15 Temmuz 2018 Pazar

Bülent Acar...

Günaydın dostlar…

Benden 3 yaş küçüktü. Bana da her zaman “ağabey” der, her zaman da gerçekten ağabeyiymişim gibi saygı gösterirdi. Babası da babama “ağabey” derdi. Bütün beraberliğimiz boyunca da bir gün bile saygısında, sevgisinde kusur etmedi. Nedenini bilmiyorum ama bu aralar sevgili kardeşim Bülent çok sık aklıma geliyor.
Aynen benim gibi o da bilgisayar okumak için gelmişti Amerika’ya.  Michigan’ın -30 derecelere varan soğuk havasında, gece gündüz beraberce uğraşıp durduk. Allah var, Bülent benden daha çalışkan bir öğrenciydi. Genelde bütün vaktini çalışarak geçirirdi. Ne zaman evine gitsem, çok sigara dumanlı bir ortamda sürekli çalışırdı.


Bilgisayar okumaya karar verdik ama ortada bilgisayar yok. Mevcut tek bilgisayar okulda 500 m2 bir odada duruyor. Allah bilir hafızası da benim şimdiki cep telefonumdan daha küçüktü. Bilgisayar tek olunca da sayılı sayıdaki terminallere günler öncesinden randevu almak gerekiyordu. Gece yarısından sonra genelde biz hep terminal odasında olurduk.

Sevgili Bülent ile güzel bir düzenimiz vardı. Gece yarısı çok fazla mekân açık olmazdı. Nadir açık olan yerlerden bir tanesi de (sadece arabaya servis) Burger King’ti. Genelde Bülent Burger King’ten whopperları alıp, benim eve Late Night With David Letterman seyretmeye gelirdi. O zamanlar gece kuşu gibiydik zira David Letterman’ın şovu gece 1.00 de başlayıp, 2.30’da biterdi. David Letterman, Türkiye de dâhil olmak üzere bugün dünyanın her yerinde yapılmaya çalışılan geç saatteki şovların atasıdır.

Şov bitince de istikâmet bilgisayar odası. Allah ne verdiyse otururduk. Hava aydınlana kadar oturup, birkaç saat sonra derse gittiğimiz de olurdu. Nasıl başarırmışız ben de bilmiyorum gençtik herhalde…
 Hep ders çalışmak da olmaz, zaman zaman diğer arkadaşlarla bir araya gelip sabaha kadar King oynadığımız geceler de yok değildi. Çok paramız da yoktu ama yine de viskinin iyisini içmeye çalışırdık. Zavallı Bülent hep sıkıntıdaydı. Ya bir elle çıkar, ya da çıkamazdı. Hiçbir zaman çok rahat bir oyun oynadığını hatırlamıyorum. Çok uğraştık, çok çalıştık, yazdığımız programları yerlere serip dizlerimizin üzerinde çok süründük ama çok da eğlendik.
Sonunda bilgisayar işi bitti, “Hadi MBA yapalım” dedik. Şımardık bir kere, artık kim tutar bizi. Bilgisayarda iyiydik ama MBA’de süperdik. Hiç mütevazı olamayacağım. Öyle bir senelik MBA’lerden de zannetmeyin, tam 78 kredi aldık. Normal üniversite zaten 128 kredi. Neredeyse bir üniversite daha okuduk. Master programına başlamadan önce işletme fakültesinde bir sürü ders almak zorunda kaldık.

MBA zevkliydi. Artık full-time çalışma hayatına da başladığım için paramız da vardı.

MBA programının bilgisayara yakın felsefede ve işleyişte olan derslerinden sürekli 100 alıyorduk. İş hukuku dersinde Bülent’in yaptığı bilgisayar kaynaklı çalışmanın çok benzerini ben de yapmıştım. Bulduğumuz her ortamda bilgisayara sığınıyorduk. İkimiz de 100 almıştık ama profesör üzerine “Çok teknik bir konu çok da bir şey anlamadım” yazmıştı. O devirde bilgisayarlar çok yeni olduğu için, bilgisayarlara yönelik çok fazla kanun maddesi de yoktu dünyada.
Bülent, sık sık bana çeşitli konularda fikir sorar, söylediklerime de değer verirdi. Uygular, uygulamaz o ayrı bir konu ama akıllı bir süzgeçten geçirirdi. Tecrübeye saygısı vardı.
Çalışkandı ama her ortama da uyardı. Bildiğiniz gibi ben dansöz gibi göbek atan erkekleri çok sevmem ama Bülent’e yakışıyordu. Çok da güzel oynardı…

Soğukla boğuştuk, karlarla boğuştuk, olmayan bilgisayarlarda sıra kapmak için boğuştuk, çok sık maddi sıkıntılarla boğuştuk ama sonunda üniversite de bitti, yüksek lisans da bitti. Ben Amerika’da çalışmaya devam ederken, Bülent Ankara’ya dönüp baba işinde çalışmaya başladı.
Ankara’ya döndükten kısa bir sonra da Gölbaşı yakınlarında bir trafik kazasında hayatını kaybetti. Şaka gibiydi. Yıllarca her dakika bir arada olduğum, kardeşim dediğim insan artık yoktu. İnanması güçtü ama hayatın gerçeği de buydu.

