Politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Politika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Temmuz 2016 Perşembe

Suriyeliler...

Günaydın dostlar…

Allah hiç kimseyi Suriyelilerin durumuna düşürmesin.
Evini barkını terk ederek, minik oyuncak bebeğini bile yanına alamadan yurtsuz kalmanın nasıl bir duygu olduğunu, Allah hiç kimseye göstermesin. Vatanı olmayanın başına neler geldiğini, son 3-4 yıl içinde binlerce defa izledik.

Suriye’ye defalarca gitmiş bir insan olarak bu konudaki fikirlerimi geçmiş yazılarımda belirtmiştim. İnsanlık adına, komşuluk adına bu kardeşlerimize elimizden gelen her türlü yardımı yapmalıyız. Sosyal platformlardan yorumlar yaparak, bizlerin Suriyelilerin yaşadığı acıyı anlaması mümkün değildir.
 
Suriyeliler gerçekten acıklı bir durumda. Çoluk çocuk o ülkede, bu ülkede sefil oldular. Şanslı olanlar, bağlantıları olanlar, parası olanlar kendini kurtardı ama birçoğu çok zor durumda. Gittikleri ülkelerde (bizim ülkemizde dâhil olmak üzere) başlarına gelmeyen kalmadı. Çocuk kaçırmadan tutun da, tecavüze, cinayete kadar her şeyi yaşadılar.
Biz de Türkiye olarak çok düzenli bir şekilde olmasa da, elimizden geldiği kadar onlara yardım etmeye çalıştık ve halen de çalışıyoruz. Bu trajedi sona erene kadar da bu yardıma devam etmeliyiz.

Nasıl bu hallere geldiğimiz filan apayrı bir platformda tartışılması gereken konular diye düşünüyorum. Sokağın gerçeği, yaşanan insanlık dramının sebeplerini önemsemiyor. Sokak acımasız ve zayıf olanı yutuveriyor.

Dile kolay, tam 3 milyon Suriyeli geldi. Belki de daha fazla. Doğal olarak, bu kadar büyük bir grup gelirken, bunların içinde her türlü insan da geldi. Sınırlarımıza yığılmış milyonlarca insanı teker teker araştırarak içeri almak mümkün olmadı. Aç, susuz, perişan insanları daha fazla sınırda bekletemezdik.

Suriyelilerle beraber o sınırdan iti, kopuğu, uğursuzu, katili, teröristi, hırsızı da sınırdan girmedi mi? Girdi tabi ki. Hem de yüksek sayılarda girdi. Bu şekilde girenlerin her biri ayrı ayrı bir risk taşımaktadır ama belli bir sayıda arzu edilmeyen cins içeri girdi diye bütün Suriyelilere husumet besleyemeyiz.

Suriyeliler geldi mi? Geldi. Yardım etmeli miyiz? Kesinlikle…
Peki, sorun nerde? Sorun işin hassasiyetinde. Burası dünyanın en zengin ülkesi değil. Bizim de Orta Avrupa ülkeleri gibi kişi başı gelirimiz 35,000 Avro seviyesinde olsaydı, herkes refah ve bolluk içinde yaşasaydı; Suriyeliler için yapılan hiçbir şey insanlara batmazdı.

Ama sokağın gerçeği öyle değil. “Şu kadar büyük bir ülkeyiz, bu kadar büyük bir ülkeyiz” laflarını boş verin. İşin gerçeği biz fakir bir ülkeyiz. Kâğıt üzerindeki rakamlar ne derse desin, halkımızın büyük bir kısmı çok zor şartlarda zar zor geçiniyor. Yolu bile olmadığı için ulaşılamayan şehit evlerinin görüntüleri halen gözümüzün önünde. Çocuk vatanı için canını vermiş, ailesi muşamba ile korunmuş, soğuk bir evde yaşam mücadelesi veriyor.
Bunlar gibi binlerce örnek verebiliriz. Ayakkabıları parça parça olmuş dededen tutun da, çıplak ayaklı çocuklara kadar bütün görüntüler hafızamızda. Geri zekâlı da değiliz, vicdansız da değiliz. Hiçbirini unutmadık zira hepsi biz de derin yaralar bıraktı.

