19 Nisan 2014 Cumartesi

Jülide Özçelik

Günaydın Dostlar,

Çiçek Pasajı'nda dostlarla çok güzel bir gece geçirdikten sonra, sağ olsunlar arkadaşlar beni evime kadar bıraktılar. Yolda gelirken radyoda çalan müzik dikkatimi çekti. Rakıyı da güzel içmiş olduğumuz için söyleyenin kim olduğunu üç kere filan sordum.


Söyleyen Jülide Özçelik...

Müjdat Gezen Sanat Merkezinin Hafif Batı Müziği Bölümü'nden 1998 yılında mezun olmuş bir sanatçı. Bizim melodilerimizi kullanarak yaptığı Türkçe sözlü caz çalışması bu kadar mı güzel olur? Yol boyunca dinlemeye doyamadım. Kendi kendime de “Ulan inşallah bu kafa ile ismini unutmam da yarın gidip alırım.” deyip durdum.

Türkçe sözlü caz albümleri konusunda geçmişte Sevgili Özdemir Erdoğan’ın ve birçok diğer sanatçının çok başarılı çalışmaları olmuştu. Bence bu konuda Jülide Özçelik hepsini geride bırakmış. Su gibi akan bir ses insanı dinlendiriyor ve dinledikçe daha çok dinlemek istiyorsunuz.
Eminim ki Bayan Özçelik’i çok iyi tanıyan ve takip eden birçok kişi vardır. O yüzden ben hiç ukalalık yapmayıp naçizane bilmeyenler için çok tavsiye ettiğimi belirteyim. Ben de ismini unutmadım ve hemen ertesi gün gittim, CD’lerini aldım. Aldığım andan beri de dinliyorum.
Görünüşe bakılırsa Jazz İstanbul Volume I ve Jazz İstanbul Volume II adlarında iki adet CD’si var. (Başka da varsa ben göremedim) Her iki CD de birbirinden güzel; Jülide Özçelik’in duru, net, pürüzsüz sesi insanı başka dünyalara götürüyor.

Türkiye’de insanlar pek caz dinlemez. "Sıkıcı ve zenginlerin dinlediği bir müzik" diye bir etiketi vardır caz müziğinin. Hemen belirtmek isterim ki bu caz bildiğiniz caz değil. Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen caz parçalarından da değil. Bu caz, “Türkü Caz”. Yıllardır bu konuda uğraş veren sanatçılar ellerinden geleni yaptılar ama Jülide Özçelik almış caz bayrağını başka bir seviyeye taşımış. Bu ülkede caz dinlenmesi ve sevilmesi konusunda büyük bir adım atmış.

Ben hiçbir enstrüman çalamam. Plak çalmayı bile zar zor beceriyorum ama her zaman büyük bir müzik arşivi olan, iyi bir dinleyici olduğumu düşünürüm. Her türlü müziği dinleyen bir insan olarak bugüne kadar Jülide Özçelik’i keşfetmemiş olmam benim adıma bir kayıp olmuş. Neyse, zararın neresinden dönersen kardır.

Bu sabah kendimi biraz küçük Hıncal gibi hissettim ama bu kadar güzel bir çalışmayı da hiç dinlememiş olanlar olabilir düşüncesiyle kendime saklayamazdım. Belki de hepiniz biliyordunuz, hiç dinlememiş olan bendim. Kendi kategorisinde (Türkçe sözlü, Türkçe özlü caz) çok başarılı bir sanatçı.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

18 Nisan 2014 Cuma

Her Şeyi Bırakıp Kaçıp Gitmek

Günaydın Dostlar,


“I want to leave everything behind and run away.”

Düşünüyorum Amerika’da yaşarken böyle cümleler duyuyor muydum diye.  Birkaç kere duyduğumu hatırlıyorum, kulağıma çok da yabancı gelmiyor ama çok sık duymadığım da kesin. Kesin duyduklarım da kökenleri buralara dayanan insanların ağzından çıkmıştır.

Bugünlerde bu cümle en sık duyduğumuz haykırışlardan bir tanesi. Herkesin kaçıp gitmek için kendine göre çok haklı nedenleri var. Yemeklerden önce günde üç defa duyuyoruz bu kaçıp gitme olayını. Hatta son bir defa da yatmadan önce bir kaşık alıyoruz kaçıp gitme ilacından. Oturuyoruz işte ne güzel, nereye gidiyorsunuz? Nereye kaçıyorsunuz? Bir yerlerde “Kaçsa da bana gelse.” diye bekleyenininiz mi var.
İşler istediğimiz gibi gitmezse hemen her şeyden ve her yerden kaçmak istiyoruz. Kaçmak istiyorsunuz güzel de biliyor musunuz kaçtıktan üç gün sonra, o uzaklaşmak için yırtındığınız her şeyi özlersiniz. Bir anda aklınızdan bütün negatif parametreler silinir gider, sadece güzellikleri hatırlarsınız.

