4 Şubat 2015 Çarşamba

Uçan Kuşa Borcum Var

Günaydın dostlar...

İyi mi ettik, kötü mü ettik bilmiyorum ama köyümüzde ileriye yönelik hiçbir umut göremeyince İstanbul’a göçmeye karar verdik…

Umutsuzlar Köyü'ndeki küçücük ama sıcacık evimizi, toprağımızı bırakıp düştük yollara. İlk önce İzmit’te bizim hemşerimiz olan Davut ağabeylerle kaldık bir müddet; daha sonra ben Erenköy Sebze Hali'nde hamallık işi ayarlayınca İstanbul’a, Çukurca’ya taşındık. Biliyorum Çukurca ismini hiç duymadığınızı, bizimkisi Ömerli ile Tuzla arasında minik bir vadide sıkışmış minicik bir gecekondular sitesi.

 
Buranın havası güzel, "İstanbul’da buradan daha güzel bir hava bulamazsınız" diyorlar ama ben yine de bizim köyün havasını arıyorum. Bir başka kokuyordu çiçekler, ağaçlar, bahçeler bizim oralarda.
Sabah olunca hepimiz birden evi terk ediyoruz. Çocuklar çamurlu yollarda dakikalarca yürüyerek bir zengin okulunun yanındaki barakadaki ortaokula gidiyorlar. Hanıma Ömerli’de bir sitede temizlik işi ayarladık, ben de her gün Erenköy Hali'ne kamyonlardan sebze ve meyve indirmeye gidiyorum. İnanmayacaksınız ama gidene kadar 3 kere otobüs değiştiriyorum. Köydeyken 2 saatte Kaymak Köyü'ne kadar gider dönerdim ama burada ancak Erenköy’e gidebiliyorum.

Şikâyet etmek istemiyorum, Allah'a şükür durumumuz çok iyi ama kazandığımız parayla geçinemiyoruz. Bırakın geçinmeyi; yiyip, içip ısınamıyoruz bile. Eve giren toplam para 2,200 TL den fazla. "Bu kadar para ile geçinilmez mi?" diyeceksiniz ama inanın geçinemiyoruz. Uçan kuşa borcumuz var. Nasıl ödeyeceğim bu kadar borcu hiç bilemiyorum. Bilemeyince de yakıyorum bir sigara.

Canım sıkkın dostlar. Olmayan paramı bir de her gün sigaraya yatırıyorum. "İçme" diyeceksiniz ama içmeyeyim de ne yapayım, canım sıkkın dostlar canım. Çocukları istediğim gibi yedirememek, gezdirememek, giydirememek, istediklerini alamamak çok canımı sıkıyor. Canı sıkılan insan ne yapar? Benim gibi sigara içer…
Zaman zaman siyasiler Tuzla ve civarına gelip meydanlarda konuşmalar yapıyorlar. Çukurca’dan hep bir toplanıp gidiyoruz. Sağ olsunlar minibüs filan da ayarlıyorlar. Söylemeye utanıyorum ama işin en güzel tarafı da meydanlarda dağıtılan sandviçler. Bir fırsatını yakalayabilirsem fazladan alıp hanıma çocuklara da götürmeye çalışıyorum. En azından bir akşamlık yemek işini halletmiş oluyoruz.

Dağıtılan tişörtlerden de alıyoruz. Çocuklar seviyor, yaz gelince hepsi bir örnek giyiniyorlar.
Açıkçası ben konuşmaları çok da dinlemiyorum. Benim aklım 3-5 tane daha sandviç alıp eve götürebilmekte. Her siyasetçi benzer şeyler söyleyip gidiyor ama ben hiçbirinin ne dediğini anlamıyorum. Yan yana iki tane yol yapacağız, ülke ilerleyecek, siz de rahat edeceksiniz diyorlar ama bu yolları zaten Çukurca’ya yapmazlar. İstanbul’da Büyük Cadde diye bir yer varmış, kesin gider bu yolları oraya yaparlar. Yolu Çukurca’ya yapacak ki bana bir faydası olsun…
Bu yol işi beni nasıl zengin edecek anlamadım ama herkes bağırdığına göre ben de bağırsam iyi olur. Adamlar bu soğuk havada çay da dağıttılar, şimdi bağırmazsam ayıp olur. Kim bilir belki bir gün yan yana yollar Çukurca’ya da yapılırsa, oradan geçen arabalardan para alırım. "İki yol" dediklerine göre, yolun birinden ben para alırım diğerinden de bizim Davut ağabey alır.

Bir de bu uçak alanı konusu var ama o bizim buralara hiç gelmez. Koskoca uçakların parasını hayatta bana yedirmezler. Halde bir Seyfi var. Onun dayısı bu uçak işinde çalışıyormuş. Uçak işinden parayı kesin onlar yer.