Şimdi, sen tutar da böyle bir ülkede, şunu yapacağım, bunu yapacağım dersen insanları yaralarsın. Bu ülkede çok fazla çile çeken insan var. Çok fazla ortada kalmış aile var. Çok fazla gözü yaşlı çocuk var.

Zor hayat şartlarında yaşayan bu kadar çok insan varken, bu gruplardan sadece bir tanesine bir takım imtiyazlar sağlamaya çalışmak, diğerlerini derinden yaralar ve kızdırır. Suriyeliler bu ülkede çile çeken gruplardan sadece bir tanesidir. Yarı bitmiş inşaatlarda, naylon kaplı camların arkasında üşüyenler sadece Suriyeliler değiller, bizim insanımız da üşüyor, bizim insanımızda akşam aç yatıyor…

Ben mazlumlara, sıkıntı çekenlere yardım edeceğim dediğin zaman, hepsine birden (Suriyeliler de dâhil olmak üzere) yapabiliyorsan yap, yoksa yapma. Fakir bir ülkede sadece bir kesime ayrıcalık yapamazsın. Hele de o kesim bu ülke de en az emeği olan grupsa…
Suriyelilerin yarattığı sorunlar ve agresiflikler son zamanlarda arttı. Başta da belirttiğim gibi, onların içinde de bambaşka hedefleri olan insanlar var. Unutmayın ki, kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış bir insan, her şeyi yapabilir…

Suriyelileri elimizden geldiği kadar misafir edelim, verebileceğimiz her türlü maddi, manevi desteği verelim ama asıl hedefimiz Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması yönünde çalışarak, bir gün onların sağ salim evlerine dönmelerini sağlamak olmalıdır…
Zaten sorduğunuz zaman, onlar da bunu istiyorlar…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

24 Mart 2016 Perşembe

Her İşin İçindeyiz...

Günaydın dostlar…

Hayatının yarısına yakın bir kısmını Amerika’da yaşamış bir insan olarak savcı amcanın bugünlerde şokta olduğunu düşünüyorum. Şokta olduğu için bizimkilerin yazılarına laf yetiştirmeye de başladı. Çok yakında; savcı amca Fenerbahçeli mi yoksa Galatasaraylı mı tartışmaları da başlar.
Bizim karizmatik savcının ismi, Preet Bharara. Amerika’nın en meşhur savcılarından biri olarak tanınıyor. Bilhassa da para işlerindeki sakatlıklara bakıyor. Bugüne kadar hep yüksek profilli ve medya ilgisi çok yoğun olan davalarla uğraşmış. Bir tanesi hariç, bu davaların hepsini de kazanmış ve insanları mahkûm ettirmiş. Mahkum ettirdikleri arasında çok büyük isimler de var. Daha büyük hedefleri de var. Günün birinde daha yüksek pozisyonlara da gelmesine kesin gözüyle bakılıyor.
Herkes kendine göre bir takım yorumlar yaparken en güzel yorum da sevgili Günhan Hanım’dan gelmiş. “Savcı ne kadar yakışıklı değil mi?” diye yazmış. Bu yorum bana Amerika’daki kadınların sadece yakışıklı olduğu için Clinton’a oy vermesini hatırlattı.

Bütün bunları yapmış ama bu amcaya bugüne kadar kimse, “senin için yaprak sardım, yolluyorum; yarasın tosunuma” diye tweet atmamıştır. Adamcağız, tercüme bile ettirse işin içinden çıkamaz. Anadolu çocuğunun biri, “ağabey gel de küçük bir sofra kuralım, enfes şalgam suyumuz var” diye yazmış. Öyle güzel davetler var ki, benim bile gidesim geliyor.