Öğrenci; okuldan, derslerden, ödevlerden, hocalardan bıkmış; iş yerindeki; zararlı, yalancı, dedikoducu, kompleksli, tembel insanlardan bıkmış. Hepsi kaçacağım buralardan diyor. Tamam, kaç kaçmasına da yirmi gün sonra fatura geldiğinde onlar mı ödeyecek senin faturalarını? “Ben artık tahammül edemiyorum, sağlığım bozuluyor.” diyorsun; iyi, güzel de parasızlık ve ödenemeyen faturalar da sağlığını bozabilir. Sen otur, bırak onlar kaçsın.

Birileri bütün gün boş otururken sen aralıksız çalışıp işleri bitiremiyorsun ve kaçacağım, kaçıracağım hissine kapılıyorsun. Evde de işler bitmiyor, işyerinde de. Vücutta, beyinde bir metal yorgunluğu var. "Ne zaman bitecek bu yarış?" diye kendi kendine sorup, tünelin ucunda da bir ışık göremeyince zaten hazır bekleyen “Kaçalım buralardan.” fikri hemen geliveriyor.
Amcaların her daim televizyonlarda, radyolarda, her yerde olan yüksek oktavdaki baskın sesi midir seni kaçmaya zorlayan? Senin üzerinde bir yorgunluk mu yaratıyor? Sürekli konuşup hiçbir şey söylenmemesi midir seni bıktıran?
Karadeniz’de kırk yıldır esmeyen fırtına mıdır seni umutsuzluğa sürükleyen? Her yer beton olmuş, fırtınaya esecek yer kalmamışken, sebepleri kendinden başka her yerde arayıp kendi başarısızlıklarını örtmeye çalışan insanlar mıdır seni rahatsız eden?

Kimsenin kimseye güvenememesi, her yeri kaplamış düşmanlıklar, yalanlar dolanlar, sahtekarlıklar, hırsızlıklar, didişmeler, kavgalar mıdır seni yoran? “İnsanlar artık iyice kötü oldu.” karamsarlığı mı çöktü üzerine? İnan, insanların çok büyük bir bölümü çok iyi insanlar ama ne yazık ki küçük kötü kalabalığın sesi daha çok çıkıyor. Çoğunluk kötü olsaydı zaten bu dünya, bu ülke yaşanacak bir yer olmaktan çıkardı.

Yoksa bir türlü senin sevgine, ilgine karşılık vermeyen kalpsiz midir kaçışının nedeni? Nasıl cevap versin ki senin sevgine, sen kendin söyledin, kalpsiz o!

Bence bu kaçma işi atalarımızdan geliyor. Orta Asya’dan kaçtıkları gün bu işi başlatmışlar. Doğal olarak bu insanların torunlarının kafasında da her daim bir kaçma fikri oluyor. Dini bayramlarda evden kaçan tek millet biz olabiliriz. Sanki adı Şeker Bayramı değil de Bodrum’a, Antalya’ya kaçma bayramı.

Bir tek kaçmak isteyen sen değilsin, derslerin nasıl okula gidiyor musun filan deyince tadı kaçıyor ve Behlül de kaçıyor. Dedim ya bu kaçma işi bizim ruhumuza işlemiş.
Gideceğim diyen insanı kimse tutamaz. Kaçmak istemenin nedeni belki yukarıdakilerin hepsi, belki de hiçbiri. Kaçacaksan kaç tabii ama kendini ve sana emanet edilen kalpleri de çantana koymayı unutma.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

17 Nisan 2014 Perşembe

Arayış İçinde Geçen Bir Ömür

Günaydın Dostlar,

Hepimiz sürekli olarak bir arayış içindeyizdir.

Bildiğimiz şeyleri de ararız, bilmediklerimizi de. Samanlıkta iğne de ararız, hayatın anlamını da. Çoğu zaman ne aradığımızı bilmeden ararız. "Mutluluğu arıyorum." deriz ama bizi mutlu edecek şeyin ne olduğunu da bilmeyiz. Garip bir cazibesi vardır aramanın. Ne olduğunu bilmesek de bir şeyleri bulma ümidi hoşumuza gider. Bazen de gerçeği bildiğimiz ve olmasının hiçbir zaman mümkün olmayacağını hissettiğimiz halde yine de ararız.

