13 Kasım 2014 Perşembe

Yazz

Günaydın Dostlar,

Güncel konulardan çok sıkıldım. Bu sabah çok gerilere gitmek istiyorum. Gelin hep beraber 23 Nisan 1996’ya gidelim.  Bu tarih Tatilya’nın açıldığı tarihtir. Sabah sabah Tatilya’da nereden mi çıktı? Hemen cevap veriyorum. Geçen hafta Yılmaz Özdil’in kitabını okurken orada “Tatilya’nın bütün oyuncakları şimdi Erbil’de," diye bir cümle vardı. O cümleyi okuduğum zaman, Tatilya’da ne kadar çok çalıştığımızı ve ne kadar çok eğlendiğimizi düşündüm.

Tatilya tam manasıyla hiçbir türlü tatili olmayan bir deli işi olsa da çok eğlendiğimiz için bu durum hiç kimseye zor gelmiyordu. Canla başla çalışan çok güzel bir ekip oluşmuştu ve bugün dahi birçoğu ile halen görüşüyoruz. Tatilya’nın kısa süren hayatının bir parçası olan bizler, oradaki günlerimizi ve dostluklarımızı hiçbir zaman unutamayız.
 
Bu sabah biraz parkın açılış günlerinden bahsetmek istiyorum. 23 Nisan’da parkın açılması planlanmıştı ve açılışı dönemim cumhurbaşkanı yapacaktı. Bir takım ufak tefek eksiklikleri olsa da başarılı bir açılış oldu ve cumhurbaşkanı parkın içinde yürürken onun beş metre ilerisinde ağaçların arkasında halen son bir defa yerleri süpürmeye çalışan arkadaşlarımızı dün gibi hatırlarım.
Eksiklikler demişken Amerika’dan yeni gelmiş cahil bir insan olarak, “Park daha tam anlamıyla hazır değil.” dediğimde Tatilya’yı kuran şirketin CEO’su bana, “Sevgili Emin, Türkiye’de böyle açılır, sonra eksiklikler tamamlanır.” demişti. Bu cümle benim Anadolu gerçekleriyle ilk yüzleşmem olmuştur.

Uzun lafın kısası çalışanların ve binlerce taşeronun insanüstü gayretleri ile Tatilya, 23 Nisan’da açıldı. Sonra bir iki hafta arası gün vardı ve cumartesi oldu. İlk heyecan, ilk merak bütün İstanbul Tatilya'ya koştu. Kapalı bir park olduğu için doğal olarak Tatilya’nın belli bir kapasitesi vardı. İtfaiye raporuna göre yanlış hatırlamıyorsam en fazla 4 bin 500 kadar müşteri alabiliyorduk içeriye. Bu rakam geçildiği zaman içerdekiler için tehlike oluşmaya başlıyor. Allah korusun acil bir durum olsa insanlar dışarı çıkamaz, birbirini ezer.

Gelin görün ki biz laf anlamayan bir milletizdir. Bütün İstanbul oraya gelmiş ve ille de gireceğiz, diyorlar. Parkın her türlü operasyonundan sorumlu insan olarak da kapıları kapatma yetkisi bende bulunuyor. Oydu, buydu derken içerideki insan sayısı 4 bin 900 civarına yaklaşınca artık bilet satışını durdurduk ve kapıları kapattık.

İçeride var 4 bin 900 kişi, dışarıda var 14 bin 900 kişi. Başladılar gişelere saldırmaya. Bilet satan çocuklar korktu, evlerine gitmek istiyorlar. Radyolar gelmiş canlı yayın yapıyorlar ve içeri girmek için ağlayan çocukları kullanarak vicdan sömürüsünde zirve yapıyorlar.

Bir enteresan konu daha var. Bir grup insan da “Böyle bir yere girmek için nasıl para istersiniz?” kavgası yapıyor. Lunapark kültürüne alışık olduğumuz için temalı park konusu bizi biraz aşmıştı.
Herkes kapıları kapatan caniyi merak ediyordu. Tatilya’nın 105 kişilik bir güvenlikçi kadrosu vardı ama kimseyi kontrol edemiyorlardı. Halk üzerlerine geldikçe beni göstererek “Sizleri içeri almayan o adam, biz masumuz.” diyorlardı. Her dışarı çıktığımda insanlara açıklama yapmaya çalışıyordum ama yüzlerce, binlerce el üzerime saldırıyordu. Parçalamak istediklerini çok net olarak hissedebiliyordum.