Çok meşhur bir savcı dedim ama Twitter’daki takipçi sayısı sadece 6000 civarındaydı. Bize bulaşınca sayı 2 gün içerisinde 200000’i geçti. Amerikalıların kendinden başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen yapısını, bizim her işin içinde olan yapımızla mukayese ettiğiniz zaman, bu rakamlar makul gibi duruyor. Takipçi sayısı çok yakında bir milyonun da üzerine çıkar…
Sözü geçen 6000 kişinin çoğu da bu işlerle ilgilenen insanlardır. Sokaktaki Amerikalı hayatta gidip de bir savcıyı takip etmez. Hatta bu savcının takip ettiği davalardan haberi bile olmaz. Geri kalmış ülkelerde herkes politikacı olduğu için, ülkece atladık konunun içine. Tabi ki bir de hepimiz futbol hakemiyiz.

Merak ediyorum; akşam eve gittiğinde, eşine “hayatım bugün adamın biri bizi Türkiye’ye davet etti, yengeyi de al gel, bizim misafirimiz olun” yazmış, diye anlatıyor mudur acaba! Şurası kesin ki, bu dava ile birlikte bütün hayatları değişti. Anadolu çocukları ile uğraşmanın ne demek olduğunu şimdi anlayacak. Bir günde, bütün hayatı boyu aldığından daha çok tweet almaya başlayacak.

Bir gün, bir iş için bizim savcı amca Türkiye’ye gelmeye kalkarsa, havaalanında Drogba’nın gelişi gibi karşılama yapılacak vallahi. İnsanların ilgisinden korumak için zırhlı Mercedes filan tahsis etmek gerekecek.

Savcı tamam da; biz Amerika’da yaşarken, Amerikalıların en çok tanıdığı Anadolu çocuğu, Mehmet Ali Ağca idi. Muhtemelen şimdi Reza amca da ikinci sıraya yerleşecektir. Atatürk ismini bilen de çok var ama ne yazık ki bu ikisi kadar olmayacaktır. Tabi ki son yılların televizyon fenomeni, Doktor Öz’ü de unutmamak lazım.
Emin’in tek bir arzusu var. İster Amerika, ister Türkiye hiç fark etmez. Yeter ki adalet yerini bulsun. Suçlu olan cezasını çeksin, olmayan da hayatına devam etsin. Hak yerini bulsun, şehitlerimizin çocukları incinmesin.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

5 Haziran 2015 Cuma

Suriyeli Dostlarımız...

Günaydın dostlar.

Daha önceki yazılarımda da zaman zaman belirttiğim gibi CCI’da çalıştığım dönemlerde en severek gittiğim ülkelerden biri Suriye’ydi.  Sizlerin tecrübeleri nasıldır bilmiyorum ama Suriye’nin modern ve samimi ortamında ben her zaman çok güzel ağırlandım. Kaldığım oteller de, gittiğim restoranlar da, dolaştığım sokaklar da, hepsi çok keyifliydi.
 
Şimdi Suriyeli komşularımızın birçoğu artık kendi ülkelerinde yaşayamıyorlar. Ellerine alabildikleri bir minik çanta, iki don, bir fanila ile yollara düştüler. Sıcacık evlerini, yurtlarını, vatanlarını bir daha hiç dönmemek üzere terk ettiler. Ölmemek için Türkiye, Ürdün, Irak gibi ülkelere sığındılar. Hadi Türkiye ve Ürdün’ü ayrı bir yere koyalım ama durum o kadar kötü ki insanlar yaşama şansları bir milim daha yukarıda olabilir diye Irak gibi 70 türlü örgütün cirit attığı, hiçbir devlet otoritesinin olmadığı topraklara sığınmak zorunda kaldılar.
Bu kardeşlerimizin büyük bir bölümü şu anda Türkiye’de yaşıyor. Sayılarının 2 milyondan fazla olduğundan söz ediliyor. Zaten kendi zar zor geçinen ve fakiri çok olan bir ülke için bu kadar yüksek sayıda misafir ağırlamak hiç te kolay bir iş değil.

Bu büyüklükteki bir insan topluluğunu kamplarda tutmanız da mümkün olmadığına göre birçoğunu sokaklara salmak zorunda kaldık. 20 civarında il ve ilçemiz Suriyeli akınından hem maddi olarak, hem de manevi olarak çok kötü etkilendiler. Bazı kasabalara, o kasabanın nüfusundan daha çok Suriyeli gitti.

