolculuğu daha hızlı ve daha keyifli bir hale getirecektir. Yeteri kadar bagaj yeri olmamasını bile dert etmiyorum. Bizler düzensizliğe ve kargaşaya alışık insanlarız, kapının önüne yığılmış bagajlarla seyahat edebiliriz. Abartılacak bir şey yok, ineceğimiz zaman kenara iteriz.

Bir takım sıkıntıları olsa da, trenle seyahat etmek bana yine de çok cazip geliyor. Havaalanlarına girip çıkmanın büyük bir eziyete dönüştüğü günlerde, tren benim için halen ilk tercih.
Allah Baba hepimizi dağların çökmesinden, derelerin taşmasından korusun.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

9 Şubat 2020 Pazar

Affetmem

Günaydın Dostlar,

Her şey çok güzel giderken bir anda bir terslik olur. Affedilmesi çok zor bir hata gelir. Öyle bir hatadır ki affedilmesi mümkün değildir, anında çeker gidersin. Aklından da, telefon rehberinden de, sosyal platformlardan da her yerden çıkarırsın. Çıkarttın çıkartmasına da kalbin ne olacak?
Yapılan hatanın affedilecek bir boyutu yok. Bunu sen de biliyorsun, o da biliyor. İşin kötü tarafı bütün WhatsApp grupları da biliyor. İçini dökmek istiyordun, ikinci bardaktan sonra en samimi arkadaşına açıldın, şimdi İstanbul’un yarısı biliyor. “Kimseye söyleme.” bile demedin. Güvendiğin sırdaşın, canın, kardeşin böyle bir şey yapmaz diye düşündün.


“Hayatta affetmem.” diye her yerde yaygara yapsan da damar yollarının gerçeği hiç de öyle değildir. Deli gibi seviyorsundur, affetmeyi de çok istersin; koca kafan affetmene izin vermez. Orta Doğu’nun karışık olduğu günlerden kaçarak beyninin içine yerleşmiş olan uyuyan gurur hücreleri, bir anda ortaya çıkarak affetmene izin vermezler.

Hücreler bir karar vermek zorundadırlar. Ya senin affetmene destek olacaklar ya da bertaraf olacaklar. Bu hücrelere karşı çok büyük bir savaş verirsin, kurtulduğunu zannedersin; tam düzlüğe çıktım derken bu sefer de mahalle baskısı ortaya çıkar. Ailenin de desteğiyle mengene gibi beynini sıkıştırır. Laf etmesi kolay da sokaktaki insan veya yan evdeki emekli müfettiş benim neler çektiğimi biliyor mu? Anlamıyor musunuz kardeşim ben affetmek istiyorum.

Organların eskisi gibi iyi çalışmıyordur artık, güneş de eski parlaklığını kaybetti, zevkle izlediğin programlar meğerse o kadar da keyifli değilmiş. Kitap okumayı aklına bile getirme, bir kelime bile koca kafana girmez. Beraber dinlediğiniz şarkılar dışında hiçbir şey sana iyi gelmiyor.

Kendi kendine düşünürsün. “Ben bir hata yapmadım ki neden enflasyonun bütün yükü benim omuzlarıma bindi?” diye defalarca tekrar edersin. Ben bir şey yapmadım, hatayı o yaptı, eziyetini ben çekiyorum. Bütün sıkıntılar etrafımda köşe kapmaca oynuyor.

“Evet, hatayı o yaptı; sıkıntısını, üzüntüsünü, burukluğunu da o çeksin.” diyerek bu işten sıyrılamazsın. Hatayı o yaptı, affedilmemesi de gerekiyor; hepsi kabul ama sen de sevdin be kardeşim. O yüzden “Affetmem.” diye diye affetmek istiyorsun. Belki de bir daha yapacağını bile bile affetmek istiyorsun.
Tabii bu arada karşı tarafın düşüncelerini de unutmamak lazım. Biz meclisi toplamış çoğunluk yaratmaya çalışıyoruz ama belki de karşı taraf kendi kararlarını kendi vermek istiyor olabilir. “Sizin aldığınız karar beni hiç ilgilendirmez, ben affedilmek istemiyorum ki.” diyebilir. Affedilemez hata, belki de merdivenleri çıkmak için bir koltuk değneği olarak kullanıldı.
Sen kalbinle savaşıyorsun, o affedilmek bile istemiyor. Bu sefer iyice sinirlenirsin. Meğerse seni hiç sevmemiş, sevgisi yalanmış. Hepsi bir oyunmuş. Ekrana da, kalbine de “Ben de artık senden nefret ediyorum.” satırları yazarsın. Bütün bunları yazarken bile affedilmek istemeyeni yine de affetmek istersin.

