8 Haziran 2014 Pazar

Kalbimizin Soma'da Olması Kiraları Ödemiyor...

Günaydın dostlar. Bu güzel Pazar sabahında, hiç birimizin Soma’da ki kardeşlerimizi unutmadığından adım kadar eminim ama unutmamamız, hayatın gerçeklerini değiştirmiyor.

Bütün acılara rağmen, Soma’da devam etmesi gereken bir günlük yaşam var. Ödenecek kiralar, gidilecek okullar, yenilecek yemekler, ilaç alması gereken hastalar, ısınacak odalar, bir gram mutlu edilmesi gereken yürekler var.
 
21 gün önce yaptığımız yardımlar o günün acısına derman oldu ama bugüne kalmadı. Yaşam bir aylık olsaydı belki yeterdi ama yaşam devam ediyor, acılı kardeşlerimizin bizlere bıraktığı çocuklara bakmak artık bizim görevimiz.
Onlar, madenci Mehmet’in, Ahmet’in çocukları değil artık, onlar bizim, bütün Türkiye’nin çocukları. Bu ülkenin madenlerinde, hayatlarını kaybeden madenci kardeşlerimizin, ailelerine, çocuklarına, hasta annelerine, yatalak babalarına bakamayacaksak, biz ne için varız ki?

Onların, yerin dibinde, köle hayatı yaşayarak, 1200 TL maaşla baktıkları ailelerini, şimdi yoklar diye ortada mı bırakacağız. Soma, ayağa kalkar, yaralarını sarar ama bu bir zaman meselesidir. O güne kadarda, insanların, en azından yaşam ihtiyaçlarını karşılamadan, akşam başımızı yastığa koyamayız.

Bu konuda büyük çabalar harcayan ve birebir yardımları yerine uğraştıran arkadaşlarımızdan biri olan sevgili Banu Yüksel’in, Soma’dan hemen döndükten sonraki duygularını hiç dokunmadan kendi sözleriyle sizle paylaşıyorum.
 
Evet günlerdir çabaladığım yazdığım çizdiğim Soma Projesinin birinci etabını tamamladık. Para çok gelmiş ama devletten değil kişilerden ve stk lardan
Bize evlerin içi ve durumu çok kötü çocukların hiçbir şeyi yok dediler gittik bizzat gördük. Öncelikle hiçbir şeyden memnun olmayan gençliğimiz gidin de görün o içler acısı durumu. Belki biraz şükredersiniz halinize!!!

Evinde tv si olmayan aileler ve bilgisayarı olmadığı için dersini yapmakta zorlanan öğrenciler....

Üstüne kiralarını ödemekte zorluk çeken aileler.
Daha acısı yatağı bile olmayan yerde bir döşeğe kıvrılan çocuklar!!!!

Bir ailenin damı çökmek üzere evde rutubet had safhada ve 1,5 aylık bronşit hastası bir bebek....
Bir yola girdik artık bu iş bir kere ile kalmayacak. Gücümüz ne kadarına yeterse ( bir ay ayakkabı, bir ay elbise bir ay harçlık) verip bu çocuklara sahip çıkılmalı. Devlet yok millet olsun bari. Bugün tv ler ranzalar dolaplar ödediğimiz birkaç aylık kiralar ocaklı fırın bilgisayarlar printerler ve bazalar aldık. Bunları da Soma esnafından almayı tercih ettik ki esnaf kan ağlıyor cari hesaptan çalıştıkları Maden İşletmesinden alacaklarını tahsil edemedikleri için.

Evi çökmek üzere olan Havva Hanımı taşımamız ve 1 yıllık kirası için acil 5000 TL ye ihtiyacımız var!!!!!
Herkese katkıları için sonsuz teşekkürler. En çok da Şule Engin Özbek İbrahim Akkanat ve Leydi Güzellik Salonu ile Soma Tso Başkanı Hakan Işık ve tabi ki tüm işini bırakıp bize eşlik eden Kadın Girişimciler Komitesi Üyesi sevgili Sevil Önol'a .....


Arkadaşlar, başta da belirttiğim gibi, paylaştığımız acılar, kiraları, borçları, mutfak masraflarını ödemiyor. Zaman, Soma’yı yaşatma zamanı. Birçok evde, evin tek gelir getiren babası, evin direği öldü. Evet öldü… Kalanları yaşatmak da, bizim boynumuzun borcu.

Bu işlere emek harcayan ve yardımları birebir yerine ulaştıran sevgili Banu Yüksel ve Şule Engin Özbek’in hesap numaralarını bir kez daha sizlerle paylaşıyorum. 