Çocuklar, yürümeye başladıkları ilk yıllarda bayılırlar bir şeylerin içine, arkasına saklanmaya. "Birileri beni arasın bulsun." ruh hali daha ilk yıllarda başlar. Ne şekilde olursa olsun, güzel bir duygudur aranmak.
Annelerin sakladığı çikolataları aramakla başlar bizim yolculuğumuz. Günümüzde çok geçerli olmasa da bizim çocukluğumuzda "misafir çikolatası" diye bir şey vardı. Annelerin en önemli görevlerinden biri de misafir çikolatasını saklamaktı. Neden? Habersiz bir misafir geldiğinde ikramsız kalmamak için. Kimsenin evinde telefon olmadığı için habersiz misafir gelmesi durumu çok yaygındı. Ömrümüz misafir çikolatası aramakla geçti. Bulduğun zaman da iki kat daha tatlıdır o çikolatalar ama hepsini bitiremezsin yoksa annen fark eder.
Herkes, bir şeylerin arkasına saklanacak; bir kişi de bütün bu saklananları arayıp bulacak oyunu, aramak işinin sistemimize yüklendiği en büyük dönemdir. Yüzyıllardır dünyanın her yerinde oynanan, cazibesi hiç bitmeyen bir oyundur.

Arayış her yerdedir. Tuttuğun takımın kale önünde gol araması, bir yerlere girerken üstünün aranması, kaybolan şeylerin aranması her yerde, her ortamda bir arayış vardır. Aslında özlem de bir arayıştır. Restoranlara gider, sosyal platformlara yarı yenmiş tabaklarımızın resimlerini koyar, sevdiklerimize "Gözlerimiz sizi aradı." diye mesajlar yazarız. Dostlarla, sevilenlerle bir şeyler paylaşmak aramaların en sıcak olanlarındandır.

Herkes bir iş arayış içindedir. İşinde mutlu olan da arar, mutsuz olan da. "Burası iyi hoş ama ben yine de şöyle bir etrafı araştırayım." durumu çok yerleşik bir ruh halidir. Oy verecek parti ararız. Seçimler bitince oy verdiğimiz partinin neden başarılı olamadığına cevap ararız. Bir müddet sonra da ileriye yönelik ihtimaller arayışına başlarız.

Elimizde kumanda sürekli kanalları değiştirerek seyredebileceğimiz bir program ararız. Bunu yaparken de kafamızda ne aradığımıza dair en ufak bir fikrimiz yoktur. "Bakalım şöyle bir hepsine, elbet seyredecek bir şey çıkar." deriz ama çıkmazsa da yeniden, baştan başlarız.

Dünyanın öbür ucundan gelip Nuh’un gemisini arayanlar, dağların zirvesine çıkmaya çalışanlar, denizlere dalanlar, herkes bir arayış içindedir. Aradıkları gemiden bir iz midir yoksa zor bir ortamda bir şeyler aramanın yarattığı heyecan mıdır? Belki de aradıkları kendileri midir?

İçimizde eskiye yönelik bir arayış da hiç bitmez. Eski günleri, eski arkadaşları, eski mutlulukları ararız. En ufak bir ortam olsa bayılırız eski günlerden konuşmaya. "Ben de o zamanlar gençtim." deyip gençliğimizi ararız. Bugün bizle beraber olmayan sevdiklerimizi ararız, hem de çok ararız.
Elimize metal detektörleri alır, hazine ararız. Bir de hazine bulmaktan daha da değerli olan; kalbimizde, midemizde, ciğerimizde, her yerimizde aradığımız ama bunu kendimize bile söyleyemediğimiz durumlar vardır. Sevgilinle küstüğünde gözün telefona bakmaktan şaşı olmuştur ama onu çok aradığını kendine bile itiraf edemezsin. Öküz gibi özlemişsindir ama yine de ben onu aramam, bensizliğe dayanamayıp o beni arasın diye sürünüp gidersin.

Aramazsın bir türlü, o da aramaz. Özlemişsindir onun kokusunu, kırmızı kazağını, güzel gülüşünü, içinde yok olduğun gözlerini. Düşünürsün "O da benim kadar özlüyor mu acaba?" diye ama arayamazsın, gururun mani olur. "En iyisi ben biraz daha direneyim sonunda o beni arasın." hayaliyle günler kuş gibi uçup gider. Belki de o inatlaşıp bir türlü aramadığın aramanın bir manası kalmamıştır artık. Son vapur kalkmış, seni iskelede gururunla baş başa bırakmıştır.
Boş memeyi, dolu memeyi aramakla başlayan; adaleti aramakla, hakkını aramakla sürüp giden bir hayat arayıp sormayan çocuklarını ve dostlarını arayan gözlerin kapanması ile son bulur.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

16 Nisan 2014 Çarşamba

Küçüksu Plajı

Günaydın Dostlar,

Ankara’da büyüyen ve deniz havasına hasret olan çocuklar olarak çocukken yaz tatilinin büyük bir kısmını Beylerbeyi’nde dedemlerin evinde geçirmeyi çok severdik. Kocaman bahçesi her türlü oyun için uygundu. Çamurdan köfteler yapmaktan tutun da ağaçlara tırmanmaya kadar her şeyi yapabilirdiniz.