Meydanlarda çok mutlu oluyorum, bağırıyorum, çağırıyorum ama sonra eve dönünce de içime bir karamsarlık çöküyor. Bütün bu konuşulanların sanki benle hiçbir alakası yokmuş gibi bir his kaplıyor bütün içimi. Yine de umudumu kaybetmek istemiyorum. Bir gün zengin olacağıma inanmak istiyorum. Hem öyle olmasaydı, büyüklerimiz zenginleşiyoruz der miydi? Söylediklerine göre insanların birçoğu zenginleşmiş zaten. Biz yine anlaşılan kuyruğun sonuna kaldık. Koskoca insanlar benim gibi zar zor geçinen bir vatandaşı kandıracak değiller ya…
Bazen akşamları evin önündeki kırık masamda oturmuş çayımı, sigaramı içerken düşünüyorum kendi kendime. "Ulan bu İstanbul’a gelmekle iyi mi ettik, kötü mü ettik bilmiyorum" diyorum.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

2 Şubat 2015 Pazartesi

Dansöz Dünya

Günaydın dostlar...

Dünyanın döndüğünü hepimiz çok iyi biliyoruz. İnsanların döndüğünü de zaman içinde yaşayarak öğrendik. İçinizde halen sabah başka, akşam başka konuşan, insanlara şaşıran var mı?
Geçen akşam ortama göre değişen ikiyüzlü insanlar üzerine bir sohbet sürerken, orada bulunan amcalardan bir tanesi “Keşke ikiyüzlü olsalar, insanların artık yedi yüzü var.” deyiverdi. İkiyüzlü insanlar iki çeşit konuşurlar, yedi yüzlü insanlar yedi değişik ortamda yedi değişik çeşit konuşurlar.


Kim bilir belki de bizim amca haklıdır ama ikiyüzlü insanlardan bahsederek haftanın ilk çalışma gününde içinizi karartmak niyetinde değilim. Biraz ortalarda dolaşırsanız onları zaten kendiniz de bulursunuz. İnsanlar yetmiş çeşit kıvırtır buna alıştık artık.

Benim alışamadığım işyeri kıvırtmaları değil. Bir türlü anlayamadığım ve alışamadığım gerçek kıvırtmalar. Bilhassa da erkeklerin kendilerini ortaya atıp, Asena’nın doğumda karışmış ikiz kardeşi gibi göbek atmalarına bir türlü alışamadım.

Geçen cuma akşamı da arkadaşlarla buluştuğumuzda ortalardaki bir amca maşallah dansöz Didem gibi oynuyordu. Karşısındaki bayan, göbek atmak konusunda onun eline su dökemez. Bu nasıl bir oynamaktır kardeşim?
Koskoca adamların gerdan kırarak, göbek atmaları bana her zaman bir garip gelmiştir. Bu duruma hiçbir zaman alışamayacağım galiba. Bu gibi durumlarda ben hep kendimi düşünüyorum. Beni o tip göbek atma hareketleri yaparken düşünebiliyor musunuz? Ne kadar korkunç bir görüntü olurdu. İlk duyduğu anda da babam beni evlatlıktan reddederdi.
Babam demişken, biz babadan böyle görmedik, dededen böyle görmedik. O yüzden ailede erkeklerin göbek atmasına çok alışık değiliz.

Bir de bu göbek atanların masalara gelip, geriye doğru yatarak göbek atıp para bekleyenleri de var. Koskoca 190 cm boyunda ve 100 kilo ağırlığında bir adamın bir takım dansöz hareketleri yaparak bu şekilde dans etmesi kadar korkunç bir manzara olamaz. Allah kimseyi böyle bir şeyi görmek ve yaşamak zorunda bırakmasın…

Yarı şaka, yarı ciddi bu konuya girdik ama bu işi gerçekten çok iyi becerebilen erkekler de var. Birçoğu da yaptığı dansları kendine çok yakıştırıyor ama bu işler hiç bana göre değil. Çok sevdiğim arkadaşlarım arasında da çok güzel göbek atanlar var. Kimler olduklarını merak ediyorsanız bana bir e-mail yazın ben size isimlerini ayrıca bildiririm…

Yay burcu ve her türlü özgürlüğün yanında olan bir insan olarak, göbek atan erkelere karşı bir ayrımcılık yapmak hiç bana göre bir iş değil ama gerçek de böyle. Şimdi size sabah sabah yalan mı söyleyeyim.

Diyeceksiniz ki, hiçbirini mi sevmiyorsun. Seviyorum tabi. Örnek olarak Kenan İmirzalıoğlu’nun oynadığı erkek görünüşlü oyunları çok beğeniyorum. İnşallah o da günün birinde göbek atarak arkaya doğru yatmaya kalkmaz. Akıllı adam olmamışken Kadir ağabey de çok güzel oynardı.
İsteyen istediği kadar göbek atsın ama bu iş hiç bana göre bir iş değil. Emin’in tercihi kimsenin kıvırtmamasından yana ama ille de kıvırtacaksanız dans pistinde olduğunuzdan emin olun…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

29 Ocak 2015 Perşembe

Sweetmans Road...

