28 Temmuz 2020 Salı

Bıdıcık...

Günaydın dostlar…

Bıdık sözcüğünü çok severim. Bende her zaman güzel şeyler çağrıştırır. Bu kelime ile ilgili hiçbir negatif durum düşünemiyorum. Hiç kimseyi karşısındakine “Pislik bıdık” derken duymadım. Kulağa bile doğru gelmiyor.
Bıdık kelimesi kulağa çok sevimli gelmekle beraber aslında işin yalın halidir. Bu kelimeye eklenecek her ek olayı daha da özel, daha da güzel bir hale getirir. Tabii sadece ekler de değil, önüne koyacağın bir sıfat da olayın şeklini tamamen değiştirebilir.


Akıllı bıdık sözü, bıdıklar ailesinde bir üst mertebedir. Bu durumda bıdık olmanın bütün sevimliliğini taşımakla beraber, bir de üzerine akıllısın. Hani böyle cin gibi laf eden sevimli çocuklar vardır ya, tam da öyle insanlardan bahsediyorum. Cin gibi laf edip insanın sinirini bozanlar da var ama onlar bu sabahın konusu değil.

Akıllı bıdıklar için bir yaş sınırı yoktur. Her insan akıllı bıdık kategorisine girebilir. Burada sözünü ettiğimiz akıllılık sevimli akıllılık. Bazı insanlar o kadar sevimlidirler ki, küfür bile etseler kulağa hoş gelir. Diğer türüne kısaca ukalalık diyoruz.

Bir kişiye “Sevimli Bıdık” dediğiniz zaman, artık onun sevimliliği tavan yapmış demektir. Benim gözümde bıdık zaten sevimli demek olduğu için, karşımızda bir anda sevimli çarpı sevimli durumu buluruz.

“Atom karınca” da çok güzel bir söz olmakla beraber onlar başka bir aileye mensuplar. Sevimsiz karıncalar da olabileceğini bilmekle beraber, atom karıncaları da her zaman çok sevimli buluyorum.
Bıdıklık seviyelerini Altı Sigma kuşak seviyelerine benzetirim. Çeşit çeşit bıdıklar vardır ve her bir seviyeyi hak etmeniz gerekmektedir. Beyaz kuşak, sarı kuşak, yeşil kuşak, siyah kuşak diye giden seviyeler, en sonunda dünyada birkaç tane olan unvanlara ulaşır. Bunları pek günlük yaşamımızda duymayız ama bunları bilen bilir.

Bıdıkların en üst seviyesi de bıdıcık seviyesidir. Bırakın kara kuşağı kapkara kuşaktan bile daha ileridedir. Buradaki en büyük fark bıdıcık seviyesinden dünyada sadece bir tane olmasıdır. Bıdık olmanın bütün özelliklerini taşımanız yetmez çok daha fazlası gerekir.
Her zaman söylediğim ve de yüce dinimizin de emrettiği gibi önce çok iyi niyetli olmanız gerekiyor. Yaptığınız her şeye iyi niyetle yaklaşmanız gerekiyor. İçinizdeki iyi niyetin, güzelliğin, yardımseverliğin dışarıya yansıması ve yüzünüze melek görünümü vermesi aranan niteliklerin ilk sırasında geliyor. Bu özellikleri olmayanların başvuruları kabul görmüyor.

Bıdıcık kelimesinin size çok yakışması da aranan diğer bir özellik. İnsanlar baktığı zaman “Ne kadar bıdıcık değil mi?” demeliler. Kalplerinde hiçbir şüphe kalmamalı.

Güzel olmak önemli bir kriter olmasına rağmen, güzel bakmak çok daha önemli bir parametre. Unutmayın ki her güzel olan insan güzel bakamaz. Kalbinin temizliği gözlerinden çıkmalı. Bütün kötü ve sevimsiz huylar diğer kardeşlere gidip, bıdıcık olana hiçbir şey kalmamalıdır.

Bıdıcık ile Polyanna’yı birbirine karıştırmayalım. Bıdıcık melek gibi olmakla beraber, “Aman da her şey ne kadar güzel, her şey ne kadar pembe” diyerek ortalarda dolaşmazlar. Gerçekçi insanlardır. Hatta pembeyi de çok sevmezler. Bir tane bile pembe giysileri yoktur.
Çok çalışarak belki siyah kuşağın en üst seviyelerine çıkabilirsiniz ama bıdıcık olamazsınız. Fabrika ayarlarınızın baştan bu şekilde ayarlanması gerekiyor.