Tatilya’nın ortakları korktular ve bana, “Bütün kapıları aç, hepsi girsin yoksa bunlar burada bizi linç edecekler.” filan demeye başladılar… Düşünebiliyor musunuz o kısıtlı alana 15 bin kişiyi daha doldursaydık neler olabileceğini.

E-5 havaalanı kavşağına kadar tıkanmış. Ne Tatilya’nın otoparkında ne de civar arsalarda bir gram park edecek yer kalmamış. İçerisi tıklım tıklım, dışarısı daha da beter. Trafik polisleri sürekli gelip bana baskı yapıyorlardı, “Ağabey on beş yirmi kişi daha girsin de bir hareket olsun.” diye. Biraz vakit geçince tekrar geliyorlardı. On beş yirmi kişi daha alıyorduk ama çıkan da yoktu. En son hatırladığım toplam rakamın 5 bin 400’e kadar ulaşmış olmasıydı.

Cumartesi gününü bu şekilde atlattıktan sonra, aynı senaryo pazar günü bir kere daha yaşandı. Yine içeri girmeye çalışanlar, yine para vermem diyenler, yine kilitlenen yollar, yine Emin’i parçalamak isteyenler.
İlk iki günün kalabalığı bir anda bitti ve pazartesi sabahı kimse gelmedi. Herkes işine, okuluna gitti. Kim gelecek pazartesi günü Tatilya’ya? Kuruluşta bize yardım eden danışmanlar, pazartesi günleri parkın kapalı olmasını önermişlerdi ama biz her şeyi bilen bir millet olduğumuz için onları dinlememiştik. Her gün açık olursa daha çok para gelir zannetsek de pazartesi günü parkta çalışan sayısı kadar bile ziyaretçi gelmedi.

Tatilya’nın neden yaşamadığını başka bir sabaha bırakıyorum ama benim hayatımda hiç unutmayacağım bir deneyimdi. Beş yüze yakın benimle beraber çalışan arkadaşım vardı ve her gün büyük bir zevkle gece yarısına kadar çalışıyorduk.
Tatilya, o dönemde Avrupa’nın en büyük kapalı eğlence parkıydı. Çok da alışık olmadığımız bir sektörde çok yoğun çalışmalar neticesinde o parkı açan ve işleten bütün arkadaşlarıma çok teşekkür ediyorum ve hepinize kucak dolusu sevgiler gönderiyorum. Hepinizi çok seviyorum.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

12 Kasım 2014 Çarşamba

Aranan Adam Olmak...

Bu devirde aranan adam olmak ve doğru ilişkiler kurmak çok önemli bir parametre. Öyle bir insan olacaksınız ki, insanları kendinize öyle bir bağlayacaksınız ki, ne yaparsanız yapın sizi sevenler hiçbir kusurunuzu görmeyecek. Bunu başarmak kolay bir iş değil ama bir kere başardınız mı da yıllarca meyvelerini toplarsınız.

İnsanları, sensiz o işlerin yürüyemeyeceğine inandıracaksın. Bir kere buna inanırlarsa ondan sonra senin yaptığın, her türlü edepsizliği, agresifliği, terbiyesizliği, kibirliliği çekerler. Neden mi? Çünkü senin her şeyi doğru yapacağına inanmışlar bir kere. Her zaman yazdığım gibi ortamız yoktur bizim. Bir kere sana inandık mı, seni sevdik mi senden gelecek her şeyi kabul ederiz. Senin yaptığın her şeyin doğru bir nedeni vardır.
 
Son dönemlerde böyle bir tanıdığımız var mı?
Tabi ki var. Emre Belezoğlu…

Adamın her türlü negatif parametresine rağmen, bir kere “aranan adam” olarak kendini kabul ettirdiği için, kimse ondan vazgeçemiyor. Ne milli takımda, ne de kulüp takımlarında Emre’den vazgeçilemiyor.

Emre olmadan takımın oynayamayacağına, hücuma çıkamayacağına, orta sahanın zafiyet yaşayacağına herkes inanmış bir kere. Durum böyle olunca da, Emre’nin yaptığı her türlü rezilliği hem kabul ediyorlar, hem de onu Emre yapan önemli özelliklerin bir parçası olarak görüyorlar.

Kağıt üzerinde baktığınız zaman aslında rakamlarla, yaşananlar hiç te birbirini doğrulamıyor ama algılar her zaman gerçeklerin üzerine çıkıyor.  Örnek olarak, son 3-4 yıldır Emre’nin sakatlanmadığı sene yok. 3 maç oynarsa, 5 maç oynamıyor. Oynadığı zamanda 90 dakika oynayıp bitirdiği maç yok. Muhakkak en geç 60. dakikada veya 70. dakikada oyundan çıkıyor. Bu durum teknik adamında elini zayıflatıyor. Biliyor ki oyuncu değiştirme haklarından bir tanesini her maç ta Emre için kullanmak zorunda.