8-9 sene okulları bitirmek için uğraşıp, okullar bittikten sonra 8 sene yaşayamamıştı. Onun da son noktası karanlık bir göcede Konya Yolu’ndaymış. Bir anda onu bizden aldı, götürdü.
Bu kazanın üzerinden belki 20 yıldan fazla zaman geçti. Sevgili Bülent şimdi Karşıyaka’da istirahat ediyor. Babamı zaten çok severdi, yine birbirlerine çok yakınlar. Artık Erdoğan amca da yok. Hepsinin mekânı cennet olsun.

Sevgili Bülent, aradan bu kadar yıl geçti ama ne kalbimdeki yerin değişti, ne de Burger King tiryakiliğim… Her zaman da böyle olacak.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

10 Temmuz 2018 Salı

Yağmur Yağdı Toprak Kaydı...

Günaydın dostlar…

“Yağmur yağdı, toprak kaydı” deniliyor. Aslında işin doğrusu öyle de denilmiyor. “Yağmur yağdı, toprak boşaldı, tren devrildi, insanlar öldü” deniliyor. Yaşamını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yarılılara da acil şifalar diliyorum. Yine önlenebilecek bir kaza yüzünden birçok insanımızı kaybettik. Mekânları cennet olsun.
Trakya’nın göbeğinde yağmur yağdı, toprak boşaldı. Bu işlerin uzmanı olmamakla beraber, doğru bir şekilde hesap edilip yapılsaydı; toprak da boşalmazdı, taş da boşalmazdı diye düşünüyorum. Rayların ortada kalmış hali son derece ürkütücüydü.


Demiryolu yapmak karayolu yapmaya benzemiyor. Bambaşka ince hesapları var. Altından geçireceğiniz her türlü çalışmanın çok iyi hesap edilmesi gerekiyor. Minicik bir su borusu bile geçirmeye kalksanız 50 çeşit izin almanız gerekiyor.

Demiryolu yapmanın çok pahalı olmasının en büyük nedenlerinden biri de altyapı çalışmalarıdır. Marmaray çalışmalarını izlerken, her gördüğümde “İnşallah bu köprüleri 3 trenin aynı anda üzerinde olma ihtimalini düşünerek yapıyorlardır” diyorum. Yapılan köprülerin dış görünüşleri sağlam ama iç dünyalarını Allah bilir.

Her zaman söylediğim gibi, Avrupa’da toprak boşalmaz, tren de devrilmez. Adamlar o tip çalışmaları her türlü ihtimali hesap ederek yaparlar. Almanya’da sürekli yağmur yağıyor ama gelip de demiryolunun altındaki toprağı boşaltmıyor. Bu gibi kazalar her zaman bizim gibi hesabını kitabını iyi yapmayan, masrafları minimumda tutmaya çalışan geri kalmış ülkelerde oluyor. Bir kere yap, masraftan kaçınma ama sağlam yap. Aynı şeyi 2 kere, 3 kere yapmak hem maddi anlamda, hem de manevi anlamda çok daha pahalıya mâl oluyor. Giden canlar geri gelmiyor.

Demiryolunun havada kalmış halini gördükten sonra, insan ister istemez “Acaba demiryollarımızın başka kaç noktasında bu tip altından toprak boşalma ihtimali olan yer vardır?” diye düşünmeden edemiyor. Çorlu’daki, toprağın akıp gitmesini önleyemeyen alt yapıdan kesin ülkenin başka yerlerinde de vardır. Umarım yoktur ama hislerim bana olabilme ihtimalinin yüksek olduğunu söylüyor. Böyle bir kazadan sonra yapılması gereken, bütün demiryolu güzergâhlarının tekrar gözden geçirilmesidir ama yapılacağı konusunda çok umutlu değilim.