Bıdıcık olmanın en önemli değeri de, bütün bu unvanlardan dolayı şımarmamış olmaktır. Bıdık seviyelerini birer birer geçerek, bir gram şımarmamış olarak bıdıcık seviyesine ulaşmanız gerekiyor.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

22 Temmuz 2020 Çarşamba

Çeneni Kapat...

Günaydın dostlar…

Sabah sabah buraya yazdığıma bakmayın, bu aslında çok sıkıntılı bir sözdür ve kavga çıkartır. Karşınızdakine “Çeneni kapat” dediğiniz zaman her türlü kavgaya hazırlıklı olmanız gerekir. Kim bilir bu yüzden ne sorunlar yaşanmıştır. Ters bir laftır.
“Çeneni kapat” dediği için karşısındakinin boğazına sarılanlardan tutun da birbirlerini öldürenlere kadar her şey yaşanmıştır. Her ne kadar “Lütfen biraz susar mısınız” ile aynı anlama gelse de, “Çeneni kapat” çok daha sonuç odaklı bir yaklaşımdır. Allah var, çok da sevmeyiz çenemizi kapatmayı. Her konu hakkında muhakkak söyleyecek birkaç tane lafımız vardır.
Lüzumsuz konuşmayı da severiz. Yardım etmeye kalkışırız; gereksiz yere lafa karıştığımız için arkadaşımızın, dostumuzun başını belaya sokarız. Öyle durumlar ortaya çıkar ki, biraz daha yardım etse astıracak nerdeyse dostunu. İçimizden “Allah aşkına kapa çeneni, senin yardımına ihtiyacım yok” deriz.

Fabrika ayarlarımız her konuda yorum yapabilecek şekilde ayarlanmıştır. Yorum yapamayacağımız hiçbir konu yoktur. Donanımımız güçlü, hafızamız geniş kapasitelidir. Komşunun devlette çalışan kızının, kayınbiraderinin hastanede çalışan arkadaşının söylediği her şeyi depolayabilecek kadar yer vardır.

Böyle güzel bir düzenimiz varken, çenemizi kapamayı hiç sevmezken, bu uğurda kavgalar etmiş, insanlar öldürmüşken; bir anda salgın dönemi geldi ve bütün alışkanlıklarımızı değiştirdi.
Çenesini kapatmaktan nefret eden bizler bir anda çenelerimizi kapar olduk. Çok sık sokaklara çıkmasam da her çıktığımda çenesi kapalı insanlar görüyorum. Demek ki bu konuyu bu kadar da abartıp kavgalar çıkaracak bir durum yokmuş. Artık kimseye “Çeneni kapat” demenize gerek yok, zaten kapalı.

Görülüyor ki bu işleri iyi bilen ve hastanede çalışan bir komşu, “Virüs çeneden bulaşıyormuş” diye bütün mahalleyi uyarmış. Bize haber gelmedi, biz de halen ağzımızı, burnumuzu kapatmaya çalışıyoruz. Gözümüzü kapatmayı bile düşündük ama çene hiç aklımıza gelmedi.
Bir dostum, “Onlar sigara içtikleri için çenelerini kapatıyorlar” dedi ama bana hiç inandırıcı gelmedi. Böyle bir dönemde, hele de virüsün sigara içenlere çok daha fazla zarar verdiği bilinen bir ortamda, insanlar neden sigara içsinler ki? Onlar bu çene koruma işini bir şekilde öğrenmişler. Biz evden dışarı çıkmadığımız için konudan hiç haberimiz olmadı.
Bir başka arkadaşım da, “Bu sıcakta nefes alamadıkları için çenelerine takıyorlar” tezini ortaya attıysa da, ona da inanmadım. Kimse akılsız değil, yoğun bakımda solunum cihazına bağlı yatarken nefes almanın (hatta alamamanın) da çok büyük bir sıkıntı olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Tekrar söylüyorum, bu iş kesinlikle çenede.
En komik dedikodu da insanların ceza yememek için çenelerini kapattığı yönünde. Çenelerinde tuttukları maskeleri, gerektiğinde hemen yukarı çekiveriyorlarmış. Neden ceza yesinler ki, ben birçok maskesiz dolaşan insan gördüm ama kimse ceza filan yemedi.