Unutmayın 10 TL bile, 10 tane ekmek alır…
TR38 0013 4000 0018 9219 3000 18 DENİZBANK BANU YÜKSEL GİDER-SOMA YARDIM HESABI

TR38 0006 4000 0011 1993 2155 62 İŞ BANKASI ŞULE ÖZBEK - SOMA YARDIM
 

7 Haziran 2014 Cumartesi

CCI Büyük Bir Ailedir...

Her zaman CCI bir okuldur, bir iş yeridir deriz ama hepsinden önce, CCI büyük bir ailedir. Aile olmanın bütün unsurlarını da içinde barındırır. Aile bireyleri arasında, zaman, zaman kırgınlıklar olsa da, genelde büyük bir sevgi vardır. İş ortamına ve iş akışına yönelik tartışmaların, şahsi nefret haline getirilmemesi gerektiğini bilenlerin sayısı çok fazladır.


Dün akşam bir kere daha bu güzel ailenin fertleri bir araya geldi. Sevgili arkadaşımız Metin’e bu güzel organizasyonu için bir kere daha teşekkür ediyoruz. Organizasyon yapmanın ne kadar zor bir iş olduğunu bilen bir insan olarak (hatta bir sabah, bu konunun zorluklarını anlattığım bir yazı bile yazmıştım), sevgili Metin’in çabalarını, takibini, insanların peşinde koşmasını takdir edebiliyorum. Organizasyonun mekanı benim evime çok yakındı ama bir çok arkadaşımız uzaklardan geldi. Cuma akşamı, böyle bir yemeğe gelmek için İstanbul trafiğinde boğuşmak, aslında hiç de kolay bir iş değil.

Her toplantıda olduğu gibi, dün akşamki yemekte de, yine yıllardır görmediğim bazı arkadaşlarımı gördüm ve benim için güzel bir gece oldu. Sohbetleriyle, gülmeleriyle, dedikodularıyla, geçmişiyle, anılarıyla ve tabi ki rakısıyla, dün gece ki buluşma da tarihteki yerini aldı.

Başta da söylediğim gibi, CCI güzel ve garip bir ailedir. Garip kelimesini burada, değişik bir güzelliği vardır anlamda kullanıyorum. Genelde insanlar birbirine yakındır ve birbirlerini severler. Samimiyet ve açık kapı politikası, CCI da çok yaygındır. Diyeceksiniz ki, iyi güzelde hiç mi mikrop, kompleksli, kıskanç, ikiyüzlü, dedikoducu, tembel vs. adam yok CCI da? Tabi ki var. Her ailede olduğu gibi, CCI ailesinde de var.

Bu yakınlık ortamı ve günümüzün çok büyük bir bölümünün işyerine geçiyor olması, birçok CCI içi evliliğe de vesile olmuştur, zira CCI da çalışan birinin, çıkıp da başka ortamlarda birilerini bulma şansı yok gibi bir şeydir. Çalışma ortamının yoğunluğu buna müsaade etmez. Mutlu yuvalar kuran sevgili kardeşlerimize, buradan bir kere daha çoluklarıyla, çocuklarıyla sağlıklı, mutlu, paralı günler diliyoruz.

Benim uzun yıllar çalıştığım Satınalma bölümünde de durum çok farklı değildir. Biz, hemen, hemen hiç kopmayan grupların başında geliyoruz. Yıllar önce işyerinden ayrılmış arkadaşlarımız ile bile halen görüşüyoruz halen irtibat halindeyiz. Çorludan, Elazığ’a, Doha’dan, Bakü’ye kadar hiç kimseyle kopmadık. Tabi ki, Facebook gibi sosyal platformlarında bu beraberliğe sunduğu katkı inkar edilemez.

Satınalma ailesi, ama küçük gruplar olarak ama büyük gruplar olarak sık, sık bir araya gelmeye devam ediyor. Bizim kendi aramızda kullandığımız bir de sözümüz var ve her zaman, “binadan ayrılabilirsin ama CCI Satınalmadan asla ayrılmazsın” diyoruz. Yaşanan gerçekler ve hiçbir zaman ayrılmamış olmamızda bu sözün doğruluğu teyit ediyor.

Muhakkak ki birçok iş yerinde de benzer ortamlar vardır ama ben CCI da ki ortamın her yerden farklı bir ortam olduğuna inanıyorum. Adına ister okul deyin, ister aile, ister iş yeri hiç biri çok önemli değil. Önemli olan, güneş battığında yaşanılan dostluklar…

6 Haziran 2014 Cuma

Benim Adayım Senin Adayını Döver...