Kırmızı kart görüp takımı eksik bırakma ihtimalide çok yüksek olan bir oyuncu ama bütün bunlara rağmen, kendini “aranan adam” olarak kabul ettirdiği ve işine yarayacak ilişkileri zamanında kurduğu için, kimse ondan vazgeçemiyor. Bir sene yollamaya kalktılar 6 ay sonra geri geldi. 77 milyonluk ülkede Emre gibi oynayacak ikinci bir oyuncu yetişmiyor.

Emre, kendini öyle bir kabul ettirmiş ki, bütün bu parametreleri bile bile, “60 dakikada oynasa bile bizim için kardır” diyerek ondan vazgeçemiyorlar. Tabi hemen şunu da belirtmekte yarar var, Emre ilerlemiş yaşına rağmen gerçekten kendi pozisyonunda bu ülkenin en iyisi ve yıllardır onun yerini alabilecek bir oyuncu yetişmedi.

Başta da belirttiğim gibi, aranan insan olmak çok önemli bir parametre. O statüye erişebilirsen yaptığın bütün rezillikler unutulur gider. Her şeyi zaten çok çabuk unutan ve körü körüne bağlılık duyguları ile hareket eden bir coğrafyada 50 yaşına kadar top oynayabilirsin. 3-5 kişi senin negatif işlerini konuşurken, milyonlar attığın golleri konuşur.
Bir kere seçilmiş, sevilmiş, aranılan, inanılan adam oldun mu, halkımız seni bu şekilde kabul etti mi, ilişkilerini de sağlam kurup halkaya dahil oldun mu, bir daha sırtın yere gelmez. Tükürsen de, küfür de etsen, saldırganlık da yapsan hiç fark etmez. Hepsi unutulur gider…

11 Kasım 2014 Salı

Şans Kapıyı Yedi Kere Çalar

Günaydın Dostlar,

Doğru okudunuz, şans kapıyı yedi kere çalıyormuş.  "İki kere çalmıyor muydu yedi de nereden çıktı?" dediğinizi duyuyor gibiyim. Vallahi ben okuduklarımın yalancısıyım, öyle diyorlar. Ben de elimde daha iyi bir veri olmadığı için onlara inanıyorum.

Kim diyor bunları? Tabii Amerikalılar.
Her şeyi araştıran Amerikalılar, oturmuşlar bunu da araştırmışlar ve diyorlar ki “Bütün bir çalışma hayatı boyunca, bir insanın karşısına averaj olarak yedi kere ilerleme şansı çıkarmış.” Bu averaj bir rakam; kimine on kere çıkar, kimine üç kere.


Bir insanın karşısına ilerleme şansı çıkması birçok parametreye bağlı. Önünün açılmasından tutun da şirketin satışlarının iyi olmasına kadar birçok parametre bu aşamada rol oynayabilir. Bu nedenden dolayı da kapının ne zaman çalınacağı hiç belli olmaz. Hiçbir umut yokmuş gibi görünürken bir anda önünüzdeki insan işten ayrılır, başka bir şirkete gider ve bir anda size şans doğar.

“Ben otuz sene çalıştım ve bir kere bile karşıma ilerleme şansı çıkmadı.” gibi bir durum hemen hemen hiç olmuyormuş. Muhakkak bir şeyler çıkıyormuş. Buradaki en kritik parametre şans kapıyı çaldığında hazır olmanız. Hazır değilseniz, şans gidiyor ve bir daha da ne zaman geleceği belli olmuyor.

Örnek olarak karşınıza müdür olma şansı çıktıysa ve o şirkette müdürlerin iyi düzeyde İngilizce bilmesi gerekiyorsa sizin İngilizceniz de beklenen seviyede değilse bu şansı kaçırıyorsunuz. Benim her zaman bütün çalışma arkadaşlarıma söylediğim bir söz vardır, “Muhakkak kendinizi geliştirin ve bu konuda elinizdeki bütün imkânlardan yararlanın.”

Birçok şirket elemanlarına kendilerini geliştirmek yönünde büyük imkânlar sunuyor ama genelde çalışanların çok küçük bir bölümü bu imkânlardan yararlanıyor. Şirket, yabancı dilini geliştirmen için hiçbir karşılık beklemeden senin bütün eğitim paranı ödemeye razıysa sen neden bu imkânı değerlendirmezsin; ben bunu hiçbir zaman anlamamışımdır.