Etrafınıza bir bakın. Ağzını, burnunu kapatan kadar, çenesini kapatan da var. Sayılar neredeyse eşit. Çene korumasının bir önemi olmasaydı bu kadar çok insan çenesini kapatır mıydı?
Bilgi paylaştıkça değerlenir, güzelleşir. Sevgili dostlar, bu çene korunması konusunda bir şeyler biliyorsanız lütfen bizlerle de paylaşın. Biz de saçma sapan şeyler düşünmeyelim. Ben burada acaba yün don da mı giysem diye düşünürken, dostlarımız çenelerini kapatarak kendilerini sağlama almışlar.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

16 Temmuz 2020 Perşembe

Azerbaycan'ı Çok Seviyoruz...

Günaydın dostlar…

Bilgisayarımda ve telefonumda yıllardır biriktirdiğim resimleri düzenlemek gibi aslında hiç başlanılmaması gereken bir işe kalkıştım. Binlerce resimle uğraşmak tam bir deli işi. “İğneyle kuyu kazmak” tabirine tam da uyan bir durumun içindeyim.
 
Rahmetli babam: “Başlamak bitirmenin yarısıdır” derdi ama ben hiç yolun yarısına gelmiş gibi hissetmiyorum. İki aydır yapıyorum, daha mahalleden çıkamadım. Yay burcu olduğum için; sadece gruplamakla kalmıyorum, bir de altlarına tek tek ne olduklarını yazıyorum. Bulamadıklarımı günlerce araştırıyorum, soruyorum.
Çok sıkıcı bir iş olmakla beraber, bir yandan da çok güzel yanları var. Bir anda eskilere dönüyorsun. Aklın o günlere gidiyor. Şu anda düşündüm de işin yavaş yürümesinin bir nedeni de resimlerdeki anılar. İnsanı oyalıyorlar.

İş için veya gezmek için yaptığım bütün seyahat resimleri tek tek karşıma çıkıyor. Uzun uzun bakıyorum, “Ne güzel dostlar, anılar biriktirmişim” diyorum. Pakistan’dan Suriye’ye kadar her yerde çok güzel vakit geçirmişim. Bugün dahi hepsiyle irtibat halindeyim.

Bütün bu ülkeler çok güzeldi, çok da severdik ama bir ülke vardı ki orada kendimizi evimizin dışındaki evimizde hissederdik. Orası bizim de evimizdi, dostlar kardeşimizdi. Orayı çok sevmemizin nedeni Sulu Tepe’deki bina değildi. Başka bir bağımız vardı.
Lisanımızın çok yakın olmasından tutun; konuşma tarzımıza, espri anlayışımıza, vücut dilimize kadar her şeyimiz aynıydı. Bütün Orta Asya Cumhuriyetleri arasında dili bize en yakın olan Azerbaycan’dı. Hemen hemen hepsi bizim konuştuğumuz Türkçeyi bile gayet pekiştirmiş durumda.

Dizileri bizden iyi takip ediyorlar, gittiğiniz mekânlarda Tarkan’ın, Serdar Ortaç’ın şarkıları çalıyor (Otto’da Duman şarkıları çalıyordu ama o ayrı bir konu), Türkçe kitaplar her yerde, dostluk zirvede; daha ne olsun?
Azerbaycan bizim iş için gittiğimiz bir ülke olmasına rağmen; tamamen işten bağımsız olarak, sadece oradaki dostlarımızı görmek için bir seyahat organize etmiştik. Vardığımızda büyük bir kavuşma, ayrılırken de çok büyük bir burukluk vardı. Kimse beraberlik bitsin istemiyordu. Kahvaltı bittikten sonra havaalanına gitmek üzere yola çıkacağımızı bildiğimiz için, kalkmamaya yönelik çay sayısı arttıkça artıyordu. Bu ziyaretin üzerinden sekiz yıl geçmiş olmasına rağmen halen her ortamda konuşuyoruz.