Büyük gün gittikçe yaklaşıyor. Bugüne kadar insanların çok da umurunda olmayan cumhurbaşkanlığı seçimi, bir anda herkesin gündemine oturuverdi. Konu değişsin ki, Soma’da, Zonguldak’ta, orada, burada kaderleriyle baş başa oturanlar unutulsun.

Tam olarak şöyle olacakmış. Bizim muhalefet partileri var ya, hani muhalefet yapmayı bile beceremedikleri için, köşe yazarlarını muhalefet yapmak zorunda bırakan partiler. Bu partiler, öyle bir aday belirleyeceklermiş ki, hem CHP tabanının, hem de MHP tabanının bütün oylarını aldığı gibi, BDP oylarını da alıp, AKP seçmeninin de oy vermek isteyeceği bir aday olacakmış. Vallahi yazarken, ne yazdığımı ben bile anlamadım. Bırakın işin icraatını yazması bile bir garip geldi.

Sizce var mı böyle bir aday? Bence yok. Çok merak ediyorum, bu tarife uyan kimi bulacaklarda aday diye karşımıza çıkaracaklar.
Atatürk gelse, bu yukarıda tarif edilen kucaklamayı yapamaz…

Sürekli olarak, işte AKP %43 aldı, karşısında da, %57 var, vurgusu yapılıyor. Biz her şeyi işimize geldiği şekilde eksik söylemeyi severiz. Evet, %57 var ama onun içinde 57 değişik grup var. Sanki hepsi aynı şekilde düşünüyor.

Anladığım kadarıyla 28 Haziran akşamına kadar adayların belirlenmesi gerekiyormuş. Bizim, oy vermeyi beceremeyen ana muhalefet partimiz, başvuru sürecini kaçırmazsa, o bile büyük bir başarı olur. Şurada kaldı 22 gün ama ben daha 22 cm yol aldıklarını düşünmüyorum.
Birbirinden çok farklı tabanı olan iki parti ortak bir aday belirleyecek. Vay anam vay. Ne olur biliyor musunuz? Böyle bir adaya hiç kimsenin sahip çıkmaması olasılığı yüksek olduğu için oylar başka yere kayabilir. Örnek olarak, MHP seçmeni, CHP’ye yakın bir adaya oy atmaktansa, oyunu AKP’ye verebilir.

Ben, artık bu ülkede askerlerin en ufak bir seçilme şanslarının olmadığını düşünüyorum. Ne kadar doğru insan olurlarsa olsunlar ama İlker Başbuğ gibi isimlerin, en ufak bir seçilme şansı yok.

Metin Feyzioğlu gibi isimlerde tribünlere oynayarak ve de her şeyi ben bilirim tutumlarıyla, şanslarını kaybettiler. Her zaman, her konuda ortaya çıkmak, iyi niyetle bile yapılmış olsa, bazen çok akıllı bir davranış olmayabiliyor.

Emine Ülker Tarhan ve Meral Akşener gibi isimler, değerli isimler ama diğer partinin tabanından oy alabilirler mi çok emin değilim. Kadının toplumda geri götürülmesi çabalarının zirve yaptığı bir ortamda, seçmen, kadın bir cumhurbaşkanı adayına oy vermeyebilir.
Mansur Yavaş, çok iyi, dürüst ve çalışkan bir insan ama hepimiz biliyoruz ki, bu devirde artık iyi, dürüst ve çalışkan olmak, çok da fazla prim yapmıyor. Yılmaz Büyükerşen’in durumu da hemen, hemen aynı.
Deniz Baykal, Kemal Derviş gibi isimleri de gerçekçilikle alakası olmayan isimler olarak görüyorum. Bırakın MHP, BDP tabanını, kendi tabanlarından bile oy alabilirler mi, emin değilim.

İlhan Kesici, geçmişiyle, tahsiliyle, tecrübesiyle, dürüst görünümüyle adaylar arasında en iyisi gibi duruyor ama onu da bilemedim şimdi.

Siz boş verin, çatı adayını, balkon adayını, teras adayını, muhalefet partileri, başvuru tarihini kaçırmadan herhangi bir aday belirleyebilirlerse ona bile fit olun…

5 Haziran 2014 Perşembe

Tatil Yapmayı Sevmeyen Adam

Günaydın Dostlar,

Doğru okudunuz, gerçekten de tatil yapmayı sevmiyorum.

Okullar kapandı, birçok arkadaşım tatil planları yapıyorlar ve de tatile gidecekleri günleri iple çekiyorlar ama bende bir gram bile o tip bir arzu yok. Hiçbir zaman da olmadı. Her gün işe gittiğim dönemlerde bile tatile gittiğim zaman bitse de işe geri dönsem diye düşünürdüm.
 