Gerçi anlamıyorum dediğime bakmayın, aslında çok iyi anlıyorum. Neden değerlendirmiyorsun? Çünkü hafta sonlarında koltukta yayılmak daha cazip geliyor da ondan. Kendin lisanını geliştirmiyorsan, şirketin yarattığı imkânlardan yararlanmıyorsan tembellik daha cazip geliyorsa o zaman ilerleme imkânı kaçtığı zaman da ağlamayacaksın. İnsanların bu gibi nedenlerden dolayı ayaklarına kadar gelen ilerleme şansını kaçırdıklarına yüzlerce kere şahit olmuşumdur.
Arkadaşlar, konu ne olursa olsun; kendimizi geliştirmek için karşımıza çıkan her fırsatı değerlendirmeliyiz. Hiçbir şey için geç kalınmış değil. Ben 55 yaşından sonra üniversite bitirmiş veya yüksek lisans yapmış birçok insan tanıyorum ve bu azimlerini çok takdir ediyorum.

Kendi imkânlarınızla veya şirketlerin sağladığı imkânlarla muhakkak ve muhakkak kendinizi geliştirin. Birçok kişi, çalıştıkları şirketler bu gibi konularda ne gibi imkanlar sağlıyor; onu bile bilmiyor. Bizim ülkemizde herkes iki üç günlük sınıf eğitimlerine meraklıdır ve bunları özgeçmişine sayfa sayfa yazar.

Hemen belirteyim ki ben de bu eğitimlere en az yüz kere katıldım. Amerika’da ve Türkiye’de katılmadığım eğitim kalmadı ama bana gerçekten günlük iş yaşamımda yararı olan eğitimlerin sayısı iki elin parmaklarını geçmez.

Evet, bu eğitimleri almak güzel ama sizin ilerlemenizi sağlamaz. İlerlemek için MBA şartı varsa beş yüz tane de eğitim almış olsanız, her şeyi yalayıp yutmuş da olsanız; büyük bir ihtimalle sizi ilerletmezler. Diyeceksiniz ki “Bu şartları yerine getirmediği halde ilişkileri sayesinde ilerleyen insanlar yok mu?” Tabii istisnalar var. O da iş dünyasının bir gerçeği.
Çalışma hayatım boyunca birçok arkadaş bana gelip “Siz beni uyardınız ama ben kendimi geliştirmedim, tembellik cazip geldi, o yüzden de şans uçtu gitti, çok pişmanım.” gibi açıklamalarda bulunmuşlardır.

Şans muhakkak gelecektir ama sen hazır değilsen bir daha da ne zaman geleceğini Allah bilir. Emin der ki “Eksiklerin her ne ise kapı çalındığında hazır olmak için elindeki her imkanı kullan ve eksiklerini tamamla.”
Unutma, şans kapıyı sadece yedi kere çalıyor.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

10 Kasım 2014 Pazartesi

Olmasaydın Olmazdı

Günaydın Dostlar,

Mustafa Kemal Atatürk’ün bedeni 10 Kasım 1938’de, saat 09.05’de bu fani dünyaya veda etmiş ve milletimizi büyük bir üzüntüye sevk etmiştir. Bu fiziksel bir veda olmakla beraber, ruhsal veda hiçbir zaman olmamıştır ve hiçbir zaman da olmayacaktır. Her insan bir gün ölecektir ama fikirler hiçbir zaman ölmez.

Kalplerdeki büyük sevgi, saygı ve bağlılığı yerinden kimse çıkartamaz. Atatürk’ü gerçekten anlayan herkesin bu yöndeki inancı tamdır. Konu ne olursa olsun, başka parametrelerin baskısının karanlığı altında değil, Samsun’dan doğan güneşin pırıltısı altında değerlendirilmelidir.  Yapılan her yorum, her ne yönde olursa olsun, kulaktan duyma bilgilerle değil; gerçekten bilerek yapılmalıdır.