Hazar Denizi’ne karşı balık yediğimiz yer de çok güzeldi, parkta dondurma yediğimiz yer de. Boşuna dememişler “Mekânlar çok önemli değil” diye. Sevdiğin insanlarla olunca her yer güzel geliyor.
Bizi o kadar güzel ağırladılar, o kadar güzel gezdirdiler ki hepsinin tadı damağımızda kaldı. Misafirperverlik zirvesi vardı. Bakü Havaalanı’na vardığımız andan ayrıldığımız ana kadar her detay düşünülmüştü. Üç gün kuş gibi uçup gitti. Zaten bir şey çok çabuk bitiyorsa anlayın ki çok güzeldir.

Düşünün ki, hiçbir işimiz gücümüz olmadığı halde sadece arkadaşlarımızı, kardeşlerimizi görmek için, cebimizden para harcayarak Bakü’ye gittik. Üstelik görmediğimiz bir yer de değildi. Resimlerden de gördüğünüz gibi sayımız da az değildi. Ayrılık çok zor oldu. Üç gün daha kalma imkânımız olsa hemen kalırdık.
“Azerbaycan bizim komşumuz, dostumuz” diyorlar. Komşularımızı severiz, yakın da oluruz ama Azerbaycan ile komşuluktan öte bir bağımız var. Biz kardeşiz. Kardeşin komşun olabilir ama her komşun kardeşin olamaz.

Efsane bir seyahatti ama bütün dünya bilir ki, bizim dostluğumuz, kardeşliğimiz birkaç günle veya bir seyahatle sınırlı değildir. Bu dünya durdukça bizim kardeşliğimiz de, beraberliğimiz de her zaman baki kalacaktır.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Haziran 2020 Pazar

Hayal Etmek...

Günaydın dostlar…

Trenleri ve model trenleri çok sevdiğimi duymayan kalmadı. Küçüklüğümden beri her türlü raylı sisteme karşı özel bir ilgim vardır. Geçen gün sağır sultan aradı, trenleri sevdiğimi o bile duymuş.
Trenimi kuracak daimi bir yerim olmadığı için; yılda bir kere salonun ortasına kurar, üç dört hafta sonra da toplarım. Bu çok zahmetli ve ideal olmayan bir durum olmakla beraber şu anda başka bir seçeneğim yok. Aslında bırakın şu anı bu iş zaten yarım asırdır böyle yürüyor.


Böyle bir hobimin olması yakın arkadaşlarımın birçoğunun garibine gider. Ne zaman tren kursam, “Bu trenlerin dönüp durmasından ne zevk alıyorsun, anlamıyorum” şeklinde yorumlara maruz kalırım. Aslında bütün trenler eninde sonunda başladıkları yere dönerler. Tek fark benimkinin daha çabuk dönüyor olması.

Bu dünyada her şeyin hayal etmekle başladığına inananlardanım. Model trencilik işi de hayal edebilmeden hayatta olmaz. Sen onları boş boş dönüp duran trenler olarak görüyorsan zaten bu hobi sana göre değildir.

Hemen belirteyim, maddi ve manevi olarak zaten zahmetli de bir hobidir. Trenlerin bakımıyla, onarımıyla, kurulmasıyla, sökülmesiyle uğraşabilmek için gerçekten de bu işe gönül vermiş olmanız gerekir. Kendi trenini yapabilen arkadaşlarımız bile var ama bende maalesef öyle bir kabiliyet yok.

Hayal edebilen için; hem çok güzel, hem de çok rahatlatıcı bir uğraştır. O minik trenlerle dünyanın bütün dertlerini çözersiniz. Yeri geldiğinde vagonları umut ile doldurup günlerce taşıyabilirsiniz.

Hayal edebilmek sadece biz trenciler için değil, herkes için çok önemli bir başlangıç noktasıdır. Konunuz ne olursa olsun önce hayal edin. İş yerinde yıllardır beklediğin masa bir gün muhakkak boşalacaktır. O masada kendini hayal edebiliyor musun, görebiliyor musun? Göremiyorsan hiç boşuna bekleme.
Okula başladığın gün kendini kep atma töreninde hayal et. Bunu başarabilirsen yolun yarısına gelmişsin demektir. Umut etmekle hayal etmeyi karıştırmayalım, hepimizin umutları var ama hayal edip gözünün önüne getirebilmek bambaşka bir şey.