Bahçede hiç sıkılmamamıza rağmen (şimdiki çocuklar olsa kafayı yer) en sevdiğimiz şeylerden biri de dayımla ve arkadaşlarıyla beraber plaja gitmekti. Caddebostan Plajı’na gitmeyi çok sevsek de nedense oraya çok fazla gitmezdik. Bilmiyorum, belki de uzak ve pahalı diye gidemezdik. O günlerde Beylerbeyi’nden Caddebostan’a gitmek çok kolay bir iş değildi. Aslında düşünüyorum da bugün de hiç kolay bir iş değil, demek ki hiçbir şey değişmemiş.



Caddebostan birinci tercih olmasına rağmen daha yakın olduğu için dayım bizi zaman zaman da Küçüksu Plajı’na götürürdü. Plaj dediğime bakmayın; vapur iskelesinin yanında gayet koyu, gayet derin, gayet sıkıntılı bir yerden söz ediyoruz. Betondan suya doğru inen bir merdiven olsa da merdivenden inerek denize girmek çok akıllı bir iş değildi. Bu kadar soğuk bir suya ancak atlayarak girilir. Plaj'ın yanında da tezat yaratırcasına Küçüksu Kasrı var.

İtiraf etmeliyim ki taşın bittiği yerde minicik kumsal gibi bir şey de vardı. Bir zamanlar kumsalmış veya birileri getirip üç kamyon kum dökmüş. Kumsal benzeri yerden denize girmek cesaret işiydi. En başta su çok soğuktu ve yavaş yavaş yürüyerek girmeye hiç uygun değildi, ikincisi de dibinde ne ararsanız vardı. Suyun dibinde taşlar, teneke parçaları, cam kırıkları ve aklınıza gelebilecek her türlü çöp saklambaç oynuyordu. Kumsal tarafı o kadar kötüydü ki yüzme bilmememize rağmen diğer taraftan kendimizi derin sulara atmayı tercih ederdik.

Hızla koşarak suya atlar, sonra da hep bir ağızdan “Kamil ağabey tut beni.” diye bağırmaya başlardık. Sağ olsun o da bizi çok severdi. Gün boyunca elinde, kolunda, omzunda birer çocukla derin suda boğuşur dururdu. Diyeceksiniz ki “Dayın nerede, o neden tutmuyordu sizi?” Çok basit. Dayım çocukların böyle tepesinde, elinde, kolunda dolaşmasını çok sevmez. İkincisi de Kamil ağabey derin denizde bizlerle uğraşırken dayım da kumsalda kızlarla sohbet ediyor olurdu.

Hangi plaja gitsek bu kızlar hep vardı. Waikiki Plajı’na da gitsek eminim orada da karşımıza çıkarlardı. Ben plaj yollarında bu kızlarla arabanın arkasında oturmaktan çok rahatsızdım. Kısa pantolonlu, tombul, sevimsiz hallerim kızlara çok çekici geliyordu herhalde diye düşünüyorum. Bana saldırıp sağımı solumu sıkıştırıyorlardı. Ben de ilk fırsatta dayımı anneme şikâyet ediyordum. “Anne kızlar beni sıkıştırdı.” diyordum, annem de “Tamam oğlum, ben kızarım onlara bir daha yapmazlar.” diyordu ama kızlar ilk gördükleri yerde yine yapıyorlardı. Bu kızlar yüzünden kısa pantolondan soğudum.

Kimdi bu kızlar? Bizle gelmediklerine göre oraya nasıl ulaşıyorlardı? Neden her dakika bizleydiler? Tesadüfen mi hep aynı yerlere gidiyorduk? Cep telefonu olmadığını da düşünürsek iletişim nasıl kuruluyordu? Bugün bile bu soruların cevabını bilmiyorum. Üç saat plajda kalıyorduk, kızları evlerine dağıtmak dört saat sürüyordu. Bir de “Oradan geçme babam görür.”, “Buradan dönme ağabeyim görür.” muhabbeti olduğu için yol bitmek bilmiyordu. Ben, o zamanlar bu kızların Yeşilay tarafından bizimkiler içki sigara içmesin diye gönderildiğini düşünürdüm. Muhtemelen de öyledir.