Suriyelilerin ülkemizde yaşamasından kaynaklanan bütün zorlukları biliyorum ve söylenenlerin hepsini haklı buluyorum. Sığınanlar olduğu gibi, gittikleri yerleşim merkezlerini birbirine katanlarda var bunları da biliyorum. 100 liralık işin artık 30 liraya yapılıyor olmasından tutunda, Suriyeli korkusu yüzünden insanların geçmeye çekindiği sokaklara kadar, her türlü gerçekle her gün yüzleşiyoruz.
Karşımızdaki her kim olursa olsun yaşanan her türlü tacize karşı kendimizi korumak en doğal hakkımızdır. Buna kimsenin diyecek bir sözü olamaz ama yaşanan trajik tablo karşısında birazcık empati yapmayı da unutmayalım.
Suriyelilerin evlerini terk etmesine neden olan gelişmeleri hepimiz biliyoruz ve bunları sabaha kadar tartışabiliriz ama benim bu sabah ki konum işin insani boyutu. Nedeni ne olursa olsun, ölmemek için evini terk etme hissini ancak yaşayan bilir.

Allah, kimseyi böyle bir durumda bırakmasın. Yanına alabileceğin 3-4 parça giyecekle ve sırtında taşıdığın hasta annenle, çoluk çocuk yollara düşmek hiçbir insanın yaşamaması gereken bir acıdır. Sebep olanlar her iki dünyada da bunların hesabını verirler bir gün.

Açlığı, sefilliği, tacizi, tecavüzü, horlanmayı, itilip kakılmayı, dolandırılmayı, sokaklarda yatmayı ister miydi bu insanlar? Birçoğunun normal bir hayatı vardı. Acımasız hayat onları yuvalarından etti, sokaklara mahkum etti.
Sebebi her ne olursa olsun, her kim neden olmuşsa olsun, kökenleri her ne olursa olsun bu insanlar şu anda burada ve bizim misafirimizler. Kimse isteyerek yanına bir çanta ve bir koyun alarak kendini mayınlı tarlaların ortasında bulmak istemez.

Ben, Suriyelilerin hallerine çok üzülüyorum ve bu mübarek Cuma gününde Allah kimseyi can korkusuyla evini, yurdunu terk etmek zorunda bırakmasın diye dua ediyorum.
Sokakta kartonların altında yaşamaya çalışan o aileyi gördüğünüzde, onlarında geçmişte Suriye’de bir yerlerde bir evi olduğunu unutmayın. Düşmez kalkmaz bir Allah. Doğan güneşin yarın ne getirip, ne götüreceği hiç belli olmaz.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

5 Nisan 2015 Pazar

Söyleyecek Bir Sözüm Yok...

Günaydın dostlar.

Gerçekten söyleyecek bir sözüm yok.
Ben çok iyi bir Fenerbahçeliyim ama spor ile diğer konuları ayırabilecek kadar da akıllı bir insanım ama sen kardeşim fanatikliği gözünü döndürmüş, bu uğurda ne yapacağını şaşırmış bir insansın. O yüzden sana söyleyecek bir sözüm yok.


Ben, Fenerbahçe sevgisi ile arkadaş, eş, dost, kısaca insan sevgisini ayırabilecek bir insanım. İkisinin birbirleri ile ters orantılı olmadıklarını biliyorum ama sen kardeşim içindeki nefret katsayısı tavan yapmış ve kininden başka hiçbir şeyi göremeyen bir insansın. Bu uğurda bir otobüs dolusu insanı ortadan kaldırmayı bile düşünebiliyorsun. O yüzden sana söyleyecek bir sözüm yok.