Olimpiyat şampiyonlarından sık sık “Küçüklüğümden beri hayalim olimpiyatlarda şampiyon olmaktı” gibi yorumlar duyarız. Bunu hayal edemeyen bir insanın yirmi yıl sonra elde edilecek bir başarı için motive olması mümkün değil. Her şeyden önce kendini o madalya kürsüsünde hayal edebilmen lazım.
Her şey bir hayalle başlar. Herkes birbirine “Ben seni çok seviyorum” diyor. Diyorlar demesine de, kendini sevdiğinle beraber her ortamda hayal edebiliyor musun? Kocaman kadehlerden kırmızı şarap içiyor musunuz? Önce hayal et, sonra nasıl olsa içersiniz. Edemiyorsan dönüp duran trenler gibi her zaman başa dönersin.
Anladık çok seviyorsun ama en sıkıntılı gününde yanında olduğunu hayal edebiliyor musun? Soruyu tersine çevirelim. En sıkıntılı gününde o senin yanında olur mu? Göremiyorsan, treni perona doğru yavaş yavaş getir.

Hayallerin karşıya bağlı olmasın. Sen kendi hayalini kur, karşının hayaliyle kesişip kesişmeyeceğini yaşayıp görelim. Olacağı varsa zaten doğal olarak gelişir. Hayalleri tesadüf ettirmeye çalışmak güzel bir süreç olmaz.

Çok sıkıntılı günlerden geçiyoruz. Bilim adamlarının çalışmaları ve fedakârlıklarıyla inşallah en kısa zamanda bu dönemi de atlatacağız. Bilim adamlarının tavsiyelerine uyarsak; hem salgın daha az yayılır, hem de dedikodular.
Ben güzel günleri hayal edebiliyorum. Bir gün yeniden başa döneceğiz ve Kadıköy’ün kalabalık sokaklarında, akrabalarınla bile o kadar yakın oturmadığın dip dibe masalarda hep beraber oturacağız.

Unutmayın her şey ilk önce hayal etmekle başlar..
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

3 Haziran 2020 Çarşamba

Hayat Bayram Olsa...

Günaydın dostlar…

Ne yazık ki hayat bayram değil. Hele de bugünlerde hiç değil. Avusturalya’da aylarca süren yangınlarla başlayan yıl, yüz yılda bir kere görülen bir virüs salgınıyla devam ediyor. Ülkemizde 4.500’den fazla vatandaşımızı kaybettik, dünya bazında da toplam rakam 380.000’i geçti. Bunlar da kayıtlara geçebilen rakamlar.
Çok sıkı önlem aldığımız günler bu hafta başında bitti. Kısıtlamaların çoğu kalktı, kapalı mekân da hemen hemen kalmadı. Bir anda bayram havasına büründük ama şu anda sokaktaki hayat hiç de bayram değil. Biz sadece virüs bitmiş, bayram gelmiş gibi yapıyoruz. Anlayacağınız mahsusçuktan yapıyoruz.


Bayram eninde sonunda gelecek. O gün yarın olmasa da bir gün bu virüs de bitecek. Ya bulaşma özelliğini kaybedecek, ya da bir çare bulunacak. Önemli olan o günlere minimum hasarla ulaşabilmektir.

Hepimiz için en sıkıntılı parametre bu sürecin ne kadar süreceği hakkında hiçbir fikrimizin olmaması. Beş gün mü sürer yoksa beş yıl mı hiç kimse bilmiyor.  

Çok bulaşıcı ve kolay kolay gitmeye niyeti olmayan bir virüsle yaşadığımızın bilincinde olup her türlü tedbiri almak bizim görevimiz. Kimseden çok daha fazla bir şey beklemenin de bir anlamı yok. Yönetimler yapabileceğini yapıyor, gerisi bize kalmış. Bir yerler açıldı diye gitmek zorunda değiliz. Allah kullanalım diye akıl vermiş.

Çok sevdiğim bir arkadaşım, “Bir işyerinin gerekli tedbirleri almadığını görürsek kime şikâyet edeceğiz?” diye sordu. Dostlar çözüm çok basit; şikâyetle uğraşmaya gerek yok, gitmeyin. Salgını bahane ederek fiyatları ikiye mi katlamış? Gitmeyin.