Hayatını bu milletinin bağımsızlığına adayan Mustafa Kemal’in ölümü, sömürge altında yaşayan diğer bütün milletleri de derinden etkilemiş ve üzmüştür. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurulmasında büyük paya sahip olmasının yanında, dünya üzerinde bulunan geri kalmış, ezilmiş halkların da örnek aldığı ve kendilerine bir umut penceresi açmalarına neden olan bir liderdi. Atatürk sadece bu ülkenin lideri değil, bir dünya lideriydi.
Atatürk’ün fikir ve düşünceleri etrafında toplanmış olan bizlerin; sadece 10 Kasım’da, 29 Ekim’de değil, onu daha iyi anlamak ve bırakmış olduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne her zamankinden daha çok sahip çıkabilmek için her ortamda çok çalışması gerekmektedir. Ülkemizi, ulu önderin de istediği gibi daha modern bir hale getirmek, refah seviyesini arttırmak elbette ki bu topraklar üzerinde yaşayan herkesin en büyük görevi olmalıdır. Unutmayalım ki bu ülkeyi en çok sevenler, “Bugün ben ülkem için ne yaptım?” sorusunu kendine sorabilenlerdir.

Son zamanlarda, “Atatürk mükemmel bir insan değildi.” gibi sözler okuyorum. Tabii değildi. Böyle bir söze karşı çıkan da zaten ilk kendisi olurdu. Aynı dönemde yaşamadık, beraber kahve içemedik (keşke içebilseydik) ama Atatürk’ün de böyle bir iddiası olduğunu hiç zannetmiyorum. Tanrı'nın kullarının hiç birinin mükemmel olmadığı gibi Atatürk de mükemmel değildi.

Konumuz zaten Atatürk’ün 100 metreyi kaç saniyede koştuğu değil. Konumuz; büyük bir vizyon sahibi, kocaman kalpli, cesur, halkını düşünen, ileri görüşlü bir insanın askeri dehası ve liderlik vasıflarıyla imkânsızı başarmış olmasıdır. Yokluklar içinde iç ve dış mihraklara karşı verilen bağımsızlık savaşıdır. Şöyle yapalım, böyle yapalım demek kolay ama gerçekten bir şeyler yapmak, elini taşın altına koymak zor bir iştir.
Amaç Atatürk’ün başarılı olamadığı konuların listesini yapmak değil. Amacımız araştırmak, okumak ve öğrenmek. Amacımız Atatürk hakkında yazılanlardan önce en başta, Atatürk’ün, kendi yazdıklarını, kendi söylediklerini okumak ve anlamak olmalıdır. Gerçekten anlamak! Anlamıyorsan anlayana kadar tekrar okumak…
10 Kasım gününü, yalnızca Atatürk’ün ölüm yıldönümü olarak değil, Büyük Önder’in fikir ve düşüncelerinin hiçbir zaman ölmeyeceği gerçeğinin de yıldönümü olarak da görmeliyiz.

Atatürk’ün yüzünü görmek muhteşem olurdu ama fikirlerini anlamak, hedeflerini görebilmek, ilkelerini benimsemek onu çok daha fazla mutlu ederdi.  Bunları gerçekten anladığımız zaman ve bu uğurda çalıştığımız zaman, Atatürk’ün bizlere emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti her zamankinden daha kuvvetli ve daha modern bir ülke konumuna gelecektir.

Rahmetli Cem Baba'nın dediği gibi “Sevgili gençler ve her zaman genç kalanlar, Ata'mızın kutsal emaneti olan bu cumhuriyet sizlere emanet.”

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

5 Kasım 2014 Çarşamba

Muhteşem Güzel Küfür Ederim...

Bazı insanlara küfür etmek çok yakışıyor. O kadar doğal küfür ediyorlar ki, karşı tarafa küfür gibi bile gelmiyor. Bir müddet sonrada onların her zamanki konuşma şekli olarak bu durumu benimsiyorsun ve kimseyi rahatsız etmemeye başlıyor.

Bu tarife uyan çok arkadaşım var benim. Kavgada çok iyi olmasalar da kavga öncesi küfürleşmede çok başarılar. İşin ilginç yanı bu her saniye küfür eden tiplerin çoğu bizim ön libero gibi minik tipler. Dev gibi basketbolcuların, dünya şampiyonu tekvandocuların veya iki metrelik atletlerin ağzından pek küfür duymazsınız. “Küfür etmek” miniklerde bir açığımı kapatıyor acaba?
 
Bazen de kendi kendime düşünüp, “Acaba bu küfür işini, çok mu abartıyoruz?” diyorum. Amerika’ya gittiğimiz ilk yıllarda bu küfür kültürüne ve onların bakış açısına hiç alışamadığımız için kendimizi sık sık münakaşaların, kavgaların içinde buluyorduk. Ne zaman bir bara, diskoya, bir yere gitsek münakaşa çıkıyordu.
Bir akşam, bilardo oynanan bir mekanda yine bir kavga çıktı ve bizim Anadolu çocuklarından biri Amerikalıya, “I will f… your mother” diye bağırdı… (Türkçeden tercüme bir bağırış, yoksa Amerika’da böyle bir cümle yok)… Oğlan hiç umursamadığı gibi, bana ne bu konu annemle sizin aranızda diye cevap verdi.