Gezmeyi, değişik yerlere seyahat etmeyi, dışarıda yemek yemeyi çok seven bir insan olarak tatile gitmeyi hiç sevmiyorum. Aslında, işin daha doğrusu bizim usul Bodrum, Antalya tatili yapmayı sevmiyorum. Yıllar boyunca en pahalı tesisleri de, en büyüklerini de, en küçüklerini de, en butiklerini de, hemen hemen hepsini denedim ama en iyisinde bile en mutlu olduğum gün tesislerden ayrıldığım gündü.
Birçok tesiste yaşanan şezlong kavgası, yemek kuyruğu, barda masa kap, havuz kenarında sandalye kap vs. işleri hiç bana göre işler değil. Paramla kendime eziyet satın alıyormuşum gibi geliyor. Bu tip sorunları olmayan, her şeyiyle çok beğendiğim tesislerde de benim maksimum kalış sürem beş gün. Beş günden sonra hareketlenip oradan çıkmak istiyorum.

Git kahvaltıya, git denize, git duşa, git restorana, git oraya, git buraya, geç kalma yer kalmaz, şezlong biter, masa kalmaz tipi tatil şekli bana hiç uymuyor. Bu tip sorunları olmayan butik otellerde de genelde yapacak hiçbir şey yok. Sıkıntıdan patlasan kimse duymaz.

Ben, bu yönümle biraz babama benzemişim diye düşünüyorum. Babamın, otuz üç yıllık çalışma hayatı boyunca hiçbir zaman yıllık izin kullandığını hatırlamıyorum. Ailece tatile gitmemiz de bir iki kere filan olmuştur. Annem de doğal olarak bu konuda babamın tam tersidir. Bıraksan hiç sıkılmadan beş ay kalır.

Derler ya "Çocukluğuna inmek gerek." diye, bence o kadar geriye gitmeye gerek yok. On beş yıl kadar önce gittiğimiz bir tatil benim için bardağı taşıran son damla oldu. Bir noktada en fazla dört beş gün kalabildiğim için o sene aynı zincirin iki ayrı tesisinde yer ayırttık. Biri Belek’te, diğeri de Fethiye’de. Belek’ten Fethiye’ye de arabayla geçeriz, hem de bir günlük bir ara olmuş olur diye düşündük.

Belek tesisi ilk duraktı. Akşamüstü saat 16.30 gibi tesise varıp havuza girmeye çalıştığımızda o saatte havlu istediğimiz için çalışan neredeyse bizi dövecekti. "Bu saatte havlu olur mu havlular sabah alınır." gibi bir şeyler zırvaladı. Tesis, bizim turistik tesislerimizin bütün zorluklarını (şezlong kapmaca, masa kapmaca, tabak elinde yemek kuyrukları vs.) içinde barındıran eski bir tesisti. Servisi de kötüydü, her şeyi de kötüydü. Bir de güneşin altında bilmem kaçıncı dereceye kadar yandığım için hiçbir mutlu anım yok o tesisle ilgili.
Üç dört gün sonra düştük yola, gittik Fethiye’deki tesise. Çok güzel bir yarım ada üzerine kurulmuş, görünüşü de çok güzel olan, çok büyük bir tatil köyü gibi bir yer. O kadar geniş bir alan ki arabalarını park ettikten sonra insanları odalarına traktörle filan götürüyorlar. İlk gece oldukça geç vardığımız için durumu pek kavrayamadık ama ertesi sabah güneşin ilk ışıkları ile beraber bütün plajları dolaşıp bir tane şezlong bulamadığımda olayın vahametini hemen anladım. Bırakın şezlongları çocuk parkındaki salıncakların, tahterevallilerin bile üzerinde havlular vardı. İnsanlar geceden tutmuşlar.
Olayın detaylarını öğrenince geceden havlu koymanın da işe yaramayacağını öğrendik. Oradaki yetkililerden biri "Sabaha karşı saat 4.00’de konulan bütün havluları topluyoruz." dedi. Peki, ne yapmak lazım? Saat 5.00 gibi koyarsanız sorun olmaz, dedi. Gitmişim tatile, dünyanın da parasını vermişim, (bu arada hiç de ucuz bir yer değil) sabahın 5.00’inde kalkıp havlu koyacağım. Adama, “Bütün müşterilerinize yetecek kadar şezlongunuz yok.” diyorum, adam da bana “Ama biraz anlayışlı olun Emin Bey, tesis de şu anda üç bin müşterimiz var.” diyor.