Her yer açıldı, sokaklar çok daha kalabalık. Sokaklardaki insan sayısı artıyorsa biz de aynı oranda önlemlerimizi arttırmalıyız. Artık çok daha fazla önlem alma, çok daha dikkatli olma zamanı.
Yukarıda da belirttiğim gibi, bu salgın bir gün bitecek. Eninde sonunda bu virüsle başa çıkacağız. Burada sorulması gereken en önemli soru, başa çıkamayacağımız sorunlar gelince ne yapacağımız.

O hiç umursamadığımız çevre var ya, bir gün başımıza altından kalkamayacağımız dertler açacak ve onların altından kalkmak laboratuvarda aşı geliştirmeye çalışmak kadar kolay olmayacak.
Dünyanın bir bölgesi bir anda gölgede 70-80 derece hava sıcaklıkları ile boğuşmaya başlarsa ne yapacağız? Önlenemez yangınlar aylarca devam ederse ne yapacağız? Laboratuvarlarda atmosfer parçaları üretip yama yaparak bu işi çözemeyiz. Yaratabileceği zararı düşünmek bile istemiyorum. İstanbul’da en son ne zaman kar yağdığını hatırlayan var mı? Görülüyor ki, beton yağmur ve kar bulutlarını çekmiyor.
Bir gün sular 10-15 metre yükselirse kaç şehir sular altında kalır biliyor muyuz? Ben de bilmiyorum ama rakamın korkunç bir seviyede olabileceğini tahmin edebiliyorum. Mevsimler şimdiden ileriye doğru kaydı. Yaz sezonu artık 1-1,5 ay geç başlıyor ve kasım ayında hava 30 derece oluyor. Aralık ayında doğmuş bir insan olarak, her zaman “Ben kış çocuğuyum” derdim ama artık sonbaharda doğdum demem gerekecek.

Bunlar gibi yüzlerce örnek verebiliriz. Nehirlerin kurumasından tutun da şiddetli depremlere kadar her şey karşımıza çıkabilir. Görülmemiş boyuttaki yanardağ patlamaları bazı şehirleri hatta ülkeleri haritadan silebilir. Binlerce yıldır bizimle beraber olan buzullar dünyayı terk ettiler.

“Bir musibet bin nasihatten iyidir” demişler. Boşuna da söylememişler. Musibet şu anda bizlerle beraber yaşıyor. Hatta kendi yaşarken bizi yaşatmıyor. Bu yaşananlardan ve kaybedilen canlardan çıkardığımız dersleri muhakkak çevresel sorunlara da yansıtmalıyız.
Hepimiz gördük ki, doğanın şakası yok. Aynen virüs de olduğu gibi, yaşam şeklimizi bugün değiştirmezsek, yumurta kapıya geldiğinde hiçbir şeyi çözemeyiz.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

8 Nisan 2020 Çarşamba

Amerika'ya Gidiyoruz...

Günaydın dostlar…

“Amerika’ya gitmenin tam da sırası” diye söylenmeye başlamayın hemen, gerçekten gitmeyeceğiz; gidiyormuş gibi yapacağız. Bırakın Amerika’yı, Kadıköy’e gidemez olduk.
Hemen belirteyim, her ne kadar bütün havalimanları kapanmış, bütün uçuşlar durmuş olsa da halen Katar Havayolları ile Amerika’ya gitmek mümkün. İlk önce dört saat ters yöne uçmayı ve elli saatlik bir yolculuğu göze almayı kabul ederseniz, bugün dahi Amerika’ya gidebilirsiniz. Bütün havayolları durmuşken, neden Katar Havayolları uçmaya devam ediyor, o konuda da hiçbir fikrim yok.


Amerika’ya gideceğimiz zaman, evden de o ruh hali ile çıktığımız için, yolculuğun bambaşka bir psikolojisi oluyor. Yurtiçi veya yurtdışı hepimiz defalarca uçtuk. Elli dakikalık bir yolun bir türlü bitmediğini düşündüğünüz hiç olmadı mı? Avrupa’ya giderken, iki-üç saatlik yolculuktan sıkılmadık mı?