Sonuçta affettiğinle de, içindeki gurur kompartımanları ile de yaşayacak olan sensin. Komşuları değil, kalbini dinle kardeşim. Bu işin sonunda rezil olmak da var, vezir olmak da var. Her ne yöne yürürsen yürü seçtiğin yol senin yolun olsun.

Kendi kendine mırıldanırsın, “Yaptığı hatanın affedilecek bir yanı olmadığını bilsem de ben affetmek istiyorum.”
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

17 Ocak 2020 Cuma

Şimdi Destek Zamanı...

Günaydın dostlar…

Bildiğiniz gibi, 2020 hedeflerimden bir tanesi Fenerbahçe takımlarının voleybol maçları için kombine satın almaktı. Allah’a şükür bu hedefimi gerçekleştirdim. Fenerbahçe’nin ev sahibi olduğu bütün maçlara da gittim.
Malum voleybol şu anda gündemi sallayan konuların ilk sırasında yer alıyor. Tokyo Olimpiyatları’na katılma hakkı kazanan Filenin Sultanları ile gurur duyuyoruz. Her türlü övgü onlara az bile.

Peki, şimdi ne olacak? Olimpiyatlara gitme hakkı kazandık diye gelecek altı ay boyunca konuyu unutacak mıyız? Tabii ki unutmayacağız. Asıl şimdi destek zamanı. Hepimiz voleybol konuşurken bunu salonlara da taşımalıyız.
 
Bugün ligin ikinci yarısı başlıyor. Avrupa’nın ve dünyanın en iyi oyuncuları Türkiye’de ve Fenerbahçemiz’de oynuyor. 300-500 seyirciyle oynanan maçlarla bir yere varamayız. Futbol fanatiklerini değil, gerçek voleybol seyircilerini salonlara bekliyoruz.
16 milyonluk İstanbul’da Fenerbahçe gibi bir takımın bu kadar az seyirci önünde maçlarını oynaması bize hiç yakışmıyor. Maç saatleri de genelde çok uygun. Cumartesi öğleden sonra maça gider, oradan da yemeğe, gezmeye nereye gidecekseniz gidebilirsiniz.
Hemen itirafta bulunayım, Burhan Felek çok iyi bir salon değil. Civarında araba park etmek de çok kolay değil ama arabayla gelmenize de gerek yok. Birçok semtten yürüme mesafesinde. Arabayla uğraşmak istemediğim için ben metro ile gidiyorum. Hem güzel bir yürüyüş oluyor, hem de trafik derdiyle uğraşmıyorum.

Nasıl mı? Evden Erenköy İstasyonu’na veya Suadiye İstasyonu’na yürüyorum ve oradan Marmaray’a biniyorum. Üsküdar’da aktarma yapıp, Ümraniye Metrosu’na geçiyorum. Bağlarbaşı’nda inip (sadece iki durak) on dakika yürüyünce takımımızın yanındayım. Yürümeyi ve trenleri sevdiğim için benim için çok keyifli oluyor. Aynı şekilde de geri dönüyorum.

Maçlara geldiğinizde ne göreceksiniz? Hemen yazıyorum. En başta gönüllerimizin kaptanı Eda Erdem Dündar’ı ve dünyanın en iyi pasörlerinden biri olan sevgili Naz Aydemir Akyol’u göreceksiniz. Hiç bitmeyen enerjisi ve motivasyonuyla Eda halen bir çocuk gibi. Zaten bir konuda başarılı olacaksanız, içinizdeki çocuğu ve heyecanı kaybetmemeniz gerekiyor. “Çocuk da yaparım, kariyer de yaparım” lafı var ya, bunun en güzel örneklerinden biri sevgili Naz’dır. İkinci defa olimpiyatlara katılacak olan Naz ve Eda’yı gönülden tebrik ediyoruz.