Akşama doğru artık plaj işi yavaş yavaş bitmeye başladığında bizim kızlar Aynur’un (ablam) saçını örmek için kuyruğa girerlerdi. Yeşilay’da kuaförlük kursu alıyorlardı herhalde. Aynur da şımarık şımarık önlerine oturup saçlarını ördürtürdü. Bütün bunlar yaşanırken Ayşın neredeydi? O daha çok küçük olduğu için gelemiyordu. Kızlar gibi her zaman bizimle olan bir diğer isim de Kamil ağabeyin yeğeni Can’dı. Can’ı da çok severdik.

Her ne kadar çok sevmesek de plajdan başka her şeye benzese de Küçüksu’da da güzel vakit geçirirdik. Küçüksu’ya en son gittiğimizde el ele koşarak denize atlarken diğer çocukların son anda atlamaktan vazgeçmesi üzerine bütün yan tarafımı boydan boya betona sürtmüştüm. Atlamaktan vazgeçtiyseniz en azından elimi bırakın. Denizden çıktığımda o bölümde çok da fazla deri kalmadığını görüp plaj doktoruna gitmiştik. Doktor da tuttu, bütün o bölgeye tentürdiyot sürdü. Biraz yakmıştı diye hatırlıyorum.

Bütün gün arabada, orada, burada beni sıkıştıran kızlar da hiç ilgilenmemişlerdi. Doktora gelmeye teşebbüs bile etmediler. Dayımla beraber gittiğimizi hatırlıyorum. Ne demişler? Bu dünyada düşmeye gör kardeşim.

“El ele koşarak suya atlama” fikri sadece plajlara özgü bir durum değildir. İş yerlerinde de sık sık “el ele” konuları gündeme gelir. “Hadi hep beraber el ele gidip amirimize (veya amirimizin amirine) bir şeyleri veya birilerini şikâyet edelim.” diye toplanan gruptan zaman içinde kimse kalmaz. Bahaneler arka arkaya gelir. Bütün acil durumlar o günü bulur ve tek başına atlamak zorunda kalırsın. Atladığın yer de Boğaz’ın serin suları olmaz. Kendini kaynayan bir kazanın içinde buluverirsin. Bizim çocuklar elimi bırakmamıştı, o ortamda böyle bir sorun olmaz. Herkes, memnuniyetle elini bırakıp senin süratle kazanın içine doğru koşmanı izlemeye başlar.

Emin’in tavsiyesi: Hiçbir grupla ortak şikâyet eylemlerinin bir parçası olmayın. Yalnız kalsanız da kalmasanız da bir yere varamazsınız. Bir de listeye yazıldığınızla kalırsınız. Bu gibi hisler içine girdiğiniz zaman, gelin beraberce Küçüksu’nun serin sularında dertlerimizi unutalım.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

15 Nisan 2014 Salı

Kemal Sunal

Günaydın Dostlar,

Rahmetli Kemal Sunal’ın filmlerinin halen televizyonlarda çeşitli kanallarda oynadığını görünce “Bu filmler de elli kere oynadı.” diyoruz birbirimize. Aslında üzerinde çok da durmadığımız konu, bunların birer film değil hayatın en gerçek noktası olduğu konusudur. Tarık Akan’a tezat yaratmak için kullanıldığı filmlerden değil; günlük yaşamımızda her gün bir arada olduğumuz insanları, bizleri oynadığı filmlerinden söz ediyorum.


Kemal Sunal, bir çağın bitmesi; yeni bir çağın başlaması demektir. İnsanların Kemal Sunal’da kendilerini yaşaması demektir. Aynı ahengi yakalayıp, aynı duyguları paylaşıp aynı arzulara sahip olması demektir.


Amerika’da yaşarken zengin yerleşik Türk-Amerikan çocuklardan bir tanesi (nasıl olduysa) bizi Kemal Sunal filmleri seyretmek için evine davet etmişti ve benim Kemal Sunal kültürü ile ilk tanışmam orada olmuştu. New York’tan getirtilen yirmi beş kadar videoyu defalarca seyretmiştik. Bekçiler Kralı, Çöpçüler Kralı, Kapıcılar Kralı gibi filmleri hiç unutamam.