Bu toprakların insanları hiçbir zaman Amerikalılar kadar geniş olamaz ama yine de bu küfür olayını çok mu abartıyoruz diye düşünmeden edemiyorum. Geçen akşam Biliç, “F…. You” küfür değil ki derken, onun ne demek istediğini çok iyi anlıyorum ama burası Amerika değil.

Amerika’da maçlarda olay çıkmaz diye daha önce yazmıştım ama orada da hakemin kararlarına veya oyuncuların hatalarına anlık küfürler edildiğini çok duydum, gördüm. Ayağa kalkar küfrünü eder (kimsede cevap verme çabası içine girmez) sonra da yerine oturur. Hemen belirteyim, orada yaşadığım süre içerisinde hiçbir maçta, bütün stadın “o….. çocuğu” hakem diye bağırdığına hiç şahit olmadım.

“Maçlarda küfür olayını bitireceğiz” lafını ben doğduğum günden beri duyuyorum ama hiçbir zaman da bitiremiyoruz. Kanun çıkarmakla bu işler bitmiyor. Sigara içmeyi bitirebildik mi ki, küfür etmeyi bitirebilelim.

Gerçekçi olmamızda yarar var. Biz küfürbaz bir milletiz. Her ortamda da küfür ediyoruz. Örnek olarak İstanbul’da araba kullananların bilmediği küfür yoktur. Hatta özel şartlara göre üretilmiş küfürlerimiz bile mevcuttur. Bir gün anneciğim ile beraber giderken önüme çıkan bir öküzcüğe ben bir küfür etmiştim, annemde “Anlamını bile bilmiyorum ama sanki çok terbiyesiz bir cümle” gibilerinden bir şey söylemişti.
Amerikalı elinden bir şey düşürüp kırdığı zaman “ooops” der veya çok kötü bir gündeyse “god damn it” der… Böyle bir durumda biz en basitinden “Allah kahretsin” deriz veya da “bilmem nesini bilmem ne etiğimin bardağı” söylemine kadar gider.
Hayat bir bütündür. Hayatın belirli zamanlarını cımbızla ayıklayamazsın.  Her platformda küfür eden insanlar, gider maçta da küfür eder. Twitter,da yolda, sokakta, evde, işte her yerde küfür eden insanın, maçlarda küfür etmesini nasıl önleyeceksin. Bu konu yüzünden zaten maddi sıkıntı içinde olan kulüplere milyonlarca liralık cezalar kesildi ama yine küfür önlenemedi. Malzeme bu. Elindeki yoğurtla mercimek çorbası yapamazsın.

Bizim rahmetli anneanne tam bir hanımefendi idi ve onun yanında “ulan” desen küfür sayardı ama o günler çok gerilerde kaldı. “Ulan” demek artık “sevgili dostum” demek gibi bir şey.

Zaman hızla akıp gidiyor ve her şey değişiyor. Her şey gibi küfür kültürü de değişiyor. Kemal Sunal’ın her filmde söylediği “eşşoğlueşşek” lafları ile büyümüş bir nesilden “ulan” kelimesini küfür görmesi beklenemez.
Bizde küfür ederdik ama bizden sonraki nesil günlük sohbetlerinde de, şakalaşmalarında da bizden çok daha fazla ve ağır küfürler kullanıyor. Ben bile yapılan esprilere şaşırıyorum.

Tabi ki kimse kimseye küfür etmese çok iyi olur ama bu küfür işini çok ta abartıp bir didişme konusu haline getirmenin de çok bir anlamı yok diye düşünüyorum. Bizim coğrafyada gurur her zaman ön plana çıkar ve “ben kimseye küfür ettirmem ağabey” muhabbetleri hiç bitmez.
Küfür edilmesinin önlenmesinin formülünü bilmiyorum ama her konuyu gurur meselesi yapıp havaya edilmiş küfürleri de üzerimize alınmanın da bir anlamı yok diye düşünüyorum.

4 Kasım 2014 Salı

Edepsizliğin Prim Yaptığı Günler...