Başka kimler var? Milli takımımızın başarılı oyuncuları Fatma Yıldırım ve Aylin Sarıoğlu da takımımızda. İpar gibi Damla gibi genç yeteneklerimizin yanında dünya yıldızı oyuncularımız da var. Dünyanın en iyi smaçörlerinden biri olan Brankica Mihajlovic de bizim takımımızda. Geçen sene ligi sayı kıralı olarak bitirmiş Melissa Vargas da yolculuğuna Fenerbahçe’de devam ediyor. Defansı da, hücumu da oyunun her yönünü büyük bir başarıyla oynayan, Amerika milli takımının yıldızı güler yüzlü Kelsey Robinson da bizlerle beraber.
Yılların tecrübesi Bahar, geçirdiği ameliyattan sonra yeni yeni iyileşen Dicle Nur, başarılı liberomuz Melis, başarılı orta oyuncusu Beliz, bir diğer pasörümüz Sıla ve süper yetenek Ceren de hepsi bizlerle.
Bütün bunlar yetmezmiş gibi Amerika milli takımından bir genç yetenek daha, sevgili Jordan Thompson da aramıza katıldı.

Gördüğünüz gibi, yönetim bu sıkıntılı dönemde büyük fedakârlıklar yaparak çok güçlü bir takım kurdu. Ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Oyuncular ve teknik ekip bu kadar çabalarken, yöneticiler bu kadar fedakârken; biz de elimizden gelen her türlü desteği vermeliyiz. Her şeyimiz mükemmel, tek eksiğimiz seyirci. Teknik ekip demişken, takımımızı dünyanın en iyi teknik adamlarından biri olan ve Sırbistan’ı dünya şampiyonu yapan Zoran Terzic çalıştırıyor.

Dostlar, ben bu sabah Fenerbahçe için yazdım ama gerçekte bu yazdıklarım bütün takımlar için geçerli. Nereye gitseniz salonlar bomboş. Bir tek büyük takımların maçlarında doluyor. Arkadaşımın biri “Futbol maçlarında da statlar dolmuyor ki” dedi. Doğru söyledi ama futbolda bir maç bileti alabileceğiniz parayla burada bütün sezonu alabiliyorsunuz.
Voleybolu desteklemek ve güzel vakit geçirmek istiyorsanız şimdi tam zamanıdır. Okullar, veliler, spor kulüplerimiz, federasyonumuz voleybolu daha fazla desteklemeliler diye düşünüyorum. Ülkemiz daha da iddialı bir voleybol ülkesi olabilir. Çocuklarımız da heves etsin, onlardan da Eda gibi, Naz gibi, Fatma gibi, Aylin gibi (ve daha niceleri) bayrağımızı her kıtada taşıyacak yıldızlar çıksın.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Ocak 2020 Salı

Zühre Hanım...

Günaydın dostlar…

Çok fazla dizi izlemesem de, sinemaya nadiren gitsem de; inanılmaz bir iş yaptım ve baştan sona kadar Atiye dizisini izledim. Gülgün ve diğer samimi arkadaşlarımın ısrarları bunda çok büyük bir rol oynadı. Sıkılmadan izledim. Bir şekilde insanı sürüklüyor. Çok mu harikaydı? Bence değildi.
Bazı gereksiz sahneler ve abartılmış çekimler olmasa daha da iyi olurdu diye düşünüyorum. İlk dikkatimi çeken bir diğer konu da, aradan geçen uzun yıllara rağmen Atiye’nin koşma şeklinin hiç değişmemiş olmasıydı. Bihter nasıl koşuyorduysa, Fatmagül nasıl koşuyorduysa; Atiye de aynen öyle koşuyor.