Benim en sevdiğim insanlar, hatta kardeşim gibi sevdiğim insanların birçoğu Galatasaraylı, Trabzonsporlu, Beşiktaşlıdır. Gerektiğinde renklerin fanatikliğine saplanmadan oturur bu takımların hepsini eleştiririz. Kimse de “Sen benim takımım hakkında nasıl böyle konuşabiliyorsun?” demez. Medeniyet ve insanlık da bunu gerektirir ama sen kardeşim bunu anlayamayacak kadar gözü dönmüş, tuttuğu takımın renklerinden başka gurur duyabileceği hiçbir parametresi olmayan bir insansın. Sana ne söylersem söyleyeyim boşa gideceğini biliyorum. O yüzden sana söyleyecek bir sözüm yok.

Diyelim ki, şoförü vurdun, otobüs dereye yuvarlandı ve bütün takımı yok ettin. Ne geçti eline? Ondan sonra da bir şeyler yapmanın gururuyla evine gidip mışıl mışıl uyuyacak mısın? Bu kadar insanın günahını kalbinde nasıl taşıyacaksın? Babalarının yolunu bekleyen miniklerin gözyaşları birer asit damlası gibi tek tek içine damlamayacak mı? Bu işin bir de öbür tarafı yok mu? Nasıl vereceksin bunun hesabını? Bunları yazıyorum ama bir yandan da koca kafana bu lafların girmeyeceğini de biliyorum. O yüzden sana söyleyecek bir sözüm yok.

Hepimizin bildiği gibi bu topraklar üzerine vazife çıkarmaya meraklı insanların cirit attığı mekânlardır. Sen kendi menfaatlerin için ortamı gerersin, gider bir tanesi senin sözlerinden üzerine vazife çıkarır. İster kulüp başkanı olsun, ister siyasetçi olsun toplum önünde olan ve her gün ekranlara çıkan insanların ağızlarından çıkan sözlere çok dikkat etmesi gerekiyor.

Ortamı germenin yaratacağı kısa vadeli kazançlar, uzun vade de toplumları felakete sürükler. Her gün konuşanlar hassas düşünmüyorsa, o zaman biz dikkatli olalım.
Benim gibi düşünmüyor diye bir otobüs dolusu insanı öldürmeye kalkmak varabileceğimiz son noktadır. Umarım bu son noktada kendimize bir ders çıkarmayı başarabiliriz.

Dün akşam sağda solda gördüğüm bir takım tweetleri insanlık dâhilinde bir takım parametrelerle izah edebilmek çok zor. Halen bu işin bir Fenerbahçe işi olmadığını anlamamakta ısrar ediyoruz. Bu düşünce içinde devam edenler, sizlere söyleyebileceğim hiçbir sözüm yok.

Fenerbahçe takımı dün akşam yok olsaydı, ülke güllük gülistanlık olacaktı diye düşünmek nasıl bir ruh halinin ürünüdür, ben izah edemiyorum. Yarın aynı durum karşıt görüşlü bir siyasi partinin elemanlarının da başına gelebilir. Kendin gibi düşünmeyenleri yok etme ruh hali, çok tehlikeli bir gelişmedir.
Hepimizin aklımız başımıza alıp, ortamı germekten vazgeçmemiz gerekiyor…

Bu saldırının nasıl bir amaç için yapıldığını bilmiyorum ama sebebi her ne olursa olsun benim artık bu konuda söyleyecek sözüm yok…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Eskiden Maçları 10-0 Kaybediyorduk...

Bu sabah aklımda futbol yok. Futboldan bıkmış, usanmış bir kişi olarak futbolla ilgili bir şeyde yazmak istemiyorum ama nedense açılış yolu futbola gitti. Bir takım düşünün ki yıllardır her maçını 10-0 kaybediyor, sonra tutup sizi takımın başına geçiriyorlar, sizde ilk sene bütün maçlarınızı 10-1 kaybediyorsunuz ve iyiye gidiyoruz diyorsunuz.

İkince sene maçları 10-2 kaybetmeye başlıyorsunuz ve doğru yoldayız diye çıkıp nutuklar atıyorsunuz. Anlamadığınız durum veya da anlayıp da anlamıyormuş gibi yaptığınız durum, sonuçta bütün maçları kaybetmiş olduğunuz.