Bir de hızlı trenimiz var. Unutmayın ki, geçmişte sadece treni hızlı sürerek hızlı tren yapabileceğimizi bile düşünmüştük. Raylar uygun olmayınca, hızlı sürdüğünüz zaman benim oyuncak tren bile raydan çıkıyor. Her yerde olmasa bile, birçok yerde saatte 250 km hız yapan bir trenin altyapısında da toprak boşalmasına aday bölgeler var mıdır acaba? “Kesinlikte yoktur” diyebilmeyi çok isterdim ama maalesef diyemiyorum.
Çok daha hızlı giden bir trenin havada kalmış raylarla karşılaşması durumunda neler olabileceğini düşünmek bile istemiyorum. Allah hepimizi daha beterinden korusun.
Mevsimler sertleşti, doğal afetler arttı. Hiç görülmemiş yoğunlukta yağmurlar da yağabiliyor, kuraklık da olabiliyor. “Hiç bu kadar çok yağmur yağmamıştı” şeklinde cümleler artık bir işe yaramıyor. Demek ki hesap kitap şeklimizi değiştirmememiz gerekiyor. “Görülmemiş yağmur yağdı, aktı gitti”, “Görülmemiş kar yağdı, çöktü” şeklindeki cümlelerden bıktık artık.

Altyapı yetersizliği bizim ülkemizin yüz yıllık sorunudur. Bu konuya yapılan yatırımlar çok net bir şekilde politik kazançlara dönüşmediği için, hükümetler her zaman gözle görülen, çabucak kazanca dönüşebilecek yatırımlara yönelmişlerdir. Ara sıra yaşanan bu tip kazalara da “Allah’ın takdiri” der, yolumuza devam ederiz. 

Soma’da yüzlerce insanımızı kaybettik. Binlerce ailenin hayatı perişan oldu. O günden bu güne kadar madenlerde ne değişti? Bütün madenler gözden geçirilerek daha sağlam olmalarını sağlayacak çalışmalar yapıldığını ben hiç duymadım. Belki ufak tefek bir şeyler yapılmıştır ama kapsamlı bir çalışma hiç yapılmadı. Neden mi? Ne böyle bir paramız var, ne de böyle bir arzumuz var da ondan.
Her zaman “Allah korusun” diyoruz ama bir yandan da bu tip kazaların bir gün, bir yerde yine olacağını da biliyoruz.

Çöken çatılardan, yıkılan köprülerden, kamyon çarpan üst geçitlerden, uçan tabelalardan, akan topraklardan, denizle karayı birleştiren sellerden, taşan nehirlerden, düşen çığlardan Allah baba hepimizi korusun. Görülüyor ki, biz kendimizi koruyacak tedbirleri alamıyoruz, altyapıyı yapamıyoruz.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

16 Haziran 2018 Cumartesi

Hediye

Günaydın Dostlar,

“Hediye” deyince doğal olarak hepimizin aklına özel günlerde verilen armağanlar geliyor. Benim bu sabahki konum, hediye paketleri içinde bize verilen armağanlar değil. Allah'ın hediye olarak karşımıza çıkarttığı insanlar.
Hediye paketleri güzel ama diğerleri daha özeldir. En güzeli ve en özeli karşınıza çıktığı zaman da kesinlikle bir hediyedir. Böyle bir armağan da insana son gününe kadar yeter.


Hayat tesadüflerden ibarettir. Buna katılmamak mümkün değil ama bazı tesadüfler o kadar özel ve güzeldir ki Allah tarafından sizin karşınıza çıkarılmışlardır. Böyle bir durumda da artık onlar tesadüf olmaktan çıkmıştır, onlar birer hediyedir.

Ben bu hediyelerin yaşadığınız doğru hayat karşılığında karşınıza çıktığına inanıyorum. Yaşam süreniz boyunca çok güzel işler yapmışsınız, çok sevilmişsiniz, çok iyi niyetli ve doğru olmuşsunuz, çok yardımsever ve kötü gün dostu olmaya çalışmışsınız; Allah da bu özel hediyeyi karşınıza çıkartmış.

Bazen yeni doğan bir çocuk, bazen de hiç olmadık bir ortamda karşınıza çıkan bir melek. Hediye her şekilde karşınıza çıkabilir. Minicik bir kedi yavrusu bile bütün hayatınızın akışını değiştirebilir.

İçi güzel, dışı güzel bu meleklerden dünya üzerinde çok az sayıda var. Binlerce olsaydı zaten herkesin karşısına çıkardı. Önemli olan böyle bir hediye sana verildiğinde ambalajından tutun da içindeki pırlantaya kadar kıymetini bilebilmen.

Minicik bir çocuk doğar. Herhangi bir doğum değildir, o bir hediyedir. Hayat boyu senin arkadaşın, dostun, sırdaşın, desteğin olsun diye sana verilmiş bir hediyedir. Sen bilmeyebilirsin ama yüce rabbim onu sana ömrünün geri kalanını düşünerek hediye olarak vermiştir.
Sen kendi kendine hediye veremezsin. Nasıl ki doğum gününde kendi kendine hediye veremiyorsan bu hediyeyi de sen veremezsin. Hatta kimse veremez. Onu hak ettiğin düşünülüyorsa o zaten doğal olarak senin karşına çıkacaktır.

En önemli konu, böyle bir hediye senin karşına çıktığında onun bir hediye olduğunu anlayabilmek. Hediye beklemez, anında anlayıp hediyeyi kabul etmen gerekir. Yaşamın normal bir parçasıymış gibi davranırsan hediyeyi senin karşına çıkaranı gücendirirsin.
Adı üstünde, o bir hediye. Sana kız arkadaş olsun veya erkek arkadaş olsun diye karşına çıkmadı. Allah onu senin karşına çıkardı, üzerine de şöyle bir not iliştirdi; “Bundan daha iyisi ve özeli yok, en güzelini ve özelini senin karşına çıkarttım.” O değeri anlayamazsan, o değeri ölçemezsen hediyeye de yazık etmiş olursun.
Yazımın başında da belirttiğim gibi karşınıza bir hediye çıkması Milli Piyango’dan en büyük ikramiyenin çıkmasından daha düşük bir ihtimaldir. Böyle bir durumla karşılaşıncaya kadar da böyle bir şeyin olamayacağına inanırsınız.

Onun bir hediye olduğuna inanıyorsanız o kadar güzel saklayın ki ne rüzgâr, ne güneş ne yağmur ne de kar ona zarar veremesin. “Şans kapıyı yedi kere çalar.” diyorlar ama hediye karşınıza milyarda bir kere çıkar.

Unutma kendi hediyeni yaratamazsın, hediye karşına çıkarsa kendi hikayeni yazarsın.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

30 Mayıs 2018 Çarşamba

Millet Parkı...

Günaydın dostlar…

Londra Metal Borsası’na eğitime gittiğimizde, bizi gerçek borsa seanslarını izlemeye götürmüşlerdi. Her bir sözleriyle dünya piyasasını etkileyen Metal Borsa’sı üyeleri, seans aralarında bilgisayarlarda fal bakıyorlardı. “Ulan adamlara bak dünyanın kaderiyle oynuyorlar, bir yandan da dalga geçiyorlar” demiştim ama gerçek hiç de öyle değildi. Oldukça yaşlı eğitmenimiz, “Onların seans aralarında kafalarını boşaltmaları şart” şeklinde cevap vermişti.

Her ne kadar dünya piyasaları ile oynamasam da, aynı ihtiyacı zaman zaman ben de duyuyorum. Çok fazla konu kafama dolup da bir gram yer kalmayınca, ben de uçak radar programlarına bakıyorum. Havadaki uçakların nerden nereye gittiğini görmek ve o şehirler hakkında düşünmek kafamı dağıtıyor. Bazen de kendi kendime “Ben de ilk fırsatta Buenos Aires’e gitmeliyim” gibi yorumlar yapıyorum.

Uçaklara bakarken, yorumları yaparken de gökyüzünde tahminlerimin çok üzerinde özel uçak olduğunu görüyorum. İniş kuleleri onları çok da adam yerine koymadığı için (tamamen benim görüşüm), inene kadar bazen havada 50 tur atmak zorunda kalıyorlar. Belki de bir sırası vardır ama ne zaman izlesem büyük uçaklara öncelik veriyorlar gibi geliyor bana. Sonuçta uçak büyük de olsa, küçük de olsa iniş kuyruğunda bir yer işgal ediyor.

Her daim havaalanlarında iniş kuyruğu var. Bu tip programlara ara sıra bakan arkadaşlar bilirler, Marmara’nın üstü genellikle uçak doludur. Muhakkak ki otomasyona bağlı bir düzen vardır ama baktığınız zaman havada her yöne uçan sivrisinekler gibi görünürler. O kadar kalabalığın arasında bir de özel uçaklar sıraya girmeye çalışır. Zaten büyük yolcu uçaklarına yetmeyen pist kapasitelerine, bir de bu minik uçakları eklediğiniz zaman; iniş kuyrukları da, kalkış kuyrukları da uzamaya devam eder.
İyi güzel de özel uçaklar nereye insin o zaman? Özel uçaklar Atatürk Havalimanı’na inmeye devam etsin. Böylece yeni havalimanı için belirli bir rahatlık sağlanmış olur. Atatürk Havalimanı arazisi Millet Parkı’na dönüştürülecek. Harika bir fikir, sonuna kadar da destekliyorum ama küçük bir kısmı da özel uçak iniş kalkışları için ayarlanabilir. Kocaman bir tema yaparsın, o temanın bir ucu da minik bir havaalanı olur. Yeşillikler içinde, son derece şirin, ahşaptan binalarıyla minicik bir havaalanı. Geriye kalan bütün alanlar da yemyeşil bir park.

Adına “Millet Parkı” diyeceksek gerçekten de milletin parkı olmalı. Burası Türkiye, öyle kıymetli bir alanı tamamen bomboş bırakamayacağımızı da biliyorum ama betonların arasına gömülmüş yeşillikler istemiyorum. Hayalim yeşillerin arasına gömülmüş ahşaplar. Bunların da sayısı çok ama çok az olmalı. Gölleriyle, nehirleriyle, tepecikleriyle, toprak yürüme yollarıyla, toprak bisiklet yollarıyla her yönüyle doğal bir park olmalı. Patikalarda yürürken önünüzden tavşanlar, sincaplar geçmeli.

Kazlar, ördekler içlerinde “Acaba yarın Yeşilköy Fried Chicken olur muyum?” korkusu olmadan özgürce dolaşmalılar.

Alışveriş merkezlerinin, beton restoranların, beton köprülerin, kara asfaltların değil, benim parkım olmalı. Halkın parkı, milletin parkı. Parkın içindeki tek asfalt, minik havaalanındaki iniş pisti ve park alanları olmalı. Ayrıca hemen belirteyim, tekerleği yeniden icat etmeye gerek de yok. Amerika’da bu tip, içinde minik havaalanı olan temalı parklardan çok fazla var. Sanki orası Hazar Gölü kıyısında, yemyeşil ormanların içinde minicik bir yerleşim yeriymiş, minik havaalanı da o yerleşim yerinin havaalanıymış gibi yapacaksın.

Amerika’da bile insanlar bu tip parklarda oturup, zaman zaman gelen minik uçakların inişini kalkışını seyretmeyi seviyorlar. Onlar seviyorsa, biz saatlerce seyrederiz. Bilhassa emekliler, hem temiz hava alıyorlar, hem de gelene geçene bakıyorlar. Yeme içme yerleri ve satış noktaları çok az olmalı. Burası Disney Land değil, millet parkı.
Fikir Emin’den, yapılmasını da büyük amcalarımızdan bekliyoruz. Küçük uçak trafiği ile yeni havaalanını doldurmanın hiçbir anlamı yok… Hem büyükler için ayrı, küçükler için ayrı havaalanlarımız olursa, Almanlar kafayı üşütür…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

27 Mayıs 2018 Pazar

Aşk Yemeği

Günaydın Dostlar,

Aslında bu sabah biraz kararsız kaldım. Bu yazının başlığını ilk önce “İlk Aşk Yemeği” şeklinde yazdım, sonra da vazgeçip “Aşk Yemeği” yazdım. “Aşk Yemeği” yazınca ilkini de sonuncusunu da hepsini kapsıyor diye düşündüm.
“Aşk Yemeği” deyince; herkes hafif loş bir restoranda, romantik bulutlarla kaplanmış bir mekânda, kocaman şarap kadehlerinin tokuşturulduğu, arka planda hafiften keman konçertolarının çaldığı bir ortam düşünür ama işin gerçeği şudur ki aşk yemeği balıkçıda yenir.


Balıkçının romantik bulutlarla kaplanmış bir ortam olmasına da gerek yok. Sen aşk yemeği için oraya vardığında zaten onlar da yarım metre arkandan balıkçıya girerler. Etrafı öyle bir kaplarlar ki bırak uzaktakileri en yakınlarını bile görmezsin. Oluşturulan romantik aşk yemeği perdesi sizi diğer masaların meraklı bakışlarından korur. Ayrıca baksalar da kime ne! Siz zaten orada değilsiniz ki.

Restoranın romantik olmasına gerek yok ama ruhlu olması şart. Ruhsuz bir mekânda kesinlikle aşk yemeği olmaz. Gidin işyerinizin kafeteryasında yiyin daha iyi. En azından insanlara konuşacak bir konu çıkar.

Aşk yemeğinde en önemli parametrelerden bir tanesi de balıkçının suya yakın olmasıdır. Deniz, göl, ırmak, dere, Porsuk hiç fark etmez, hepsi olur. Tavsiye edilen uzaklık da maksimum elli metredir. Elli metreyi geçtiği zaman o yemek aşk yemeği olmaktan çıkar.

Şarap kadehleri kesinlikle yok. Bildiğimiz klasik rakı bardakları var. İnce, uzun ve üzerinde üretici firma reklamı olanlardan söz ediyorum. Burada atlanmaması gereken nokta, yanındaki su bardağının da aynı bardaktan olması gerekiyor. Rahmetli anneannemin su bardağını koyarsanız masaya aşk yemeğini bozarsınız. Hatta şalgam suyu içilecekse o bardak da aynı tip olmalı. Şeytana uyup bardakları tren gibi dizmeyin, bırakın dağınık kalsınlar. Bir tanesi tabağın öbür tarafında bile olabilir. Doğal akışı bozmayın.

Öyle nazik yemekler yemek de yok. Nazik yemeklerle gerçek bir aşk yemeği olmaz. Onun adı, “seni beğeniyorum” yemeği olur. Unutmayın balıkçıdayız. Balıkçı olunca da çoban salatası şart oluyor. “Soğan yemeyeyim sonra nefesim kokar.” gibi düşünceler aşk yemeğini bozar. Gerçek bir aşk yemeğiyse salata da bol soğanlı olmak zorundadır.
Hemen aklıma gelmişken belirteyim, “Ben diyetteyim, ben onu yemem, ben bunu yemem.” gibi sözlerle de aşk yemeği olmaz. Onun adı spor salonu çıkışı buluşması. Aşk yemeğinde her şey yenir ama yenmez.

Bu da ne demek şimdi? Her şey ısmarlanır ama hiç birinden iki üç çataldan fazla yenmez. Bu yemeğin adı aşk yemeği olduğu için yemek arzusu yoktur, aşık olma arzusu vardır. Midende yer yok ki miden onun aşkınla dolu. “Kalp değil miydi o?” demeyin. Kalbin dolmuş, midene taşmış.

Mide de bir tek rakıya yer vardır. Rakı su gibi gider maşallah. Damlası kalmaz. Mide dolu ama konu rakı olunca hemen yer bulur. Şişe bitmeden aşk yemeği bitmez. Aşk yemeği ne zaman biter biliyor musunuz? Sandalyelerin birçoğu diğer masaların üstüne ters çevrildiği zaman biter. Restoranda kimse kalmadığı zaman biter. Garsonlar küfür eder gibi bakışlarla size bakmaya başladığı zaman biter.

Müzik konusuna yukarıda değinmiştim ama dostlarımın yanlış yollara sapmaması için konuyu biraz daha netleştirmek gerekiyor. “Keman konçertoları olmaz.” demiştik. İşin gerçeği şu ki piyano sonatları da olmaz. Bu işlere en uygun müzik 70’lerin, 80’lerin şarkılarıdır. Bulamıyorsanız; İnce Saz, Sıla veya Ferdi Tayfur’da olur.
En büyük temel felsefelerimizden birisi olan doğallık da aşk yemeğinin olmazsa olmazıdır. Bir insanı aşk yemeği için torbadan çekemezsin, doğal gelişirse elinden çeker götürürsün.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

29 Nisan 2018 Pazar

Yedi Saatte Münih...


Günaydın dostlar…
Almanya’ya seyahat eden dostlarımızın da bildiği gibi, İstanbul’dan Münih’e uçmak, 2 saat 15 dakika kadar bir zaman alır. Hadi beş dakika da ben vereyim 2 saat 20 dakika sürsün. Durum böyleyken, yedi saat de nereden çıktı?

Yedi saat, kargaşa yaşanan bir hafta sonunda, Türk Hava Yolları marifeti ile Sabiha Gökçen’de çıktı. Havaalanı parklarının kapasitelerinin iki misli dolu olduğu, dış alanlarda bile bir milim park yeri olmayan bir günde, zaten işin şekli belli olmuştu. Park görevlisinin “Ağabey dön dur, eninde sonunda bir yer bulursun” önerisi de işe yaramayınca, arabayı da yanımda götürmeye karar vermiştim ki, birden aklıma arabayı İç Hatlar VIP’ye bırakmak geldi.
 
Oradaki görevlinin, “Ağabey burası İç Hatlar için” demesine hiç kulak aldırmadan bir nevi zorla verdim arabayı. Verdim de, oradan Dış Hatlar Terminali’ne yürümek, nereden baksanız 40 dakika alır. Tam “Ne yapsam?” diye kendi kendime sorarken, bir anda THY’nin minibüsü geldi. Haklısınız, öyle bir “pazar yeri” ortamında biraz ballı bir durum oldu.
Araba verildi, bavul verildi, pasaporttan geçildi, uçak tam zamanında yolcu almaya başladı, zamanında körükten ayrıldı, zamanında pistin başına vardı, zamanında da gaza bastı. Bastı basmasına ama pistin üçte birinden biraz fazlasını gitmişken, bir anda frenlere asıldı. Her şey ön tarafa doğru uçtu ve uçak pistin ortasında bir yerlerde durdu.