İlk defa karşımızda değişik bir tip vardı. Fiziksel görünüşü ve mimikleri de canlandırdığı tipler için son derece uygundu. Kendine özgü bir bakışı, gülüşü, koşuşu, konuşuşu vardı. Olmadık insanlara, olmadık yerlerde küfür edebiliyor; aklına gelen her şeyi söyleyebiliyordu. Aklına estiği yerde amirine “eşşoğlueşşek” deyiveriyordu. Herkesin aklından geçirip de bir türlü söyleyemediği sözleri Kemal Sunal langırt diye söylüyordu. Hiç böyle bir şeye alışık olmadığımız için de herkese komik geliyordu.
Üstüne vazife olmayan işlere karışması, kendini bir şey zannetmesi, önüne gelene küfür etmesi, posta koyması yıllardır arayıp da bulamadığımız nimet gibiydi. Bu adam bizi temsil ediyordu. Hatta bu adam bizdi. “En Büyük Şaban” gibi film isimleri bilerek seçilmiş ve Şaban’ın da bir gün en büyük olabileceğini vurgulamak amacıyla çok hassas bir şekilde işlenmiştir.
Film için bile olsa hayatımızda ilk defa fakirin zengine, memurun amire, güçsüzün güçlüye, okumamışın okumuşa posta koyabildiğini görüyorduk. Demek ki bu mümkündü, filmde oluyorsa gerçek hayatta neden olmasındı. Artık duvar yıkılmıştı. Ekrandaki zavallı görünümlü adam, onu bunu takmıyor, bildiğini okuyorsa biz neden yapmayalım durumu vardı.

Ona yüz vermeyen kızlar bile bu küfür eden, posta koyan yeni adamı görünce yüz vermeye başlıyorlardı. Kaba ve agresif tiplerin daha makbul olduğu kültürü yerleşmeye başladı. Artık kibarlık geçerli akçe değildi. Önümüzde yeni bir profil vardı. Her türlü zayıflığına rağmen kimseye kendini ezdirmiyor, önüne gelene laf sokuyordu.

Kemal Sunal’ın aynı tip karakterleri canlandırarak yüzden fazla film çevirmesi ve talebin yıllarca sürmesi bir tesadüf değildir.  Bu filmler; sosyal bir olaydır, bir uyanıştır, bir örnek almadır, bir yaşamdır, bir umuttur. Saf görünümlü olsa da içinde taşıdığı sokak zekasının sivrilmesinin zaferidir. Her dönemde gülmeyi unutmuş, umudu kalmamış insanların gülmek için yaşam için bulundukları duvarların arkasından çıkabilmek için umudu olmuştur.
Bu ülkenin sinema tarihinde ve günlük yaşamında bu dönemin ayrı bir yeri vardır.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

14 Nisan 2014 Pazartesi

Survivor Gerçeği

Günaydın Dostlar,

Kimse kıvırmasın. Son zamanların popüler lafıyla “Hepiniz oradaydınız.” Hepinizin ne olup bittiğinden haberi var. Benim bile (bu programı pek de izlemediğini söyleyen biri olarak) her şeyden haberim var.

Her zaman başbakanın bu halkı iyi tanıdığı söyleniyor ama bence bizleri en az başbakan kadar iyi tanıyan bir diğer isim de Acun Ilıcalı. Bu halka neyi, nasıl satacağını çok iyi biliyor. Bizim halkımız meraklıdır ve televizyon seyretmeye de bayılır. Amerikalılar izleyebilir ama bir Alman aile oturup da haftada üç gece, arka arkaya üçer saatten böyle bir programı izler mi acaba diye de merak ediyorum.
 
Acun artık takım şablonlarını da oturttu. Nasıl bir kombinasyon kurarsa hem yarışmalarda başarılı olurlar hem de birbirlerini yerler balansını çok iyi çözdü. Malum biraz didişme, biraz pislik, biraz laf sokma filan olmazsa program reytinglerde sonuncu olur. İki üç hafta kadar önce gördüm, “Acun ağabey ben bunların hepsini gömerim.” deyip duran adam halk oylamasında birinci oldu.


Takımları oluştururken ilk önce bir tane yeni emekli olmuş futbolcu şart. Ahmet Dursun, Ümit Karan, Pascal Nouma gibi insanlar bu kategoriye giriyorlar. Modası geçmek üzere olan bir iki tane dizi oyuncusu veya şarkıcı da fena olmaz. Daha önce de yazmıştım, her zaman bizim başımızda bir büyük şart. 45-50 yaşlarında, Mustafa Topaloğlu gibi şimdiki Ertunga Gemuhoğlu gibi birileri de olmadan olmaz. Bunlar grubun “baba” figürleri oluyorlar.