Bizi saf zanneden Kemal amcada her seçimde oylarını %1 arttırarak, yine oylarımızı arttırdık başarılıyız konuşmalarını yapmaya devam ediyor. Sonuçta maçı 10-0’mı veya 10-1’mi kaybettiğin hiç önemli değil. Amca ya bu durumu anlamıyor ya da anlamamış gibi yapmak işine geliyor.
Kemal amca bak şimdi sana gizli bir bilgi vereceğim. İnsanlar çok bayıldıklarından değil, alternatifsizlikten size oy veriyorlar. Beş senede bir %1 artan oy oranınız sizin etkili söylemlerinizden veya insanların ileriye yönelik size olan güveninden dolayı artmıyor. Bir daha söyleyeyim, oylarınız alternatifsizlikten artıyor.

İstemeye, istemeye oy veren o kadar çok insan var ki aklınız durur. Son seçimden sonrada, hiçbir şey değişmezse ben artık gidip oy vermeyeceğim diyenlerin sayısı da çok arttı, haberiniz ola.

Kabul etmek lazım ki seçimler kazanılır veya kaybedilir ama bir partinin bir duruşu, bir felsefesi olur. Her seçime de oy toplamaya yönelik parti politikalarına ve yapısına uymayan devşirme adaylarla da çıkılmaz ki. Her yelpazeden her türlü adamı aday gösterdiniz. AK Parti diye bir parti zaten var. Küçük AKP’mi olmaya çalışıyorsunuz ne yapıyorsunuz biz anlayamadık.
Ecevit şapkasını taktık, mavi gömleği de giydik ama küçük bir sorun var, yıl 1970 değil. Artık 2000’li yılların şartlarına ve koşullarına göre hareket etmeyi düşünüyor musunuz yoksa o tarihlerde annesi bile doğmamış çocuklara Karaoğlan masalları anlatmaya devam mı edeceğiz? Sevgili Suat Yalaz hayatta mı, değil mi bilmiyorum ama o bile Karaoğlan anlatmaktan vazgeçti artık.

Her partinin yaşayan bir kültürü, bir görüşü, bir duruşu ve geçmişiyle ters düşmeyecek planları olması gerekir. Değişen yıllara ayak uydurmak demek, bütün geçmişini, ilkelerini unutup çakma adaylara yönelmek değildir. Yerel seçimlerde de, genel seçimlerde de, cumhurbaşkanlığı seçiminde de parti ilkelerine ve görüşüne hiç uymayan insanlar seçmenlerin önüne atıldı.

Demin yukarıda da sözünü ettiğim alternatifsizlik durumu olmasa CHP barajı bile geçemez. İstemeye istemeye oy verenlerin sayısı çok fazla. Nitekim son seçimde de, istemeye istemeye oy verenler, isteye isteye sandığa gitmediler.

Kemal amca, oyları %1 arttırdık, iyi yoldayız konuşmalarından vazgeç. İnan kimse inanmıyor bu konuşmalara. Benim matematiğim iyidir. Bir hesap yaptım, her sene oyları %1 arttırarak 55 sene sonra filan iktidar olabiliyorsunuz. Biliyorum CHP’de ki politikacılar için 55 yıl (hepsi daha uzun sürelerden beri orada olduğu için) kısa bir süre ama bu ülke ve bizler için çok uzun bir süre.
Sözlerimi bitirmeden önce bir de Amerika’dan örnek vermek istiyorum. Amerika’da ne oluyor biliyor musunuz? Seçimi kaybeden aday bırak ortalara çıkıp “kazandık” nutukları atmayı, bir daha ortalarda bile görünmüyor. Demek ki bu halk beni istemedi deyip köşesine çekiliyor.

Darısı bizim 6 tane seçim kaybedip halen “iyi gidiyoruz” demeyi başarabilen adaylarımızın başına…
Bu arada Muharrem amcanın resimlerini buldum diye kimse onu destekliyorum zannetmesin, onu da istemiyorum...

1 Temmuz 2014 Salı

Çatı Adayı Balkondan Düştü...