Elli dakikalık yol demişken, salgın krizi olmasaydı İzmir’e gidecektim ama planlar yarım kaldı. Ne demişler? Kul kurar kader güler.

İzmir yolunda geçmek bilmeyen elli dakikayı, Amerika uçağına bindiğimizde düşünmüyoruz bile. Yerine oturup, bir şeyler içip etrafına bakarken elli dakika bir anda geçiveriyor. Amerika yolunda ilk bir saatte seyahat havasına bile giremiyoruz.

Aynı şey Avrupa için de geçerli. Bir bardak şarap içiyorum, biraz önümdeki ekranı karıştırıyorum; bir de bakıyorum ki Almanya’yı geçmişiz bile. Anlayacağınız her şey kendinizi nasıl programladığınıza bağlı.

Uzun yolda iki saat bizi hiç rahatsız etmiyor. Neden? Çünkü kendimizi Amerika’ya göre ayarladık. Hiç kimse uçağa binerken ben iki saat içinde Amerika’da olacağım diye düşünmüyor. 11-12 saatlik bir yolculuğun son bir-iki saati sıkıcı olabilir ama ilk saatlerde kimse sıkılmaz.
Dostlar, bugünlerde yaşadığımız da Amerika seyahati. Ne İzmir’e gitmeye benzer, ne de Brugge’ye gitmeye. İki saatlik bir uçuş düşünürsek sürekli mutsuz oluruz, günler bitmek bilmez. Eski yazılarımda vardır, ben uçağın bozulması neticesinde yollarda sürünerek elli saatte Amerika’ya gittiğimi de bilirim.

Bu günlerde kesinlikle kendimizi Amerika’ya göre ayarlamalıyız. “Yeni bir uçak çıkmış, iki saatte New York’a varıyormuş” gibi laflara çok itibar etmeyin. O uçağın deneme uçuşlarının yapılması aylar, yıllar sürer. Biz normal yolculuğa göre hazır olalım, bir gün iki saatte gideni hazır olursa, ona da memnuniyetle bineriz.
Sıkıntılı günlerden geçiyoruz, bir müddet daha bu yolculuk böyle devam edecek. Etrafımızda uçuşlarla ilgili her gün bu kadar can sıkıcı haber varken, Amerika uçuşu düşünmek kolay bir iş değil ama seyahatin uzun süreceğine fiziksel olarak da, ruhen de hazır olmalıyız. Günde beş yüz kere evin bir ucundan öbür ucuna yürüyorum. Yapacak bir şey yok, bu da böyle bir dönem.
Doğru kaynaktan yeterli miktarda haber alarak bir şekilde Amerika’ya ulaşacağız. Hiç haber takip etmemek olmaz ama bin çeşit haber içinde de boğulmayalım. Yol boyunca sürekli olarak birileri size, “Uçağın yakıtı yetecek mi acaba, yolda yıldırımlar var diyorlar, galiba bir volkan patlayacakmış” gibi haberler verse, daha Amerika’ya varmadan yolculuğu bitirirsiniz.

Dostlar uçak kalktı ve yeni kıtaya muhakkak ulaşacak, yeter ki uçak indiğinde biz de sapasağlam inebilelim. Amerika düşünün, hatta Amerika’nın batısını düşünün.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

1 Nisan 2020 Çarşamba

Alışkanlıkların Gücü...

Günaydın dostlar…

Arkadaşlarımdan bir tanesi, “Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ağabey” dedi. Bir şeylerin eski haline dönebileceğine olan inancını kaybetmiş. Ben o kadar karamsar değilim. Bu günler de bitecek ve kaldığımız yerden eski yaşantımıza devam edeceğiz.
Edeceğiz etmesine de, virüs öncesi günlerde yaşadığımız gibi yaşamaya devam etmememiz gerektiğini düşünüyorum. Alışkanlıkların gücü karşısında direnmenin çok zor olduğunu da bilmekle beraber, denememiz şart oldu.


Alışkanlıkların gücünden bahsederken, bu konuda yazılmış çok güzel bir kitap da var, okumamış olan dostlarıma tavsiye ederim.