Gönüllülere Müge gibi geçen seneki Fatmagül gibi toplumun beğeneceği iki güzel kız koyup karşı tarafa da Özge Ulusoy, Eda Özerkan gibi iki tane bir türlü tutturamamış manken attın mı işler iyi gidiyor demektir. Herkese nasip olmuyor ama Özge Ulusoy’un Survivor’dan sonra işlerinin çok açıldığı da bir gerçek. Bazı insanlar Acun’un yanında yürüdükleri zaman çok ciddi bir şekilde yol alabiliyorlar. Acun’la takılırsan reklamlardan tut da Kanuni’nin özel şoförü olmaya kadar her işi yapıyor olabilirsin.

Son yıllarda, Arnavut güzeli Almeda Abazi veya Ganalı Samantha gibi yabancı kökenli ama Türkiye’de yerleşik insanları da gruplara eklemek adetten olmaya başladı. Pascal Nouma, bu gruba da giriyor. Adam çok fonksiyonlu, her gruba uyuyor. Tabii burada şöyle de bir durum var. Acun’un kafası devamlı çalıştığı için bir yarışma yaparken hemen “Ben bu insanı başka hangi yarışmada kullanabilirim?” diye düşünmeye başlıyor. Bence "O Ses Türkiye" şampiyonu Hasan Doğru’nun da Survivor’a gitmesi an meselesidir. Oturup sessiz sessiz etrafa bakar.
Daha önce de belirttiğim gibi bu takımlardaki en önemli profiller ortalığı birbirine katacak olanlar. Herkes oturup gül gibi geçinse kimse izlemez programı. Acun da bunu çok iyi biliyor ve muhakkak ve muhakkak ortalığı karıştıracak, sesi çok çıkan, edepsizlikte ve agresiflikte sınır tanımayacak bir iki kişiyi de aralara serpiştiriyor. Bu tiplere bayıldığımız ve de ne dobra ne mert insanlar diye düşündüğümüz için de bunlar genellikle halk oylamalarında en yüksek puanları alıyorlar.
 
Malum bu yarışmada en büyük sorun açlık. Acun, ilk yıllarda düzenli erzak verildiğini çok dillendirmese de son yıllarda bunu zaman, zaman söylüyor. İki üç sene önce “Bize erzak veriliyordu.” diye yaygara yapan manken kızın bence bu açıklamalarda büyük bir rolü oldu. Millet çok da merak sarmasın diye acilen konu kapatıldı gitti.

Şartların zor olduğunu kesinlikle kabul ediyorum. Üç öğün yemek firmasından yemek gelse yine de çekilmez orası. Bırakın sahilde yatmayı, böyle bir adada beş yıldızlı bir otelde bile bir müddet sonra insan sıkıntıdan patlar. Her akşam karanlığın yokluğunda yatıp ertesi sabah pırıl pırıl bir güneşin hiçliğine uyanmak herkesin harcı değil. Yokluk ve boşluk bir müddet sonra insanı kemirmeye başlar.

Bütün bu bilinen, bilinmeyen erzak yardımları ve de yiyecek ödüllerine rağmen ben aç olduklarına, yeteri kadar yemek yiyemediklerine bütün kalbimle inanıyorum. Babam, “Allah kimseyi açlıkla terbiye etmesin.” derdi; cidden açlık zor bir iş; Allah kimseye vermesin.
 
Yeteri kadar yemek yiyemedikleri kesin ama ilk günden beri de aç insanların bu kadar enerji ve güç gerektiren oyunlarda hem de çok sıcak bir havada nasıl yarışabildiklerini de merak etmiyorum dersem yalan olur. Ben öğlende yemek yemesem akşama konuşacak enerjim kalmıyor. Bunlar beş cm balığı on kişi paylaşıyorlar, sonra da aç ve bitkin halleriyle yapmadıkları kalmıyor.

Kimseye nazar değdirmeyeyim ama adada ilk yıldan beri kimsenin hastalanmaması da dikkatimi çekiyor. Motorlarda rüzgârda gidip geliyorlar, ıslak kumların üzerinde yatıyorlar, üstelik de yeteri kadar beslenemiyorlar ama kimse hasta olmuyor. Oyunlarda yaralanıp doktor ihtiyacı olan oldu ama soğuk algınlığı vs. gibi hastalığı olan hiç görmedik. Adanın havasının temiz olması ve etrafta hasta edecek bir şeylerin olmaması bunun nedeni herhalde diye düşünüyorum. Demek ki “Terli terli rüzgâra çıkma.” gibi lafların da hasta olmakla çok bir alakası yokmuş. Etrafta mikrop, bakteri, virüs yoksa hasta olmuyorsun. Adamlar yarışmadan sonra sürat motoruna binip gidiyorlar ve Allaha şükür hiçbir sorunları yok.