Dün sabahki yazımda akşam yemeklerini nasıl televizyonun karşısında piyasaları ve haberleri izleyerek yediğimden söz etmiştim ama işin gerçeği şu ki, çok fazla izlemesem bile televizyon diğer saatlerde de genelde açık oluyor.

Sabahları birçok işim olduğu için, sabah yazılarıydı, piyasalardı, yürüyüşlerdi derken televizyonu açmaya pek bir zaman kalmıyor ama genelde öğleden sonra 3 gibi televizyonu açıyorum. Bir kere açıldı mı da genelde yatana kadar bir daha da kapatılmıyor.
 
Televizyon açık olunca da, her ne kadar başka bir iş yapıyor da olsan ister istemez insanın gözü oraya kayıyor. Dikkati çekecek bir şey duyuyorsun ve hemen kafanı çevirip bakıyorsun.
Bu süreç içerisinde aklınıza gelebilecek her türlü program var. Kayıp arayanları var, insanları evlendirenleri var, cinayetleri çözenleri var, yarışmalar var, açık oturumlar var, göbeğinizi nasıl eriteceğinizi yazanlar var, insanlar baştan yaratanlar var, gerçek arı balının faydalarını anlatanlar var ve kirpilerin neden yılanları takmadığını anlatanlar bile var.

İzledikçe görüyorum ki, bu programların en makbul zamanları didişme anları. Edepsiz yarışmacıların veya katılımcıların birbirleri ile didişmeleri tadından yenmiyor. İzleyenlerde memnun oluyorlar, program yapımcıları da, bu programlara reklam verenlerde, hepsi çok memnun bu durumdan. Bu topraklarda didişme ve edepsizlik muazzam prim yapıyor.

Gözlemlediğim bir başka konuda tartışmaların, münakaşaların her gün dozu artıyor ve seviyesi düşüyor. İnsanlar birbirlerine söylemediklerini bırakmıyorlar. Bugün dünyanın en büyük aşkı bizim diyen evlenme adayları, ertesi gün gelip birbirlerine söylemediklerini bırakmıyorlar.

“En güzel benim tarzım” yarışmasının katılımcıları neredeyse saç saça baş başa kavga etmek üzereler ama sunucudan tek bir müdahale gelmiyor. Hiç karışmıyor ve yesinler birbirlerini diye bekliyor. Neden mi? Çünkü bu işler prim yapıyor, reyting getiriyor, para getiriyor.

Her programda yaşananlar aynı. Yarışmacılar veya katılımcılar birbirleri ile didişirken, en ağır lafları söylerken programı sunanlar kesinlikle müdahale etmiyorlar. Sonuna kadar bekliyorlar. Ayrıca çok isteseler bu tip insanları bir sonraki gün programa çıkarmayabilirler ama bilhassa çıkarıyorlar, zira parayı bunlar kazandırıyor.
Halkımıza her zaman bu tipler cazip geliyor. Bir program yapıp dünyanın en cici yarışmacılarını oraya oturttursanız kimse seyretmez. Düzgünlük, doğruluk, efendilik bu devirde ilgi çekmiyor. “Hepinizi katlarım, sonrada paspas gibi ezerim” diyen yarışmacı her zaman halk oylamasında birinci oluyor.
Sırf reyting gelsin diye didişmelerin, kavgaların körüklenmesini kesinlikle doğru bulmuyorum. Bu programlarda kullanılan düşük seviyeli sataşmalar, milyonlarca insana örnek oluyor ve bu tipler popüler oldukça, diğerleri de bu durumu matah bir şey zannetmeye başlıyor.

Ömrünün çoğunu televizyon karşısında geçiren bir toplum olduğumuz için, bizim gibi coğrafyalarda televizyon yayıncılığının çok daha hassas bir konu olduğunu düşünüyorum. İnsanlar edepsiz futbolcuyu veya yarışmacıyı kendine örnek alıyor.

Çok şey istemiyorum. Sadece, edepsizliğin para etmediği günler görmek istiyorum ama ne yazık ki sokağın ivmesi o yöne doğru değil…

3 Kasım 2014 Pazartesi

Akşam Yemekleri...

Günaydın Dostlar,

Akşam yemeklerini salonda televizyonun karşısında yemek gibi kötü bir âdetim var benim. Amerika’da yıllar önce başlayan bu adet yıllardır devam ediyor. Aslında oradayken bile masada oturup yerdim ama cuma akşamları gösterilmeye başlanan 90210 adlı bir dizi bu alışkanlığımı bozdu.