Dizi kültürüm yok, hele de Netflix kültürüm hiç yok. Atiye, izlediğim ikinci Netflix dizisi oldu. İlk izlediğim de, La Casse De Papel dizisiydi. Allah var, ondan daha çok keyif almıştım. O dizinin bölümleri daha kısa olduğu için daha çabuk akıp gidiyor. Atiye dizisinin sürekli karanlık ortamlarda geçiyor olması içimi karartı. Kuzeyli gibi güneş çıksa da görsem diye bekler oldum…

Çok fazla sinema aşığı olmadığım için, bu gibi dizilerde/filmlerde ortaya çıkan milyonda bir ihtimallerin birbirini bulması, beni bu işten soğutuyor. Bütün Göbekli Tepe olayı meğerse tek bir ailenin etrafında dönüyormuş.

Benim için bir diğer sorunlu konu da, zamanların birbirine karışması. Ben bugünün bugünle ilişkisini anlayamazken, bugünün dünle yaptıklarını hiç anlayamıyorum. Dizinin bir kısmında “Aaa meğerse çok uzun yıllar önce böyle olmuş, bu da bunun kardeşiymiş” filan gibi şeyler söylemeniz gerekiyor ya, hemen soğuyorum. Saatlerce izliyorsun, sonra birden bir şeylerin öyle olmadığı ortaya çıkıyor.

İlahi güçlerin gizlice organize ederek bir araya getirdiği insanlar gibi kavramlar da bana fazla geliyor. Arkadaşımın biri “Yaşananları, tesadüfleri, sıralamayı çok da sorgulamadan izleyeceksin” dedi. İster istemez ben de çok sorgulamadan izledim. Çok düşündüğünüz de, “Ulan milyon kişi varken bunu mu buldu?” gibi sorular soruyorsunuz, bu da dizinin tadını kaçırıyor. “O şimdi oradan çiçek gibi nasıl çıktı?” diye sormayacaksınız. İlahi güçler yaptı.

Bu evrende yaşananları anlayamazken bir de paralel evrenlerle uğraşmak da beni aşıyor. “O şimdi neden böyle yaptı, kız hani gitmişti yine nereden çıktı?” diyorum. “Akış şu anda paralele evrene geçti” diye cevap veriyorlar. Ben tek boyutlu olanını anlayamıyorum; bir de paralelini, dik açılısını, dar açılısını, neren anlayayım.
Benden başka izlemeyen kalmamış olsa da, yine de dizinin gelişimi ve sonuyla ilgili ipucu vermeyeceğim. Gerçi sonu geldi mi onu da bilmiyorum. Birçok şey orta da kaldı. En azından bana öyle geldi. Para bulabilirlerse muhtemelen ikinci sezonunu da çekerler.
“İkinci sezon” demişken, merakla bekliyor muyum? Hayır. Denk gelirse izlerim ama izlemesem de olur. Nedense, senelerce devam etmesi gereken bir hikâye hissine kapılmadım. Temiz temiz ilk sezon sonunda bitirselerdi belki de daha iyi olurdu.

Özetlersek, dizi kötü değil. Beren Saat ve Mehmet Günsur’un sanki normal yaşamlarını yaşıyorlarmış gibi rol yapmalarını beğeniyorum. Benim gibi bu işlere çok meraklı olmayan birini bile sürükleyebiliyor. Bu arada da Göbekli Tepe ve Nemrut’un çok güzel reklamını yapıyor. Umarım ikinci sezonda Pamukkale’ye de giderler. Yeraltı mağaraları bir şekilde Pamukkale’ye bağlanıyordur. Bu işleri seven arkadaşlar kesinlikle seyretmeliler. Sonunda ne olduğunu anlıyorsanız, bana da anlatın.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

7 Ocak 2020 Salı

Her İşi Yaparım...

Günaydın dostlar…

Son günlerde çok fazla televizyon programı izledim.  Tatildi (gerçi bana her gün bayram), yılbaşıydı, soğuk havaydı derken, bir de baktım ki izlemediğim, daha doğrusu görmediğim program kalmamış. Kısa kısa baktığım için çok da izlediğim söylenemez.
Televizyonların bazı işlerimizi halletmesine alışmıştık ama benim uzak olduğum dönemde her işi yapar hale gelmişler. Eskiden sadece gelin, damat bulurlardı ve birbirlerinden elektrik almalarını sağlamaya çalışırlardı (en azından biz öyle zannederdik), şimdi konu çok geniş bir yelpazeye yayılmış.