Günaydın dostlar. Biliyorsunuz politik konularda yazı yazmayı pek de sevmiyorum. Sağ olsunlar o konularda, bütün memlekete yetecek kadar yazan insanlar var. Benim bugün kısaca değinmek istediğim konu, işin özünden veya politik tarafından ziyade, bu konunun üzerine oturtulmaya çalışıldığı temeller.


Birkaç ay evvel, bu çatı adayı konusu ilk gündeme geldiğinde, “CHP hem kendi içinde uzlaşıp bir aday belirleyecek, hem de gidip MHP ve diğer partilerle anlaşacak, onlara bol şans diliyorum” diye yazmıştım.

Bu gerçekten de kolay bir iş değildi ve yaşananlarda bir kere daha (ne yazık ki) bu şekilde düşünenleri haklı çıkardı. 100 senelik geçmişi olan bir partide, “ben yaptım oldu” zihniyetini işletmeye çalışmanın, çok da uygulanabilir bir çözüm olmadığını bir kere daha gördük. “Bina yok ki, sen üstüne çatı yapmaya kalkıyorsun” şeklinde yapılan yorumlar, aslında gerçekten çok da uzak değil.

Halkın karşısına çıkıp bu bizim adayımızdır diyorsun ama kendi partinde kimseyle konuşmamışsın, kimseyi ikna etmemişsin. Milletvekilleri adayın ismini bile basından öğrendiklerini söylüyorlar. “Biz kurul kararı aldık” demekle bu iş olmuyor. Oy istediğin seçmen, “ulan benden oy istiyorlar ama kendi milletvekilleri bile ben oy vermeyeceğim diyor” demez mi? Der tabi ki, hem de çok haklı olarak der.
Kemal amca dünyanın en iyi, en dürüst insanı olabilir, aynı şekilde gösterilen adayda bu değerlere sahip olabilir ama bunlar yetmiyor. CHP’nin görüşleri ile uyuşamadığı için uzaklara gittiği söylenen bir kişinin çocuğu, gösterebilecekleri en iyi aday mıdır? Seçim kazanmak çok önemli bir konu ama bir partinin bir duruşu da olması gerekmez mi?
Bu tip kararlar hassas kararlardır. Çok iyi çalışılıp, çok iyi izah edilmezlerse, yıllardır sizlere oy veren seçmeninizi de kaybedebilirsiniz. Dindar aday gösterip muhafazakarların oyunu alacağım derken, kendi tabanından oy kaybedersin. CHP seçmeni ikilemde kaldı. Herkes oy versem bir türlü, vermesem bir türlü durumuna düştü. Kimse “yetmez ama evetçilerin durumuna da düşmek istemiyor”.

Görülüyor ki, bugünün kaçınılmaz gerçeği, cumhurbaşkanı seçimlerinin sonucu ne olursa olsun, artık CHP’nin bu şekilde yola devam edemeyeceğidir. İçinde bir birlik sağlayamayan, kendi ilkeleri ile pek de uyuşmayan bir aday gösteren CHP, insanlarda bu partinin hiçbir, planı, programı yok, sadece günü kurtarmaya çalışıyorlar hissi uyandırmıştır. İyi bir insan olmak, tek başına, kocaman bir partiyi yönetebilmek için yeterli bir parametre değil.

“CHP fedakarlık yapmıştır” deniliyor. Yapmış mıdır, yapmamış mıdır, konusundan ziyade, fedakarlık yapmışsa bile, bu davranışları için bir destek sağlayamamışlardır. Sen bir şeyler yapıyorsun ama ne yaptığından kimsenin haberi yok. Kendi partinin bile.
CHP’nin yaptığı bir çok iş gibi, bu iş de çok iyi bir şekilde yürümedi. Günü kurtarma politikalarının bir yere varmadığını gördüğümüze göre, artık köklü, radikal değişim zamanı geldi diye düşünüyorum.

Ben atasözlerinin hep bir yaşanmışlıktan sonra ortaya çıktıklarına, çoğu zamanda doğru olduklarına inanırım. Bu sabahta nedense aklıma sık, sık, “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak”, sözü geliyor…