Bu tesis, zaten çok da fazla olmayan Anadolu usulü tatil zevklerimi öldüren son tesis oldu. Münakaşalarla dolu üç dört gün geçirdik. Daha sonra sorunları olmayan tesislere de gittim ama buradaki sorunlar hiçbir zaman aklımdan çıkmadı.

Başta da belirttiğim gibi her ne türlü tesis olursa olsun, en memnun kaldığımda bile beş günden sonra fena halde sıkılıyorum. Genelde de bu tip tatillerden hem fiziksel olarak hem de ruhen çok yorgun dönüyorum. Dünyanın bir yerlerine gidip gezmeyi her zaman bu tip bir tatile tercih ederim.
Tatil dediğin yerde ben hiçbir şey düşünmemeliyim, hiçbir stres yaşamamalıyım. Stres, sıkıntı içinde yaşadıktan sonra, İstanbul’da da onlardan tonla var. Tatil kasabalarında benim en mutlu olduğum, en eğlendiğim zamanlar kış günü kimsenin olmadığı zamanlardır.

Alaçatı meydanında kış günü, Köşe Kahve’de içilen kahvenin tadını hiçbir şeye değişmem.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

4 Haziran 2014 Çarşamba

Ben de Aynı Yere Gidiyorum

Günaydın Dostlar,
Yenilmiş içilmiş ve gecenin son saatleri gelmiştir. Artık eve gitme zamanıdır. Muazzam bir öpüşme maratonunun ardından (bazı ülkelerde el bile sıkmıyorlar, bizim vedalaşırken yapmadığımız kalmıyor) arabalara binip eve gitme zamanı gelmiş de geçmiştir bile. Ertesi sabah, Emin yine sabahın köründe kalkacaktır ve yastığı Emin’i beklemektedir. Köşeden döndükten sonra on dakikada yastığıma kavuşurum, diye düşünmeye başlar.
Bir anda o soru gelir.

“Ağabey sen ne tarafa gidiyorsun, beni de eve atar mısın?”
 
O şaşkınlık ve uyku haliyle sanki hiç sorun olmazmış gibi bir his gelir içine. "Ayıp ettin Muhittin, götürürüm tabii." şeklinde sonunun nereye varacağını bilmediğin bir karşılık verirsin. "Ben Erenköy'e gidiyorum." diye de eklersin. Muhittin ne der?  “Tesadüfe bak, ben de Erenköy’e gidiyorum”. Yalancı. Kendini rahatlatmak için de "Yastığıma on dakikada değil de on üç dakikada kavuşsam sanki ne olacak ki?" gibi salak sorular sorarsın kendi kendine.
Yolda giderken Muhittin “Buradan döneceğiz.” ağabey der. Şaşkın şaşkın Muhittin’e bakarsın ve “Sen Erenköy’de oturmuyor musun?” diye sorarsın. Bu aşamada artık çok geçtir ve (ayıptır söylemesi) sana girmiştir. “Tamam işte ağabey ben Maltepe ile Erenköy’ün arasında oturuyorum.” dediğinde içinden sürekli olarak yumruk atmak arzusu gelir.

Yumruk atmak istesen de mecburen sokağa dönersin. Bu aşamadan sonra Muhittin seni doksan tane sokaktan döndürür ve herifin evine varılır. Giderken de "Bir de bunun dönüşü var, nasıl döneceğim ulan?" diye düşünmeye başlarsın. Çaktırmadan etrafına bakmaya çalışırsın. Planı yaptın. Tüpçüden sola döneceğim, yorgancıdan sağa doğru gideceğim, bakkalın köşesinden de dümdüz gittim mi çevre yoluna çıkarım.

Muhittin iner. İnerken de "Ağabey buradan nasıl döneceğini biliyor musun?" diye sorar.  "Biliyorum tabii, sen hiç merak etme." dersin. Dilin böyle söylese de yüreğin "Muhittin s….. git, zaten senin yüzünden gece yarısı buralarda dolaşıyorum, şu anda yastığıma sarılmış olmalıydım." diye haykırır.

Muhittin gider. Yorgancıdan döndüm, tüpçüyü geçtim, bakkaldan da düz gideceğim. Bir dakika durun, bu yol sola doğru gidiyor, ben düz gitmeyecek miydim? Şimdi yeniden bakalım. Bizim bakkal bu taraftaysa ve yorgancı sağımda kalıyorsa ne yana gidecektim ulan şimdi buradan?  