İnsanlar, Survivor’a neden gidiyor? Kazanana 500 bin TL ödül var  deniliyor ve az bir para değil ama ondan da önemlisi gündeme gelmek, tanınmak, tekrar popüler olmak vs. gibi nedenlerle gidiyorlar. Burada çekilen çilelerin dönüşte onlar için birçok kapıyı açabileceğini düşünüyorlar ama hepsi için de öyle olmuyor. Kapıyı Survivor değil, Acun açıyor. Acun kapıdan girerken sen de yanında girdin, girdin yoksa sen de birçoğu gibi kalırsın dışarıda. Ünlülerin adada kaldıkları her hafta için belli bir miktarda para aldıklarına dair rivayetler de var ama doğru mu değil mi bilmiyorum.

Diğerlerini bilmem ama bu işin Acun’a yaradığı kesin. Programı izlerken de yarışmacılar sürünürken Acun'un da (doğal olarak) oralarda bir yerde beş yüz metre ileride lüks bir otelde  kaldığı düşüncesi bana büyük bir haksızlıkmış gibi geliyor. Şimdi, bir de haftada beş gece, adada yaşananların tartışıldığı yeni bir program daha ortaya çıkmış. Yaşanan şeylerin ardından yorum yapma merakımız var ya Survivor’da o durumdan payına düşeni almış.
 
Geri kalmış, kitap okuma oranı düşük ve araştırmacı ruhu olmayan ülkelerde bu tip programlar hayatın bir gerçeği. Kimse inkâr etmesin hepimiz de ama az ama çok seyrediyoruz. İnsanlar Turabi’nin ne diyeceğini takip etsin, başka işlerle uğraşmasın senaryosunun perdeleri bunlar. Kitap okumak için ayrılan zamanın diziler için ayrılan zamandan daha çok olduğu gün, bu ülke çok daha farklı bir yerde olacak.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

13 Nisan 2014 Pazar

Herkes Önce Bir Kendine Baksın..

Günaydın Dostlar,

Neymiş konu?

Sakat olduğu için takım ile Sivas’a gitmeyen Wesley Sneijder, maçın oynandığı saatlerde evinde oturup maçı seyretmemiş de tutmuş Hollanda’dan bir arkadaşının boks maçına gitmiş. Hatta ringe çıkıp bir iki saniyelik gösteri bile yapmış.


Vay hain vay! Nasıl yapar bunu bize?

Alex De Souza, Aziz Yıldırım ile ciddi bir görüşme yaparken ayak ayak üstüne atmış.
Vay terbiyesiz vay! Nasıl yapar bunu bize?

Manual Fernandes, maç gününden bir akşam önce arkadaşları ile balıkçıya gitmiş.
Vay düşüncesiz vay! Nasıl yapar bunu bize?

Bunlar gibi binlerce örnek verebiliriz. Bu adamları dünyanın her yerinden toplayıp, getirip sonra da bizim yaşamımıza, kültürümüze %100 uyum sağlasınlar gibi saçma sapan  bir beklenti içine giriyoruz.
Adamlar olaya bambaşka şekilde bakıyorlar. Sivas’a gidemedi diye evde oturup maç seyretmesi gerektiğini düşünmüyor. O zamanı maddi, manevi başka şekilde kendisi açısından daha verimli bir biçimde değerlendirmeyi düşünüyor. Oynanan maçı iki saat sonra izlemeyi bir hainlik olarak görmüyor.

En ufak bir şey yaptıklarında her zaman eleştirdiğimiz bu yabancı futbolcular, "Kardeşim siz sanki her şeyi çok mu doğru yapıyorsunuz, gidin de bizi eleştirmeden önce bir aynaya bakın." deseler ne cevap vereceğiz?
"Bu ülke kadın ölümlerinde dünyada bir numara, çocuk gelinlerde dünya birincisi, çocuk pornosunda ilk sıralarda, hayvanlara tecavüzde birinciliği yıllardır kimseye kaptırmıyor, trafik kazalarında dünya birincisi, iş kazalarında dünya birincisi; sahtekarlık, yolsuzluk, rüşvet sıralamasında dünyada ilk sıralarda; vergi kaçırmak günlük yaşamın bir parçası olmuş; yalan dolan her yerde iken siz utanmadan bizi mi eleştiriyorsunuz?" deseler, ne cevap vereceğiz?

Milleti eleştirmeden önce herkes aynada bir kendine baksın. Bilmiyorum bir dünya pişkinlik listesi var mı ama, olsaydı biz onda da birinciliği kimseye kaptırmazdık.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın...