10 Mart 2014 Pazartesi

Yaptığın İşin En İyisi Ol

Günaydın Dostlar,
 
“Ne kadar yapabilirsem.”, “Artık olduğu kadar.” veya “Daha iyi yapabilen varsa gelsin o yapsın.” gibi cümleler çok sık kullanılır bizim ülkemizde. Yapabileceğimizin en iyisini yapmak gibi bir arzumuz genelde hiç yoktur. Her şeye tamamen sonuç odaklı bakarız. Sonuca ulaştınsa yapabileceğinin en iyisini yapmak, hiç şart değildir. Hele hele estetik kaygımız hiç yoktur. Trilyonlar harcar, binalar yaparız ama etrafı, bahçesi güzel görünsün diye beş kuruş harcamayız. Genelde de zaten “Binayı yaptıktan sonra bu işe para kalmadı.” deriz.
Maça gittiğin zaman takımın dünyanın en güzel futbolunu oynamış bile olsa maçı kazanamadıysa bizim için hiçbir şey ifade etmez. Dünyanın en güzel kitabını yazmışsın ama satmadıysa bizim için pek de bir anlamı yoktur.
Sonuç, sonuç, sonuç… Her şeyimiz sonuçtur bizim. 

Görevin çayhane işletmek mi çay yapmak mı? “Ben çayı yapıyorum millet de içiyor.” demekle olmaz. O çayı öyle bir yap ki demini, suyunu öyle bir ayarla ki ne koyu olsun, ne açık. İnsanlar dilden dile her yerde senin yaptığın o muhteşem çaydan bahsetsinler. Ne kadar demlediğini, içine ne kadar çay koyduğunu kısacası senin yaptığın çayla ilgili her detayı merak etsinler. Herkes senin gibi çay yapmak istesin.

Sabah sabah çay yapmak ile başlamışken bugün sizlere yaptığımız işlerden söz etmek istiyorum.

“Bu dünyaya yerleri süpürmek için geldiysen sokakları Picasso’nun resim yaptığı, Beethoven’in senfoni yazdığı, Shakespeare’in şiir yazdığı gibi süpürmelisin; bu dünyanın ve cennetin sahipleri baktıkları zaman, durup bir daha bakıp bu hayatımızda gördüğümüz en iyi süpürülmüş sokak demeliler.”

demiş Marthin Luther King JR,

çok da güzel demiş değil mi? Bu sözler bir kere daha okumaya değer diye düşünüyorum. Sizce de değmez mi?

“Bu dünyaya yerleri süpürmek için geldiysen sokakları Picasso’nun resim yaptığı, Beethoven’in senfoni yazdığı, Shakespeare’in şiir yazdığı gibi süpürmelisin; bu dünyanın ve cennetin sahipleri baktıkları zaman, durup bir daha bakıp bu hayatımızda gördüğümüz en iyi süpürülmüş sokak demeliler.”.

Güzel demiş de bunun bizim dünyamızla ne alakası var, diyeceksiniz. Çok alakası var. Siz bütün gün masanızda oturup sipariş mi hazırlıyorsunuz, o zaman o siparişleri öyle bir hazırlayacaksınız ki (hızınızla, detaylarıyla, doğruluğuyla, nakliyesi ile vs. vs.) millet durup bakıp “Ağabey adam bir sipariş hazırlıyor ki kafayı yersin.” diyecek.

“Bir sunum hazırlıyor, yok böyle bir şey.”, “Bir sözleşme yazıyor inanamazsın.”, “Hayatımda gördüğüm en güzel hazırlanmış Excel tablosu.”, “Rafları bir dizmiş, şoka girersin.”, “Bir çay yapıyor, bence dünyanın en iyi çayı.”, “Ambarda bir düzen var, inanamazsın.” gibi cümleler hoş olmaz mıydı? Sadece bu gün için değil, yarın için de. İşiniz her ne ise yaptığınız o iş için en iyi olmak güzel olmaz mıydı? Bugün de yarın da insanlar “O işi en iyi o yapar” deseler kötü mü olur? Bunu dedirtebilmek, herkesin kendi elindedir. Ne der Robin Sharma? “Nefes alıyorsan yaptığın işin lideri, yaptığın işin en iyisi olabilirsin yeter ki gururunu kapıda bırak.”.

Mutlu olmanın en önemli parametrelerinden biri, yaptığın işi sevmek ve yapabileceğinin en iyisini yapmaktır. Unutmayın, hedef kendinizi başkalarıyla mukayese etmek değil, dünkü kendinizle mukayese etmektir.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…
 


9 Mart 2014 Pazar

Götür Beni Gittiğin Yere

Günaydın Dostlar,

Bugün aslında bir şeyler yazma sabahı değildi ama birazcık dün akşamdan söz etmezsem çatlarım.
 
Dün akşam, Anadolu Yakası’nın ve Caddebostan’ın en güzel fasıl mekânında yakın arkadaşlarımız, dostlarımızla güzel bir gece geçirdik. Bu aralar o mekândan çıkamıyorum, iki ayda bir oraya gitmezsem yok yazacaklar diye korkuyorum. Gittik gitmesine de gidenler bilirler, orada emlak fiyatları biraz pahalı olduğu için size en fazla kıçınızın %75’inin sığabileceği kadar bir yer ayırıyorlar. O da çok şanslıysan. Benim oturmam gereken sandalyenin çoğunu kaplayan 130 kiloluk teyze sürekli olarak “Gel sıkışırız.” dedi ama bir türlü cesaret edemedim. Çok ısrar edince de en sonunda “Ben de ondan korkuyorum.” dediğimi hatırlıyorum.
Masalar arasındaki daracık mesafe hem garsonların gelip geçeceği hem de sizin göbek atacağınız alandır. Tabii aynı alanı kullanmak zorunda olan tuvalete yetişmeye çalışanları ve de sigara içmeye gecenin ayazına gidecekleri de unutmayalım.

Her zamanki gibi muhteşem bir kalabalık vardı ve bazı insanlar sanki evlerinde gibiydiler. Çalışanlardan daha çok orada bulundukları kesin. Şarkıcının hangi şarkının hangi bölümünde gelip mikrofonu uzatacağını bile biliyorlar.

Gece başlar ve İsmail Hakkı Bey'in güzel şarkısı eşliğinde ilk rakılar içilir.

Fikrimin ince gülü
Kalbimin şen bülbülü
O gün ki gördüm seni
Yaktın ah yaktın beni

Milletin gözü etrafta. İçerisinin en az %80’i kadın. Otobüs kullanıyormuş gibi bir açıyla oturup gözü kendi masasından daha çok bizim masadaki arkadaşta olan ergin teyze de karşılıksız aşkı karşısında bağıra bağıra götürdü rakıları.
İçki nedir bilmezdim
Şimdi bir ayyaş oldum
Kederle ızdırapla ben
Arkadaş oldum

Bu devirde Ankara’nın bağlarından dolaşıp evin önündeki boyalı direğe kadar göbek atmadan olmaz. İyi güzel herkes göbek atıyor ama tuvalete gitmeye çalışan teyzem de neredeyse altına kaçıracak. Sen misket oynarken garson da tepside on üç tane çayla oradan geçmeye çalışıyor. Geçiş yolunda garsona mani olmayanların da hepsi zaten sandalyelerin üstünde.
Dar ama eğlenceli mekânda, birçok sorunu için tedavi görmüş gibi görünen bir amca insanları deli gibi eğlendiriyor. Servis güzel, limitsiz içki diye bir türlü rakı getirmeyen müesseselerden de değil. Bütün rakılar bittiğinde de saat 01.30’da eğlence bir anda bitiveriyor. Söylediklerine göre bu yeni düzenlemelerden sonra artık eskisi gibi 03.00’lere kadar açık kalamıyorlarmış.
Ayrılık zamanı geldiğinde dillerde Sevgili Emrah’ın güzel sözleri,

Aşkındır beni yaşatan
Beni hayata bağlayan
Atma beni ölümlere
Atma beni zulümlere
Götür beni gittiğin yere

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…
 

8 Mart 2014 Cumartesi

Siz Bu Ülkenin Kadınını Yabana Atmayın

Günaydın Dostlar,

Geçmiş yıllarda eski iş yerimde çalışırken yeni eleman alımı yapacağımız zamanlarda insan kaynakları bölümündeki arkadaşlar, adaylarla ilk görüşmeyi yaparlar, olumlu buldukları adaylara da İngilizce testi verirlerdi.

İngilizce testi öyle büyük bir kâbus halini almıştı ki bana bir aday getirdikleri zaman, her şeyden önce “İngilizce testinden kaç aldı?” diye sorardım. O şirkette İngilizce, günlük hayatın çok önemli bir parçası olduğu için lisan seviyesi belli bir puanın altında olan arkadaşlarla yola çıkmamız mümkün değildi.



Hangi üniversiteden mezun olmuş olurlarsa olsunlar, erkekler genelde çok düşük puanlar alıyorlardı. Tabii istisnalar vardı ama İngilizcesi çok iyi diye bildiğimiz okullardan mezun olanlar bile genelde 60-65 seviyesinde puanlarda kalıyorlardı.

Bunun tam aksine kızların averajı da genelde çok yüksekti. Nerede okumuş olurlarsa olsunlar, 75’ten daha düşük puan alan kimseyi hatırlamıyorum. 90-95 gibi çok yüksek puan alanların da hemen hemen hepsi kızdı.

Bu durum böyle yıllarca sürdü gitti. Her on erkekten biri veya ikisi 80-90 puan alırken kızların çok büyük bir kısmı 80-90 puan alıyordu. Yarı şaka, yarı ciddi dedim ki “Bu ülkede erkekler bitmiş kardeşim." Zaten "Kariyer Net", "LinkedIn" gibi sitelerde arama yaparken arama parametrelerine onu, bunu koyup bir de erkek deyip listeyi ararsanız listenin %75’i gidiyor.

Siz bu ülkenin kadınını yabana atmayın!

Erkekler, ne kadar harika olduklarını herkese anlatmaya devam ederken kadınlar işi bitirdi. Tabii burada sormamız gereken soru, “Erkekleri bu kadar harika olduklarına inandıranlar kim?”. O da ayrı bir sabahın konusu olsun.

Banka reklamlarının bir tanesinde diyor ya “Cepheye mermi de taşır bu eller, basketbol da oynar.” diye durum aynen böyle.  Bence onları yapacağı gibi çok isterse üstüne çocuk da yapar, kariyer de. Bizim becerikli kadınlarımız o araya iki de dedikodu sıkıştırır.

Neymiş efendim piyasada erkek yokmuş.

Zaten doğduğu günden beri şımarık büyüyen Türk erkeğinin iyice şımarması için bundan daha güzel bir ortam olamazdı.

Siz bu ülkenin kadınını yabana atmayın!

Erkekler kasıladursun, bu ülkenin kadını erkeklerden en az on kat daha cesurdur. O cesur kadın her işe vardır. O cesur kadın, sabahın 05.00’inde trene biner; işe gider; o arada da karnında bir tane, kucağında da iki tane çocuk taşır. O cesur kadın, Manavgat’tan kalkar Erciş’e, Van’a öğretmenlik yapmaya gider. Tıpkı Zehra Öğretmen gibi Aysun Öğretmen gibi Burçin Öğretmen gibi ve diğer bütün cesur kadınlar gibi. O cesur kadın, gerektiğinde sobaya büyük bir aşkla sarılır ama minik öğrencilerinin zarar görmesine müsaade etmez.

Erkeklerin hemen en ufak bir aksilikte morali bozulur, isteği kaçar ama bu ülkenin kadını farklıdır; aksilik, zorluk, şartlar vız gelir onlara. Aklına koyarsa zorlu kış şartlarında cephaneyi dağlardan aşırır.

O cesur kadın, çocuğunu feda eder; kocasını feda eder, kardeşini feda eder ama ağlamaz. “Ağlayıp düşmanlarımı sevindiremem, şehidime sözüm var.” der.

Siz bu ülkenin kadınını yabana atmayın!

Bu ülkenin kadını kafasına bir şey koyduysa onu asla engelleyemezsin, en fazla geciktirebilirsin.

Her şeyi aşarsın, erkekleri aşarsın, bir yere vardığını zannedersin ama sen bu ülkenin kadınını aşamazsın.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

7 Mart 2014 Cuma

Biz Florida'ya Gidiyoruz

Günaydın Dostlar,

Güzel bir Michigan sabahıydı. Sabahın erken saatlerinde horozlar ötmeden derslerimize gitmiş, öğlen gibi de dersleri bitirmiştik. Daha önce de belirttiğim gibi üniversite yıllarında iyi öğrenciydik, ders kaçırmazdık. Dersler bittikten sonra okuldan çıkarken sevgili arkadaşım (kardeşim) Sinan’a rastladım.
Michigan’daki bütün parasız öğrencilerin aldığı gibi biz de üç yüz dolarlık eski bir araba almıştık. Allah var, işimizi de görüyordu. Hava güzel, dersler de bitmiş; artık sokaklar bizi çağırıyor. Lüks otomobilimize binip Detroit’e gitmeye karar verdik.

Ara sıra bu şekilde Detroit’e giderdik. Sonuçta kabaca bir buçuk saatlik bir yol. Detroit’te Yunan Mahallesi’nde bir yemek yer, biraz gezer sonra da akşama doğru dönerdik. Aslında düşündüğünüz zaman, Detroit Amerika’nın en tehlikeli şehirlerinden biri ve fazla gezecek bir yeri de yok. Bu tip bir seyahat de taş çatlasa yılda iki üç defa olurdu. Amerika’da benzin o zamanlar çok ucuzdu ama bizde çok ucuza yetecek kadar bile para yoktu.


Çıktık yolla, başladık I-75 Otoyolundan güneye (Detroit’e) doğru gitmeye. Soru sormayı seven Sinan, yolda bana “Bu I-75 Otoyolu nereye kadar gidiyor?” diye sordu. Ben de “Florida’ya kadar gidiyor.” dedim. İki dakika kadar bir sessizlik oldu ve ben klasik bir Yay çatlaklığıyla “Gidelim mi ulan?” diye sordum. Saat öğleden sonra 14.00, yanımızda toplasan 150 dolar kadar para var ve hiçbir hazırlığımız yok. Yanımda yedek yün donum bile yok. Bir de Detroit’te fotoğraf çekeriz diye yanımıza aldığımız fotoğraf makinemiz var. Böyle bir soruyu sorarkenki tek güvencem de Amaco kredi kartına sahip olmam. Bu kartla benzin alabileceğimizi, bir de bu kartın Diners Club kredi kartı kabul eden bazı işletmeler tarafından kabul edildiğini biliyoruz.  

Sinan, “Ne kadar sürer?” diye sordu. Sanki biliyormuş ve Florida’ya elli kere gitmiş gelmiş gibi “Akşam 01.00 gibi orada oluruz.” diye atıverdim. Ne düşünüp de bu şekilde attığımı hiç hatırlamıyorum. “İyiymiş ulan hadi gidelim.” dedi ve son karar verilmiş oldu. Bu kararı verirken uzak bir yerlerde olduğunu biliyorduk ama 1.300 milden (yaklaşık 2.100 km) fazla bir mesafe olduğunu bilmiyorduk. Detroit planı değişti, biz artık Florida’ya gidiyoruz, doldurduk benzini çıktık yola.

Akşam saat 24.00 olduğunda daha bir sonraki eyalet olan Ohio’dan çıkamamıştık. Saat 00.30 gibi Ohio’nun Kentucky sınırındaki güzel şehri Cincinnati’de bir şeyler yemek için durduğumuzda, “Oğlum Florida düşündüğümüzden daha uzak galiba.” dedim. Daha Kentucky var, daha Tenesse var, daha Georgia var, ondan sonra Florida. Sinan da endişeli ve pişman bakışlarla “Öyle görünüyor.” dedi.

Tekrar düştük yola. Bütün gece Kentucky dağlarında, Tenesse yaylalarında araba kullandım ve sabaha karşı gün aydınlandığında Atlanta, Georgia’ya yaklaşmıştık. Bu büyük kararı verdikten sonra, yirmi beş saatlik bir maceranın sonunda Daytona Beach, Florida’ya vardık. Vardık varmasına da küçük bir sorun vardı, Emin boynunu çeviremiyordu. Boynum sürekli yola baktığı açıda sabitlenip öylece kalmıştı. Sonra ne halt ettik de düzeldi hiç hatırlamıyorum.  
Uzun yolun sonunda gecesi 20 USD’den çok rezil bir otel bulabildiğimiz için çok mutlu olmuştuk. Amerikan filmlerinde sık sık gördüğümüz, hani böyle neredeyse arabayla odaya kadar girilen oteller var ya işte tam da onlardandı. Bulunduğu mevkii ve fiyatı bize çok uygundu. Yıllar sonra bir kere daha Daytona’ya gittiğimde, yolun kenarında o oteli görüp “Ne cesaret burada kalmışız?” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Kaldığımız dönemde, bize o kadar da kötü ve tehlikeli görünmemişti. 

Geldik buralara kadar azacağız, gecelere akacağız. Akacağız, akmasına da ufak bir sorunumuz var, paramız yok.  Benzinciden benzin alırken oradaki küçük dükkândan bir iki tane de üzerinde Daytona Beach yazan tişört, şort filan aldık. Süpermarkete gidip diş macunu, diş fırçası gibi zaruri ihtiyaçlarımızı da minimumda aldığımızı hatırlıyorum.

Ertesi gün öğrendik ki Disney Parkları (o zaman iki tane var galiba) yarım saat mesafede Orlando’daymış. Bu kadar yol geldik, gitmemek olmaz. Kararı vermek çok kolay oldu. Sabahın erken saatlerinde kalktık, gittik ama kapıda Diners Club kabul etmediklerini öğrendik. Bilet fiyatını hatırlamıyorum, tek bildiğim bizim bütçemizin çok üstünde bir rakamdı. Otele döndüğümüzde resepsiyon gibi olan yerdeki çocukla konuşurken “Sorun değil biz Disney biletleri satıyoruz, odanıza yazdırırsınız.” dedi. Bunu duyunca durur muyuz, ertesi sabah bir daha gittik. Sabah 10.00’dan, akşam 22.00’ye kadar aralıksız eğlendik. O zamanlar bu yıllardaki gibi korkunç kalabalıklar da yoktu ve park tecrübesini daha güzel yaşayabiliyordunuz.

Daytona’da çok kısıtlı bir para ve yanımızda hemen hemen hiçbir şey olmadan çok eğlendik. Bakkaldan alıp gece kumsalda içtiğimiz biralardan tutun da öğrenci barlarında geçirdiğimiz zamanlara kadar her şey çok güzeldi. Lüks arabamızla Daytona Speedway Pisti’nde tur bile attık.
Sabahları biz kalkana kadar zaten öğlen oluyordu ve kahvaltıları da o zamanlar yirmi dört saat açık olan ve çok ekonomik olan Sambos restoranlarında yapıyorduk. Bir taşla iki kuş durumu.

Her güzel şey gibi Florida seyahatinin de sonu geldi (sanki başı varmış gibi) ve güzel bir Florida sabahında erkenden dönüş yoluna koyulduk. Benzinciden benzin alırken baktık orada çok ucuz fiyata çuvalla portakallar satılıyor. Sinan, “Oğlum buralara kadar geldik portakal almayacağız mı?” dedi. Sanki çok yermişiz gibi ben de “Tabii tabii alalım.” dedim.  Kaç çuval aldığımızı hatırlamıyorum ama Saginaw’daki bütün Türk arkadaşlar portakal yemekten bıkmıştı.
Dönüşte artık bu I-75 güzergâhını iyi öğrendiğimiz için öbür taraftan Carolina, Virginia üzerinden gitmeye karar verdik ve yol epeyce uzadı. Yine bir yirmi beş yirmi altı saatlik yolculuktan sonra evimize Saginaw Michigan’a varabildik. Yaşlı ve yorgun arabamız bizi bu plansız seyahatte yollarda bırakmamıştı.

Hayatta her şeyin bir bedeli var. Florida seyahatinin kredi kartı borcunu ödeyene kadar okulda yapmadığımız iş, temizlemediğimiz mekân kalmadı. Arkadaşlar bilirler, ben öğrenci yurtlarındaki odaları süper temizlerim. Ne demiş atalarımız, “Tatlı tatlı yemenin…”
Vaktin ve paran varsa mutlaka gitmelisin, gezmelisin hatta paran yoksa da.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

 

6 Mart 2014 Perşembe

Kaynana Gelin Seda'ya Gelin

Günaydın Dostlar,

Ben uydurmuyorum, programın adı gerçekten de böyle. Hatta göbek havası tadında bu sözleri içeren bir şarkısı bile var. Birçoğunuz öğlen saatlerinde çalışıyor olduğunuz için muhtemelen bu istisna programı hiç izleyememişsinizdir. Allah’tan programın yayınlandığı saat benim yemek saatime denk geliyor da ben izleyebiliyorum.
Bu program da Ümit Besen’in “I Love You” şarkısı gibi tarihteki yerini alacaktır.


Ülke mi çatırdamış, güvenilecek kurum kalmadı mı diye düşünüyorsunuz, artık ne yana döneceğinizi mi şaşırdınız, inanın hiçbiri önemli değil. Üzüntülerinizi, sıkıntılarınızı, dertlerinizi, sorunlarınızı, parasızlığınızı, çaresizliğinizi hepsini boş verin ve kaynana gelin Seda’ya gelin. Güveneceğiniz tek adres Seda ablanız.

Seda Sayan’ın şarkı söyleyerek ve göbek atarak başlattığı program tam üç saat sürüyor. Programın başında Bayan Sayan’ın kıvırtarak başvuru adresini vermesi zaten on dakika alıyor. Babam, ömrünün çoğunu Anadolu’nun birçok köşesine elektrik götürmek amacıyla çalışarak geçirdiğinden dolayı bu tip programları görünce “Bu fakir milletin olmayan elektriğini bu tip işler için harcamıyorlar mı çok sinirleniyorum.” derdi.

İlk önce kaynanalar (oğlanların anneleri) , sonra gelinler, sonra da damatlar çağrılıyor. Her birinden üçer tane var. Hepsi geliyorlar ama programın bir de şartı var. Gelen grup göbek atarak gelmek zorunda ve geldikten sonra da yerlerine oturmadan önce bir müddet ortada Asena gibi kıvırtmaları bekleniyor. Tabii onlarla beraber Seda Sayan da oynuyor. Göbek atmalar sürerken Sevgili Seda Sayan “Kız Nimet ne biçim oynuyorsun öyle?” veya “ Kız Ayşe kargaları kovalıyor gibi oynuyorsun.” gibi laflar da sokuşturuyor.

Sonunda göbek atmalar bitiyor, herkes yerine oturuyor ve işin yarışma kısmı başlıyor. Gelinler yan yana, kaynanalar yan yana, damatlar da kendi bölümlerine yerleşiyorlar. Seda teyze başlıyor soruları sormaya. Gelinler cevap veriyor, kaynanalar cevap veriyor, son cevabı da damatlar veriyor. Damadın cevabı hangi tarafla uyarsa o taraf puan alıyor.

Sorular özenle seçilmiş, hepsi program çıkışı insanları doğrudan boşanmaya götürtecek cinsten. Seda teyze soruyor, “Eve geldin, evde yangın var ve ancak bir kişiyi kurtaracak kadar zamanın var, içeri girer anneni mi kurtarırsın yoksa karını mı?”. Gelin, “Doğal olarak beni kurtarır, annesi yaşamış yaşayacağı kadar.” diyor. Kaynana da “Tabii beni kurtarır, dokuz ay onu karnımda taşıdım, karı her zaman bulunur ama anne her zaman bulunmaz.” diyor. Zavallı oğlan “Annemi çıkarırım.” dese karısı yapmadığını bırakmıyor ve “Git annenle otur o zaman.” gibi laflar ediyor. “Karımı kurtarırım.” dese bu sefer de anne yapmadığını bırakmıyor. “Haram olsun sana emzirdiğim sütler” ile başlayan cümleler, “Bir daha hayatta senin evine adım atmam.” tehditlerine kadar uzanıyor. Bu arada Seda da (ortalığı karıştırıp reyting alacak ya) boş durmuyor;  gidip geline, “Kız duydun mu, ilk annemi çıkarırım.” dedi gibi laf taşıyarak ortalığı iyice kızıştırıyor.
Program bu tip sorularla üç saat boyunca sürüp gidiyor. Seda sık sık “Biliyorsunuz ben son derece dürüst bir insanımdır, siz de Seda ablanıza samimi ve dürüst cevaplar vereceksiniz” yorumlarıyla yarışmacıları manevi baskı altına alıyor. Gaza gelen yarışmacılar da evlerinin bütün sırlarını ortaya döküyorlar.
Şimdi diyeceksiniz ki “İnsanlar bu rezilliği neden yapıyor?” İlk nedeni; Seda’nın vereceği beyaz eşya, mutfak robotu, nevresim takımı, havlu seti gibi hediyeleri kazanmak, ikinci nedeni de üç saat boyunca televizyonda kalıp sık sık göbek atmak.

Göbek atma konusu sadece programın başlangıcı ile sınırlı değil. Her fırsatta orkestranın “A Be Kaynana” şarkısını çalmaya başlamasıyla; gelinler kaynanalar, Seda Sayan yine dökülüyorlar ortalığa. Ara sıra Asena gibi oynayan damatlar da çıkmıyor değil.

Birçok insan, bu programın reyting toplamak için kurgulanmış bir program olduğunu ve rol yaptıklarını düşünüyor. İşin o kısmını Emin bilemez. Rol mü yapıyorlar, fırın eldiveni için ailelerinin bütün sırlarını ortaya mı döküyorlar yoksa sevgili babamın dediği gibi elektriği mi bok ediyorlar, onu ben bilemem. Belki de her üç şık da doğrudur. Tek bildiğim; her ne yapıyorlarsa, bu ülkede bu tip programlar ve ortaya dökülen kirli çamaşırlar her zaman prim yapmıştır ve yapacaktır.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…
 

5 Mart 2014 Çarşamba

Deplasman Seyircisi

Günaydın Dostlar,

Spor kulüplerimizin finansal durumunu hepimiz biliyoruz. İstisnasız hepsinin altından kalkamayacakları kadar çok borcu var. Birçok Anadolu kulübü, bulunduğu ildeki, ilçedeki belediyelerin desteğini alarak ayakta kalabiliyor. Belediyeler bünyelerindeki takımlarla uğraşmaktan belediyecilik yapamıyor. Bu takımlara giden paralar nereden geliyor, o da ayrı bir konu.
Her takımın, en büyükler de dâhil olmak üzere kazanacağı her kuruşa ihtiyacı var. Sürdürülebilir olmayan politikalar, tribünlere oynamalar, ödenmesi mümkün olmayan ücretlerle oyuncu transfer etmeler takımlarımızı bu hale getirdi.


Gelir kaynaklarından biri de seyirci. Maçlarda statlar ne kadar dolu olursa doğal olarak kulüplerimiz için de o kadar iyi. Takımların ev sahipliği avantajını ve seyirci desteğini kaybetmemesi için de belirli kurallar konmuş. Örnek olarak stat kapasitesinin %10’luk bir kısmı misafir takımın seyircilerine ayrılıyor.

Sizin otuz bin kişilik bir stadınız varsa bunun yirmi yedi bin kişisi ev sahibi takım için üç bin kişisi de misafir takım seyircileri için ayrılıyor. Buraya kadar hiç sorun yok, her şey çok güzel.

Gelin görün ki gerçek hayatta çok sıklıkla bu iş böyle gelişmiyor. Yukarıdaki örnekten yola çıkarsak misafir takım üç bin bileti alıyor, ev sahibi takım da iki bin bilet satıyor. Otuz bin kişilik statta, beş bin kişi ile maç oynanıyor.
“Eeee ne yapalım?” diyeceksiniz. Şimdi onu da söyleyeceğim.
Önerim şudur ki ev sahibi takım belli bir güne kadar biletlerin belli bir yüzdesini satamazsa misafir takıma ayrılan bilet sayısı arttırılır. O şehrin, kasabanın insanları maça gitmiyorsa, takımlarını desteklemiyorsa o zaman da ev sahibi takım biletleri misafirlere satar. Evet, seyirci desteği önemli ama takıma gelir kazandırmak da en az onun kadar önemli.

Bu iş için çok çeşitli formüller bulunabilir.  Örnek olarak ev sahibi takım maç gününe beş gün kaldığında biletlerin en az %40’ını satamamışsa misafir takıma ayrılan kısım %20’ye çıkarılır gibi. Bu oran daha sonra takip eden günlerde maç gününe kadar kademeli olarak arttırılır. Maça kırk sekiz saat kala %50'sini satamamışsa, maça yirmi dört saat kala %60’ını satamamışsa vb. gibi. Çok çeşitli, mantıklı ve de statların boş kalmasını önleyecek formüller bulunabilir. Misafir takımın seyircilerinden de talep gelmediyse o zaman zaten yapılacak bir şey yok.

Satılıp satılmadığını nasıl kontrol edeceğiz? Kolay, artık e-ticket uygulamasına geçildiği için bunları elektronik olarak çok rahat takip edebiliriz. Satamadığı halde satmış gösterirse ne olacak? O zaman vergisini filan satmış gibi hesap edeceksin ve "Yirmi beş bin satıldı gösteriyordun, neden statta dört bin kişi var?" diyeceksin. Takımların da buna itirazı olmaması gerekiyor. Evet, karşı takımın seyircisi statta artacak ama senin de gelirin artacak. Sadece bilet parası diye de bakmamak lazım. Maça giren seyircinin yemesinden, içmesinden gelecek geliri de unutmamak lazım. Sezon başında toplam kapasitenin çok büyük bir kısmını kombine olarak satan, daha doğrusu satabilen kulüplerin zaten böyle bir çalışmanın içinde olmasına da gerek kalmayacak.

Bu şekilde bilet satmak, sadece takıma değil, o şehre veya kasabaya da gelir getirecek. Düşünün ki küçük bir şehre maç için üç bin kişi mi gitse daha iyi yoksa sekiz bin dokuz bin kişi gitse mi daha iyi? Otelinden restoranına, kahvesinden bakkalına kadar hepsinin geliri artar.

Gün para kazanma günü, gün fark yaratma günü. Alışılagelmişin dışında düşünüp, her türlü gelir yaratma imkânını her işletmenin sürekli olarak kovalaması gerekiyor. Spor kulüpleri de artık ticari birer işletme. Taraftarlık filan hepsi güzel de işin bir de ticari boyutu var. Bir spor kulübünün başarılı olabilmesi için gelir sağlaması, en az tribündeki seyirci desteği kadar önemli bir konu. Büyük kulüplerimizin birçoğunun halka açık olduğunu da düşünürsek yatırım yapan halka paralarının karşılığı olan kârları yaratmak bu işletmelerin en büyük hedefleri arasındadır.
Sonuçta burada bir gelir yaratma şansı olduğu kesin. Bu ayrıca sadece futbol kulüpleri için geçerli değil. Basketbol ve voleybol kulüplerinde de durum çok farklı değil. Öneri Emin’den, detaylarını düşünmek büyüklerimizden. Eminim büyüklerimiz çalışıp stat oturma düzeninde ve bilet satışlarında esneklik yaratacak bir sistem kurup en güzel yolu bulacaklardır.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…
 

3 Mart 2014 Pazartesi

Gürsoylu Sokak'ta Aşk Başkadır

Günaydın Dostlar,
 
Soğuk bir aralık sabahında bir anda çıktı karşısına.
 
“Gül renkli apartmandan mı çıktı acaba? Bu kadın da kim? Yıllardır her sabah bu sokaktan aşağıya doğru yürüyorum, neden daha önce hiç görmedim?” diye sordu amca kendi kendine.

Gürsoylu Sokak’ta, yolun ortasındaki yaşlı çınar ağacının yanında öylece kaldı. Gözlerini kırpmak bile istemiyordu. Bir garip olmuştu. Sanki sabah rüzgârı iki dakika öncesindeki kadar soğuk esmiyordu, sanki karanlık yol birden aydınlanmıştı. Yoksa ilk görüşte aşk dedikleri bu muydu?
 
Her sabah beraberce ayrı ayrı yürüdüler Gürsoylu’dan aşağıya doğru.  Yol kısalmıştı artık, hemen iki dakikada bitiveriyordu. Günler, haftalar, aylar geçti; şimdi sıra geldi samimiyete ama amcada cesaret yok. Ne diyebilir, ne yapabilir? Olsun be amca bir çaresi bulunur elbet, sen umudunu kaybetme.
Karanlık kaldırımlarda beraberce yürüdüler minibüs yoluna doğru. Yağmurda yürüdüler, karda yürüdüler, güneşte yürüdüler; tomurcuklu ağaçların altında yürüdüler. Her sabah beraberce ama ayrı yürüdüler. Amca, iki apartman yukarıda oturuyor ve teyzemi fark ettiği sabahtan beri evden çıkışını hep teyzemin apartmandan çıkış saatine denk getirmeyi başardı. Hatta baktı ki teyze çıkmıyor; adımlarını yavaşlattı, durup telefonda konuştu, eve geri gidiyor numarası bile yaptı ama her sabah denk getirdi. Karanlık sokaklarda hep beraber yürüdüler aşağıya doğru.
 