Futbol öğreten programlar her yerde ve hiç bitmiyor. Futbol işini futbolculardan, teknik adamlardan, yöneticilerden, hakemlerden daha iyi bilen insanlar sürekli yorum yapıyorlar, eğitim veriyorlar. Eline sopayı alan geçiyor tahtanın başına, başlıyor ders vermeye.

Dedektif tutmanıza veya polise gitmenize hiç gerek yok. Çeşit çeşit kaybolanları bulma programları var. Hatta kendini zevkinize göre sunucu bile seçebilirsiniz. Karmakarışık ilişkiler, cinayetler, kaçırmalar, yaralamalar, doğumda karıştırılan çocuklar her ne sorununuz varsa hepsi aydınlatılıyor. Allah kimseyi muhtaç etmesin.

Yemek programları epeydir var. Ünlünün biri gidip her gün bizim gibi insanların evinde yemek yiyor. Anlayacağınız yemek yapma konusu da çözülmüş durumda. Bir sürü ağır eleştiri yapıldıktan sonra (nasıl olduğunu ben de bilmiyorum) ortam bir anda göbek atma yarışına dönüşüyor. “Sen kim o yemeği yapmak kim” gibi laf sokuşturmalar da hiç eksik olmuyor.

İnsanları eve davet etmek istemiyorsanız, stüdyo ortamında yemek yapabileceğiniz yarışmalar da var. Yeter ki siz niyet edin, yemek yapacak bir yeri muhakkak bulurlar.

Göbek atma ortamlarında muhakkak şarkı söyleme de oluyor. Sonuçta amacımız yemek yapmak değil, meşhur olmak. Sesinizi büyük kitlelere ulaştırabilmenin de çaresi bulunmuş. Tek yapmanız gereken ünlülerin sizin sesinize dönmesini sağlamak. “Şarkının hissini bize geçiremedin” derlerse, o zaman bittiniz. Hemen toparlanın ve evinizin yolunu tutun.
Yemek programlarında yedik yedik büyük beden olduk, şimdi ne yapacağız? O konuyu da dert etmeyin. Büyük bedenlerin nasıl giyineceğine, nasıl yürüyeceğine, nasıl oturup kalkacağına, nasıl birbirleri ile didişeceğine yönelik program da var. Alışveriş yapsınlar diye her gün ellerine para verip sokağa salıyorlar; aldığınız elbiseler, ayakkabılar, çantalar ve aksesuarlar da sizin oluyor.

İnsanlar geldi yemekler yendi, ev battı; hemen “Temizlik Benim İşim” programına yönelmemiz gerekiyor. Programın formatını bilmiyorum. Onların işi olduğuna göre gelip temizliyorlar herhalde. Allah var, Amerika’da okul yıllarında yurtları temizlediğimiz dönemlerde ben de çok iyi temizlik yapardım. Bağlı bulunduğumuz şef biten her odayı kontrol ederdi ve gülerek “Burada ameliyat mı yapacağız?” diye espri yapardı.

Temizlemek ayrı bir konu; ya eviniz çok eskiyse ne yapacağız? Sorun yok. Biliyorsunuz bizim memlekette çareler tükenmez. Evinize gelip istediğiniz her odayı bedavaya yeniden yapıyorlar. Sizin tek yapmanız gereken şey, iş bittiğinde çok şaşırmış gibi yapmak.

En ilginç işlerden biri de, yöneticileri ve/veya sahipleri tarafından içine edilmiş restoranları ve otelleri kurtarma programları. Bu işleri çok iyi bilen bir amca geliyor, iki saat içinde sizin oteli kurtarıp gidiyor.
Bu kadar işten sonra herkes çok yoruldu. Kimse tatile gidemiyorum diye üzülmesin. Biraz sabrederseniz Acun ağabeyiniz sizi altı aylığına tropik bir adaya götürür. Kendinizi ılık kumlarda yatıyormuş gibi hisseder, bütün yorgunluklarınızı unutursunuz.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…