Tamam tamam sakin olalım ve yeniden düşünelim. Bakkal sağımda, derken bir anda bunun başka bir bakkal olduğunu anlarsın.  Ulan Muhittin ben seni...
Umutsuzca herkesin gittiği yöne doğru gidersin. Millet vızır vızır gidiyor, o anda sokaktaki tek keriz sensin. Ürkek, korkak ve huzursuzsun. Yoldaki arabaların o kararlı ve ne yaptığını biliyor halleri seni sinir eder.  Hepsi saatte 200 km hızla gidiyorlardır ama sen gidemezsin, sen ne yaptığını bilmeyen zavallı bir insansın artık. Onlar nereye gideceklerini biliyorlar, sen bilmiyorsun. Neden? Çünkü sen Muhittin’e inandın. Erenköy, diye kandırdı seni.

Garip bir duygu kaplar her yanını. Aptal aptal cümleler kurarsın kafanda.  “Bizim poğaçacı amca da Maltepe’de oturuyor.” gibi düşünceler geçer kafandan.  Sanki gece yarısı rastlayacaksın da oda seni tanıdığı için sana “Emin Bey yanlış gelmişiniz, siz bizim bakkaldan dönecektiniz." diyecek.  Aslında döneceğin yer belki de burnunun dibinde. Bir dönsen belki de düzlüğe çıkacaksın ama sen cesaret edemezsin, sen aptalsın, sen Muhittin’e uydun.
Bu arada da Muhittin yatmış uyuyor ve rüyasında da kendini kumsalın birinde kokteyl içerken görüyordur. Emin nerede? Nerede olacak, Muhittin’in mahallesinden çıkmaya çalışıyor. Ulan Muhittin ben seni...

“Herkes bu tarafa gittiğine göre ben de bu tarafa gideyim.” dersin kendi kendine. Trafiğin çok olduğu yere doğru gitmek gibi bir düşünce çok mantıklı görünür o anda. Mantık da şudur, tenha yerlere doğru gidersem bana iyice girebilir.
Gidersin milletle beraber ve bir anda o tabela çölde su gibi çıkar karşına. “Çevreyolu” yazıyor.  Evet doğru gördüm.  Hay Allah en sol şeritte kaldım şimdi nasıl geçeceğim oraya? Muhittin ben seni...

Sağa dönemeyince mecburen sola dönersin.
Neyse, bir şekilde bir yerlerden döner çevreyoluna çıkarsın. Gördün o güzel tabelayı artık bir daha kaçırmazsın. İstanbul’da bir şekilde çevreyoluna çıkabilirsen artık kurtuldun demektir.

Ertesi sabah Muhittin suratında bütün gece manda gibi uyumuş olmanın rahatlığıyla “Nasıl rahat gittin mi ağabey?” diye sorar.
Hiç sorun olmadı. Tüpçüden döndüm, yorgancıdan sağa, bizim bakkalın önünden de çevreyoluna çıktım. Kayboldum, diyecek halin yok ya.

Allah yolunuzu şaşırtmasın ve Muhittinlerin tuzağına düşürmesin.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın.

3 Haziran 2014 Salı

Ankara Fabrika Ziyareti

Günaydın dostlar...

Geçen sabah, CCI’daki ilk günümü anlatmıştım, bu sabah da CCI Ankara Fabrikasına ilk ziyaretimden söz etmek istiyorum.

Birçoğunuz bilmez belki ama ben CCI’da ilk olarak Ambarlar Koordinasyon Müdürü olarak işe başlamıştım. O da ne demek diye sormayın, zira ben de bilmiyorum.  İşin doğrusu o zamanlar şirketin ismi de daha CCI değildi, Maksan’dı.
 
O zamanki sevgili yöneticim sevgili Pat Paya dedi ki, "Sen ülkenin dört bir tarafındaki ambarlarımızı bir gez, incele ve bir rapor yaz". Doğal olarak ilk olarak Yenibosna’daki fabrikayı ve Ümraniye’deki depoyu gezdim. Sonra da doğup büyüdüğüm yer olan Ankara’ya gitmeye karar verdim.
Soğuk bir kış günü uçakla akşamdan Ankara’ya gittim ve akşam bizimkilerde kaldım. Ertesi sabah da her zamanki gibi daha sabah namazı okunmadan Ankara Fabrikaya doğru bir taksi ile yola çıktım. Hava soğuk ve Esenboğa yolunda sis var göz gözü görmüyor. Sevgili Pat Paya bana "Orada Ankara Fabrika Operasyon Müdürü Ali Bey var ve senin geleceğinden haberi var" dedi. Ben de giydim yün donumu, bindim taksiye çıktım yola. Fabrikaya Ali Beye gidiyorum.