Dizi 20.00’de başlıyordu ve tam da benim yemek saatime denk geliyordu. Nasıl olduysa ben de diziyi epeyce bir takip eder olmuştum. Cuma akşamları evdeysem muhakkak izliyordum. İzliyordum izlemesine ama benim yemek masamın bulunduğu yerden televizyon gözükmüyordu. "Ben en iyisi yemeğimi sehpanın üzerine koyup koltukta yiyeyim" derken bu adet de başlamış oldu.
 
Tek başına yaşayanların çoğu yemeğini televizyonun karşısında yiyor. Ne de olsa bir ses, bir ışık yaratıyor. Kaç kişi akşam eve gelip televizyonu hiç açmadan yatıp uyuyor? Ben, Türkiye’de bu sayının çok yüksek olmadığını düşünüyorum. Amerika’da ise “televizyonu hiç açmama” durumu oldukça yaygın bir durumdur. Onların ille de her akşam televizyon seyredeceğim diye bir alışkanlıkları yoktur.
Televizyon karşısında yememin bir nedeni de haberleri ve piyasaları takip edebiliyor olmak. Her ne kadar şu anda çok aktif çalışmasam da her sabah iki üç saat, her akşam bir iki saat piyasaları halen takip ediyorum. Günümüzde her şey süratle değişirken bunu yapmak zorundasınız yoksa süratle güncelliğinizi kaybedersiniz. Petrolden şekere kadar her şeyi takip ediyorum.

Sonra geliyor sıra günümüzün gerçeklerine. Nasıl olmuş? Saddam’ın subayları ile El-Nusra örgütünden küsüp ayrılanlar yeni bir örgüt kurmuşlar. Sonra da bunlara dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan kızgın gençler katılmışlar. Aylardır her akşam yemeğinde bunları izliyorum.

Sonra da düşünüyorum kendi kendime “Acaba bu örgütü Amerika mı yaratmıştır?” diye. Bütün bu kızgın gençlerin dünyanın dört bir yanında peşine düşmektense, hepsini bir araya getirip, tek bir noktada imha etmek için bir plan mıdır acaba bu diye… Amerika’nın şu anda bu örgütle savaşıyor olması, bu örgütü onların yaratmadığı anlamına gelmez.

Madende mahsur kalan işçilerin çaresiz ailelerini görüyorum. Çocukların dolu gözlerini görüyorum ve benim de gözlerim doluyor. İşin acı tarafı bu işlerin hiçbir zaman bitmeyeceğini de biliyorum. Her konuda umutlu olan ben, bu konuda bütün umudumu kaybettim…

Zonguldaklı bir maden işçisin söylediği, “Toprağın altında ölüm bir olasılık ama toprağın üstünde açlık kesin.” sözleri, yaşanan çaresizliği bütün çıplaklığıyla gözlerimizin önüne seriyor.
Dünya lideri olduğumuz trafik kazalarını görüyorum. Akşam evine geri dönemeyen tarım işçisi anneleri görüyorum. Seç beğen. Toprağın altında da, üstünde de ölüm her yerde. Denetimsizlik, bakımsızlık, umursamazlık bu topraklarda sürekli ölüm getiriyor.

Kuyulara, nehirlere, göllere, denizlere, havuzlara düşmüş; geriye minicik kırmızı ayakkabıları kalmış çocukları görüyorum. “Bir arkamı döndüm, gitmiş.”, “Bir dakika gitmiştim, hemen düşmüş.” gibi laflar hiç bitmiyor.

Sokakları savaş alanına çeviren insanları ve bunlara sürekli su, gaz ve plastik mermi atan insanları görüyorum. Bu nasıl bir kindir, nefrettir diye düşünmeden edemiyorum. Yılların birikimi sokak savaşları olarak yeryüzüne çıkıyor. Sürekli bu nefreti pompalayan, insanları kutuplaştıran söylemleri görüyorum.

Haberlerle hiç alakası olmadığını düşündüğüm, “yeni dizi hemen haberlerden sonra başlayacak” gibi laflar da duyuyorum ve bu işlerin haber programlarında yeri olmadığını düşünüyorum.
Zaman zaman da trajik haberlerin yükü altında boğulup kanalı değiştiriyorum. Her akşam aynı filmi tekrar tekrar izliyoruz. Sadece figüranlar değişiyor. Başroldekiler hep aynı.

Diyeceksiniz ki “Yemek yediğin sürece hiç mi iyi bir şey duymuyorsun?” Ne yazık ki duymuyorum. Moral bozmak için söylemiyorum ama genelde iyi bir şey duymuyorum.
Kim bilir belki bir gün.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...