Gürsoylu Sokak ile minibüs yolunun köşesinde beraberce servis beklediler. Teyzem, soğuk davranıyor; her sabah servisi amcadan 13 metre uzakta ve 130 cm geride bir noktada bekliyor. İşin kötüsü amca da utangaç, yanına gidemiyor, bu işleri beceremiyor. Armut gibi de gidip konuşulmaz ki. Teyzem, amcamın yaşadığından bile habersizmiş gibi takılıyor ama gerçekten de öyle mi acaba? Bir sabah servis beklerken amca buldu fırsatını, topladı cesaretini, yüzlerce kere beraber aşağıya yürüdükten sonra çaktı bir “Günaydın”. Zor oldu ama neyse ki teyze de zoraki bir “Günaydın!” dedi.
 
Bizim amca ertesi gün mutlu ve umutlu, artık sohbeti apartman çıkışında yolda başlatacak ama bildiği bütün git, gel, bekle numaralarını yaptığı halde teyzem halen ortada yok. Amca servisi kaçıracak, “girecek” sonra ayıptır söylemesi. Gitmek lazım, amca mutsuz, amca düşünceli; yüzlerce gün sonra o kadar uğraşarak, kıvranarak söylenen “Günaydın!” da boşa gitti.
 
Sil baştan başlamak lazım bazen.

Amca biner servise ve servisin camından Gürsoylu’ya son bir bakış atar ama ne gelen var ne de giden. Yol kalabalıktır ama amcam yolu bomboş görür. Uzaklardan birini benzetir, yok yok o değil. Nerede acaba, hasta mı, izinli mi, yoksa kocası mı dövdü? İşten mi ayrıldı acaba? Yoksa en kötüsü taşındı mı buralardan? Belki de bir daha hiç göremeyeceğim. Allah kahretsin, ismini bile öğrenemedim. Düşünceler amcamın kafasında doldu, taştı.
Sığmaz hiçbir yere vallahi bu kadar düşünce.
 
Köprüyü geçerken akıl halen Gürsoylu'da. Zavallı amca boş boş baktı Boğaz’ın karanlık sularına. “Yarın da hafta sonu, pazartesiye kadar bilemeyeceğim şimdi ne olduğunu.” dedi kendi kendine.
 
Pazartesini iple çekti ve sabah teyze kapıda göründü. Bizim amca en sevimli haliyle “Günaydın!” dedi. O da ne?  Teyze sanki ilk defa görüyor amcayı. “Mmmmmnnnn” gibi bir şey çıkıyor kadının ağzından. Teyzemin suratı asık, yüzünde mutsuzluk rüzgârları esiyor, gözlerinde de “Allah cezanı versin.” bakışları. Gitti mi bir fırın ekmek boşa? Sil baştan başlamak lazım bazen.

Amca tırstı. Her an ters bir cevap alma riski var. Köşeye kadar bir daha hiç konuşmadı. Servis sessizce bekleniyor, ilk amcanınki geliyor. “Bye” diyor sessizce ama bu sefer “Mmmmmnnnnn” bile gelmiyor karşı taraftan. Üzülme be amca bu kadın milletinin ne yapacağı, ne edeceği hiç belli olmaz.
Emin, Gürsoylu’nun köşesinde ışıkta dururken “Amca be yazık sana!” diye düşünüyor.
Ertesi sabah yine rastlaşıyorlar ama bizim amca umutsuz, mutsuz, yaşama sevincini kaybetmiş bir durumda. Teyze “Günaydın nasılsınız bu güzel İstanbul sabahında?” diyor. Amca salak salak Emin’e bakıyor. Takma kafana be amca; bu kadın milletinin ne yapacağı, ne edeceği hiç belli olmaz. Belki de teyzem yay burcudur.
 
Amca mutlu mutlu biniyor servise, sırıtmaktan ağzını kapatamıyor. Boğaz'ın sularına bakarken teyzemin gözlerinin mi yoksa Boğaz’ın sularının mı daha mavi olduğunu düşünüyor.  “Mavi değil, masmavi onlar.” diye içinden defalarca tekrar ediyor. Suyun kenarında beraberce rakı, balık, roka yapacakları masayı bile ayırtıyor kafasında.

Akıl Gürsoylu’da, bedeni serviste ama içinde kalp yok. Kalp bir yerlerde kalmış. Serviste biri teyzenin parfümünden mi sürmüş bu sabah? Yoksa radyoda Kutsi'den “Bambaşka” mı çalıyor? Amcanın bugün verimli çalışmasının en küçük bir ihtimali bile yok. Gözlerinin önünde hep o güzel gözler. Teyzem, umarım Gürsoylu’nun köşesinde kendisine emanet edilen kalbe çok iyi bakar.
Amca da gitti, teyze de, Emin de… Bu hikâye gerçekten böyle mi yaşanmıştır? Kim bilir. Tek bildiğimiz, Gürsoylu’da olmasa bile "Yedi Tepe"nin bir yerlerinde servis beklerken servisten daha çok birbirini bekleyen amcalar, teyzeler olduğudur.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…