Çok fazla seyahat eden biri olarak, inerken uçağın son anda geri kalkması durumunu birkaç kere yaşamıştım ama kalkış esnasında, yolun yarısını gitmişken frenlere asılma durumunu ilk defa yaşadım.

Uçak pistin ortasında durdu kaldı. Bu gibi anlarda, insanın aklına “İnşallah başka inen uçak yoktur” düşüncesi geliyor. Belki de vardı da, inmeden geri yükseldi. Bir müddet sonra kaptan pilot konuştu ve “Tam kalkış esnasında sol motorumuz arıza gösterdi,  biz de kalkıştan vazgeçtik” şeklinde bir açıklama yaptı. Kafamda deli düşünceler. Motor mu bozuk, motoru bozuk gösteren gösterge mi bozuk, hangisi acaba? Belki de bizim pilot amcanın kafası bozuk…

Sonunda uçak pistten çıktı ve ters yönden kalktığı noktaya geri gitti. Açık alanda bir yerde park etti. Bozuk motorla THY Erdek uçağını kaldırmayan pilota teşekkür mü etmeliyiz yoksa yaşanan sorun için endişe mi etmeliyiz bilemedik. Bu gibi durumlarda, insan ne hissetmesi gerektiğini gerçekten bilemiyor.

Motor sorunu yarım saat sonra da ortaya çıkabilirdi ve tek motorla gitmek daha sıkıcı bir duruma yol açabilirdi. Hayat biraz da tesadüflere bağlı galiba…
İkinci bir açıklama geldi; “Gösterge bozukmuş, değiştirdik, şimdi motorları çalıştırıp bir deneme yapacağız, sonra da gideceğiz” denildi. Bir müddet bekledik; ne deneme yapıldı, ne de motorlar çalıştı.  

Bizim sevimli, tombiş kaptan amca bu sefer de, “Vallahi götümüz yemedi, biz Türk Hava Yolları’nda güvenliğe çok önem veriyoruz, sizi başka bir uçakla yollayacağız” şeklinde, yeni bir açıklama yaptı. Kelimeler tam olarak böyle olmasa da, mesaj buydu…

Otobüsler geldi, binaya geri gidildi. Bu arada, Burger King’in bize beleş yemek vereceğini de söylemeyi ihmâl etmediler. Boş verin Burger King’i, bu saatte artık ancak şarap içilir. İçelim şarabı ama ne zaman uçak bulabilecekleri de belli değil.

Demokrasilerde her zaman bir çare bulunur. “Havaalanındaki ekranları takip edin, biz uçak bulunca oraya yazacağız” açıklamasıyla kapıdan ayrıldık. Yarım saat kadar sonra da, uçağın 3 saat, 45 dakika gecikmeli olarak kalkacağı bilgisi ekranlarda görünmeye başladı. Zaten uçuştan 3 saat önce de gitmiştim, toplamımız 6 saat, 45 dakika oldu.
Gerçi erken gittiğim iyi olmuş, yoksa arabayı bırakacak yer bulamazdım.

3 saat, 45 dakika bekle, 2 saat, 25 dakika uç, 45 dakika da aralarda indi, bindiyi topladığınız zaman tam 7 saat etti. 3 saat erken gitmeyi ve 1 saat de Almanya’da havaalanından çıkmayı saymıyorum bile.
Uçak bu kadar geç gidince, aynı beklemeyi Almanya’da bu uçak ile Sabiha Gökçen’e dönecek yolcular da yaşadı. Onlara da Burger King verdiler mi bilmiyorum ama onlar için çok sıkıcı olduğu kesin.

Uçak, Orta Doğu Ülkeleri’ne mensup vatandaşlarla dolu idi. Yaşlı bir amcanın, “Bu aynı uçak, ismini mi değiştirdiniz?” sorusu da günün esprisi olarak kaldı. Ne yalan söyleyeyim, yeni uçağın ismine ben de baktım; “Kars” yazıyordu… Hatta bırakın yeni uçağı, perşembe günü döndüğüm uçağın ismine bile baktım. Erdek uçağı geldiyse; tamir edilmiştir, her türlü testleri yapılmıştır ama insan yine de bir bakıyor…
Sen, evde Almanya’ya 2,5 saatte uçmayı planlarsın ama senin haberin olmadan kader 7 saatlik bir plan yapar. Boşuna dememişler, “Kul kurar kader gülermiş”…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

11 Mart 2018 Pazar

Gereksiz Şeyleri Bilme Zorunluluğu...