Alışkanlık mıdır yoksa yaşam şeklimiz midir bilmiyorum ama en başta temas ederek selamlaşmayı sonlandırmalıyız. Karşısındakini bu kadar şapur şupur öpen başka bir millet yok. El sıkma var, öpüşme var, sarılma var, makas alma var, kol kola yürüme var; vallahi elli sene evli kalıp bu kadar şey yaşamayan insanlar var.

Her zaman söylediğim gibi, bence Pakistanlıların hafif öne eğilerek selamlaşmaları bu işin en doğrusu. Bu arada zannetmeyelim ki bu virüs işi tamamen bitecek. Bir tanesi bitse birkaç yıl sonra bir diğeri başlayacak. İnsanlarla hayvanlar yaklaştıkça bu sorunlar da artacak.

Belgesel izliyorum; burada aslanlar bir hayvanı yakalıyorlar, arka tarafta evler gözüküyor. Ne yazık ki alanımız gittikçe daralıyor. Hayvanların bünyeleri çok sağlam, fabrika ayarları kuvvetli; onların bünyesinde hiç sorun yaratmayan virüsler bizi öldürüyor.

Şu anda Nijerya’da bambaşka bir virüsten 170 kişinin öldüğünü kaçımız biliyoruz? Maalesef etrafta çok fazla virüs var. Bu trajediden çıkardığımız derslerle alışkanlıklarımızı değiştirmeliyiz.
Hepimiz yıllarca dip dibe restoranlara gitmedik mi? Yanındaki masa duymadan sohbet bile edemezsin. Bu durum ayrıca sadece bizim ülkemize mahsus değil, dünyanın birçok ülkesinde durum aynı. Bu krizle beraber ortaya çıkan masaları birbirinden uzaklaştırma yaklaşımı kriz sonrasında da devam etmeli.

Bizlerin zaten sık sık el yıkama alışkanlığı vardır ama krizle beraber su kurbağasına döndük. Rahmetli babam kolonya kullanmayı çok severdi ve ”Mikrop öldürür sen de kullan” derdi. Her gelene de ikram ederdi. Eski iş yerimde de arkadaşlarımızdan bir tanesi her odasına gittiğimizde kolonya ikram ederdi. Son yıllarda çok ihmal edilmiş olsa da bu tip alışkanlıklara geri dönmeliyiz.

Geçmişten gelen, büyüklerimizin yaptıkları birçok şeyin muhakkak ki bir nedeni var. Hiçbir şey boşa değil. Bence artık herkesin evinde bir kolonya muhakkak olacak.

Evde bir şey yapamayan, sürekli kendini sokaklara atmak isteyen bir millet haline gelmiştik. Hafta sonu dışarı çıkamazsak o hafta sonunu ziyan olmuş sayıyorduk. Bu musibet bizlere tekrardan evlerde kendi kendimize yetebilmeyi öğretti.
Instagram ortamında “Aklından Bir Ülke Tut” diye bir hesap var. Bir kızcağız dünyayı geziyor ve resimler, videolar paylaşıyor. Ben büyük bir zevkle takip ediyorum, hepinize de çok tavsiye ediyorum. En son Hindistan’da yaşıyordu ama bütün bu sorunlar olunca geri dönmek zorunda kaldı. Onu takip ederken Hindistan’da, Pakistan’da geçirdiğim günler ve oralardaki dostlarım aklıma geldi.

Döndü dönmesine de, evine gidemedi. Bir öğrenci yurdunda karantina süresinin dolmasını bekliyor. O kadar kendine yetebilen bir insan ki, orada bile günlerini son derece dolu ve mutlu geçiriyor. Bir kere bile şikâyet ettiğini hiç görmedim. Bu hesabın sahibi olan Berra arkadaşımızdan hepimizin bir şeyler öğrenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bizim ülkemizde (nedendir bilinmez) kalabalığa endekslenmiş bir mutluluk katsayısı vardır. Kalabalıklarla olmazsak mutlu olamıyoruz. Bir restorana, kafeye gitsek; boş görünce hemen tadımız kaçıyor. Popüler olmadığını düşünüyoruz.

İnanın mutluluk kalabalıkta değil. Ne demiş atalarımız “Nerde çokluk, orda kalabalık” Allah’a şükredelim; kalabalığın içinde de, tek başımıza da mutlu olmayı bilelim.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…