Taksi yoğun sis nedeniyle fabrikaya doğru döneceği küçük sokağı bile göremiyor, hava o kadar kötü. Neyse bir şekilde döndü ve giriş kapısındaki güvenlikçinin yanına geldik. Dedim, “Ben Emin, Ali Bey için geldim”. Dedi, “Ali Bey yok şu anda burada”. Dedim, “Ben biraz erken geldim”. "O zaman ben sizi ofise alayım, siz orada bekleyin" dedi. Hay Allah razı olsun. Yün don var ama soğukta g…..m donar vallahi, Allah korusun.

Götürdü beni bir açık ofis ortamına oturtturdu. Uzun bir müddet tek başıma bekledim. Daha sonra üretim şefi sevgili Fevzi Bey geldi. Fevzi Bey bana şöyle bir baktı ve geçti yerine oturdu. Sanki ben hep orada otururmuşum gibi adamcağıza normal geldi. Sonra bir kişi daha geldi o da geçti yerine oturdu. Ben halen sığıntı tadında masanın birinin yanında oturuyorum. Hani bir yerde oturursun da senden başka herkes ne yaptığını biliyor da bir tek sen bilmiyorsun gibi bir his gelir ya insana. İşte o histen ben de epeyce var o sabah. 3. olarak sevgili Fulya Hanım geldi. Bu arada da ilk gelen iki kişi, çıktı üretime filan bir yerlere gitti.  O da geçti masasına oturdu ve 3 dakika sonra çay almaya gitti. Elinde bütün çay makinasını boşaltacak kadar büyük bir çay kabı vardı. Gitti aldı geldi. Ben de dedim ki nereden aldıysanız çayı, ben de alayım, (malum burada böyle şey çocuğu gibi kaldım da) dedi ki, "Ben çayımı evden getirdim". "Haaa çok iyi" dedim. (yalancı, bir yerden aldığını gözlerimle gördüm).
Fulya Hanım, meraklı ya, daha sonra döndü bana “Sen kime geldin?” dedi. Soruda bir de “Hem kime geldiğin belli değil hem de çay içmeye kalkıyorsun”  gibi kızgın da bir ton vardı. Ben de “Ali Beye gelmiştim ama” diyebildim. “Ali Bey İstanbul’da” dedi. Neredeyse dövecek.
"Aha sıçtık" dedim. Ali Bey de yok, bu ofistekiler doğrar beni vallahi. Tam ne halt edeceğim ulan ben diye düşünürken, ambarlardan sorumlu şef sevgili Teoman geldi. “Ali Bey İstanbul’a gitti, sizin geleceğinizi söyledi, siz gelin benle” dedi. Allah gönderdi. Yürürken, Teoman’a “İçerideki kadın bir yerlerden çay aldı ama bana vermiyor” dedim. “Ağabey kilitlidir onların çayı da, bardakları da, her şeyleri de” dedi. “Ben sana ambarda çay veririm sorun değil” dedi.

Sevgili Teoman’la güzel bir gün geçirip akşam İstanbul’a döndüm. Sık sık çay da içtik, kahve de içtik. Açık ofisin ortasında, küçük Emrah gibi, tek başınıza kaldığınız aç, susuz anlarda bile unutmayın ki, her an bir Teoman gelip sizi kurtarabilir.

Hiçbir zaman umudu kaybetmek yok…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

2 Haziran 2014 Pazartesi

Hayatta Ne Olacağı Hiç Belli Olmaz

Günaydın Dostlar,

Gelin bu sabah bu günleri bir kenara park edelim, çok eskilere gidip İstanbul’dan New York’a Delta Airlines ile kısa bir yolculuğa çıkalım. Net bir tarih vermek zor olsa da otuz beş yıl kadar öncesine gidersek doğru bir yerlere varmış oluruz.
Türk Havayolları’nın, New York’a uçmadığı dönemlerde bütün Amerika seyahatlerimi Delta Havayolları ile yapardım. Birçoğunuzun da bildiği gibi bu seyahat rüzgar durumuna bağlı olarak genelde on bir saat gibi bir sürede tamamlanır.


Delta Havayollarının o yıllarda bu uçuşları yapan uçaklarının (yanılmıyorsam Boing 757 veya 767 idi) ikişer koltuk cam kenarlarında, beş koltuk ortada gibi bir oturma düzeni vardı. Beş koltuğun ortasında bir yerlere düştüysen felaket bir durumdu. Geçmez o yolculuk.