Günaydın dostlar…

Geçen akşam, her zamanki Eskişehir – İstanbul yolculuğumu yaparken, bir yandan da Spotify’da oluşturduğum 60’ların, 70’lerin baba müzik gruplarından oluşan listemi diniliyordum.
Yol uzun, düşünecek şok şey var. Aklıma gelen en önemli konu da; bizim gençliğimizde, gereksiz şeyleri bilme zorunluluğu olmasıydı. Şimdiki nesil bu tip şeyleri hayatta kafasına takmıyor, hatta aklına bile getirmiyor.


Birçok grubu sevmekle beraber, benim en çok sevdiğim grup Deep Purple’dı. Sokakta, pazarda seni adam yerine koymaları için de, Deep Purple hakkındaki her şeyi bilmem gerekiyordu. Bu konuya gönül vermiş herkes, bu grupların elemanlarını ezbere sayardı. Sayamazsanız da, “konuya çok da hâkim değil” muamelesi görürdünüz. Bırakın elemanlarını; Ritchie Blackmore ne zaman gruptan ayrıldı, yerine kim geldi konusuna kadar lüzumsuz her şeyi bilirdik.

Günümüzde, kaç genç dinledikleri grupların elemanlarının isimlerini ezbere biliyordur? Çocukların Maroon 5’ın elemanlarının isimlerini ezbere bildiğini düşünebiliyor musunuz? Bırakın bilmeyi, böyle bir konuyu düşünmemişlerdir bile. Zira günümüzün gençleri hayatta kafalarını boş işlerle doldurmuyorlar. Biz, ezber döneminde yaşamış talihsiz insanlar olarak, her boku ezberlemeyi çok önemli bir şey zannederdik.

Durum tabi ki, müzik grupları ile sınırlı değildi. İyi bir Fenerbahçeli olarak, Fener’in de gelmişini, geçmişini ezbere bilirdik. Orada, burada futbol sohbeti yapacaksan, bilmen gerekiyordu. Bir yanlış laf etsen, Sokak İşgüzarlık ve Gereksiz Bilgilere Hâkim Olma Ligi’nde küme düşersin. Bir kere düştün mü de, tekrar şampiyon olup Süper Lig’e çıkmak çok zordur. Sen, bilgisizliğinle insanların güvenini kaybettin, bir daha da aralarına giremezsin artık. Git, gazoz kapağı oynayan çocuklarla sohbet et.

Bizler daha basit düşünen, daha basit şeyleri kafamıza sokmaya çalışan insanlardık. Şimdinin çocukları, daha ziyade kendilerine bir değer katacak konulara meraklılar. Şarkıcının veya futbolcunun özgeçmişini ezberlemek, hiç merak etmedikleri bir konu onlar için. Tabi bu işe özel merakı olanları hariç tutmak gerekiyor.

Neden merak etmiyorlar? Neden olacak, her hangi bir şeyi merak ettikleri zaman, hemen oldukları yerde akıllı telefonlarından cevabını bulabiliyorlar da ondan.
Ben hiç yapmadım ama birçok arkadaşım vilayetlerin plaka numaralarını veya ülkelerin bayraklarını ezberlerdi. Bu durum da matah bir işmiş gibi takdir görürdü. Sık sık şehirlerarası yolculuklarda, “karşıdan gelen araçların plakasının hangi vilayete ait olduğunu bilmece” oyunu oynanırdı. Şimdi ona da gerek kalmadı. Saçma sapan şeyleri ezberleyeceğine, aç Google’ı bak durumu var.
Bazen düşünüyorum da, ne kadar basit şeylerden keyif alıp, kendimizi önemli hissediyormuşuz. Kim bilir belki de bir şeyleri öğrenip akılda tutmanın garip bir cazibesi vardı. Çok az sayıda evde telefon olduğu için, herkes eşinin, dostunun telefon numarasını da ezbere bilirdi.

Şimdi bütün dünyamız küçük bir telefonun içinde. Telefonumuzu evde unutsak, kendimizi yün donsuz sokağa çıkmış gibi hissediyoruz. Ne ezbere gerek var, ne de hatırlamaya…

Hangisi daha güzeldi bilmiyorum ama sanki ben kendi adıma iki dönemin de güzelliklerini yaşamış olmaktan mutluyum. Kocaman dünyayı da yaşadım, telefonun içine sıkışmış olanını da…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…