Bu gibi durumlara düşmemek için ben her zaman cam kenarındaki iki koltuktan cam kenarında olmayanını alırdım. Bu tarafta hiç olmazsa koridor var, bir ferahlık var. Cam kenarında insana sıkıntı basar vallahi. Bir de koridor tarafında oturan uyudu mu bitersin. Tuvalete gitmek bile bir kâbusa dönüşür. Uyandırsan bir türlü uyandırmasan altına edeceksin. Bir şey olsa da kendiliğinden uyansa diye beklersin.

Ben cam kenarındaki iki koltuktan, koridor tarafında olanına oturdum ve on dakika sonra da cam kenarındaki koltuğa benim yaşlarımda bir kadıncağız geldi. Daha iki dakika geçmeden de çekti battaniyeyi kafasına ve uyumaya başladı.

Ne içecek için uyandı ne de yemek için uyandı. Zaman zaman gözlerini açıp, sinir sinir etrafa bakıp yine kapatıyordu. Ne milletten olduğunu bile anlayamadım. Bizden midir, Amerikalı mıdır yoksa Mozambik’ten midir hiç belli değil. Kadıncağız ne tuvalete kalktı ne de yerinden kalktı. Uyudu da uyudu.

Bana da yol boyunca kelime etmedi. Ben de yolda konuşmayı çok sevmediğim için aslında bu durumdan çok da şikâyetçi değildim.
New York’a inmemize altmış dakika kala pilot bir anons yaptı. “Sayın Yolcularımız, hava şartları nedeniyle yolculuğumuzun geri kalan kısmı biraz zor geçecek ve her zamanki normal türbülanstan bahsetmiyoruz.” gibi bir şey söyledi. Herkes yerine oturdu, kemerler bağlandı ve beş dakika sonra uçak sallanmaya başladı.

Bizim cam kenarındaki teyze de uyandı ve şaşkın gözlerle etrafa bakmaya başladı. Bana dönüp aksanlı bir İngilizce ile “What is wrong?” dedi. (En azından Amerikalı olmadığını anladık). “Hava kötüymüş, biraz türbülansa girdi uçak.” dedim. Bu arada da uçağın sallanmasının boyutu daha önce hiç görmediğimiz boyutlara gelmeye başladı. Ben çok korkmuyorum ama koltukta yerimden kıpırdamadığım da kesin.
Uçak gidiyor, biraz düşüyor, biraz motorlar zorlanıyormuş gibi oluyor, biraz gereğinden fazla hızlı gidiyormuş gibi oluyor, biraz burnu havaya kalkıyor, biraz gidip düşüyor, biraz yana yatıyor, biraz kamyon çarpmış gibi oluyor vs. Bizim teyze bir anda benim elime yapıştı. Bir saniye önce yüzüme bakmayan insanla şimdi el ele oturuyoruz. Hem de nasıl bir el ele oturmak. Öbür eliyle de uzanmış koluma yapışmış. Hayatım boyunca böyle iki elle, iki kolla sarılarak kimseyle oturduğumu hatırlamıyorum.

Ellerimizin kollarımızın stresten ter içinde kaldığını hatırlıyorum ama teyze mengene gibi tutuyor, bütün uçak çekse ayıramaz. Zaman geçmek bilmiyor ve ben de kendi kendime “Ne bitmez altmış dakikaymış.” deyip duruyorum. Kadın korkudan ölmek üzere, üçüncü bir eli olsa onla da sarılacak. Uçak sallana ballana gittiği için ben de milim yerimden kıpırdamıyorum ki bir de ben uçağın dengesini bozmayayım diye.

Kendimi kasmaktan ve gerginlikten fanilamın sırılsıklam olduğunu hissediyorum. Tamam, itiraf ediyorum; donuma kadar sırılsıklamdım. Kadın da elleri kolları aldı vermiyor, böyle garip bir pozisyonda kaldım.

Yüzlerce kere uçmuş ve kendi çapında çok ciddi türbülanslar yaşamış bir insan olarak ben bile o uçaktaki son bir saati unutamam. Bazen hadi iki sohbet edelim dersin yedi saat uçar gider, bazen de yedi dakika geçmez.
Sonunda Allah’ın izniyle New York’a indik. Uçak körüğe yanaştığında kadıncağız halen titriyordu ama ellimi bırakmaya hiç niyeti yoktu, unuttu onu orada. Gariptir bu hayat denilen yarış. Bazen hiç beklemediğin, hiç tanımadığın bir insanla el ele oturtur seni. Yarın ne olacağı da kimin gelip elini tutacağı da hiç belli olmaz.

Pasaport kuyruğuna girerken bizim teyze yanıma gelip, “I remember you.” dedi. Ben de onu “Bu yaşanan bir saati hiçbir zaman unutmayacağım.” diyor diye algıladım ve “Me too.”  deyiverdim.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…