Günaydın dostlar…

Güncel haberlerden artık hepimiz yorulduk ve hepsini ezberledik. Gelin bu güzel perşembe sabahında sizleri eskilere, Sweetmans Road’a götüreyim.  Siz, “Orası da neresi kardeşim?” diye sormadan ben hemen anlatayım.
Sweetmans Road, benim Oxford’da okula giderken yaşadığım sokağın ismi. Daha önce de belirtmiştim, herkes beni Amerika’ya gitti zanneder ama ben aslında ilk Oxford’a gitmiştim. Yenişehir Koleji gibi İngilizce ağırlıklı eğitim veren bir okuldan hiçbir şey öğrenmeden çıkmayı başarabildiğim için, biraz İngilizce öğrenmem gerekiyordu.


Niyetim de İngiltere’de üniversiteye gitmekti ama sonradan Amerika işi çıkınca İngiltere’den vazgeçmiştim. İyi ki de vazgeçmişim, hayatımda verdiğim en doğru kararlardan biri olmuş. Oxford’da bir lisan okuluna kaydımı yaptırmıştım, kalmak için de "aile yanı" seçeneğini seçmiştim. Komiktir bu hayat, kimsenin evinde kalmayı sevmeyen Emin, gitti İngiliz bir ailenin yanında kaldı.

Aslında düşündüğünüz zaman 17 yaşında bir çocuğu hiç tanımadığı bir ortamda, hiç bilmedikleri bir ailenin yanına yollamak çok da kolay bir iş değil. Bizimkiler iyi cesaret etmişler.

Oxford’a gidildi, kayıt yaptırıldı ve Sweetmans Road’daki ailenin yanına doğru yola çıkıldı. Taksi gitti de gitti. “Ulan Emin sıçtın, burası cehennemin dibi” dediğimi çok iyi hatırlıyorum. Babam ile beraber gitmiştik. Kısa bir sohbetten sonra, babam aynı taksi ile 15-20 dakika sonra geri döndü. Bir anda hiç tanımadığım bir evde armut gibi kaldım. Hani insanda “Ulan ben burada ne yapıyorum?” duygusu oluşur ya, işte bende de ondan vardı.
Ailenin iki küçük çocuğu vardı ama onlar ben gittiğimde okuldalardı. On kelimelik İngilizcemle, toplasan beş tane cümle kurabilecek lisanımla 35 yaşlarında bir çift ile baş başa kalakaldım.
Bir müddet sonra da; evde bir öğrencinin daha kaldığını, adının Sami olduğunu ve Ermeni asıllı, Lübnan’da yaşayan biri olduğunu öğrendim. Bir gün önce çocuğa, “Türkiye’den bir öğrenci gelecek.” demişler, o da “I hate Turks.” demiş…

Durumu özetlersek; ilk günkü tablomuz da, iki gram İngilizce bilmeyen Emin, cehennemin dibinde bir ev ve yan odasında Türklerden nefret eden bir Sami. Hadi bakalım hayırlısı. Bu arada hemen belirteyim, sonraki günlerde Sami ile büyük dost olduk. Beraber kavgalar da ettik, seyahatlere de gittik, her türlü eğlenceyi, sıkıntıyı da yaşadık. Birçok insana değişmeyeceğim çok mert ve iyi bir çocuktu.

Ben Amerika’ya gittikten sonra yıllarca temas halindeydik ama sonra yaşamın parametreleri herkesi kendi yoluna doğru itti ve irtibatımız yavaş yavaş koptu. Şimdiki sosyal platformlar olsa eminim halen görüşüyor olurduk.
Dediğim gibi, Sami sorun değildi, sorun Sweetmans Road diyebilmekti. Her zaman otobüsle gelip gidiyorduk ama bazen son otobüs saatini kaçırdığımız için taksiye de binmek zorunda kalabiliyorduk.
Taksiye bindik binmesine ama gideceğimiz sokağın adını söyleyebilmek büyük bir sorundu. Sivitmens Rood diyom ama adam öküzcük gibi bakıyor. Her türlü aksanımla yetmiş çeşit söylemeye çalışıyorum ama anlaması mümkün değil. En sonunda, taksicilere göstermk için  yazılı bir kâğıdı yanımda taşımaya başlamıştım.

Bir müddet sonra biz de onlar gibi sıvıtmıns rood demeyi öğrendik de kâbus bitti. O zaman anladım ki; sadece kelimeleri, cümleleri öğrenmek değil, onların konuştuğunu anlayıp, onların anlayabileceği şekilde geri konuşabilmek de gerekiyor.

Aile yanında yaşamak zor oldu ama çok kısa sürede iyi İngilizce öğrenmem açısından da çok faydalı oldu. Yaşadığım yerin şehre uzak olması, şehirdeki Anadolu çocukları ile çok fazla takılamama neden oluyordu, bu da evdeki, sokaktaki insanlarla samimiyetimi arttırıp İngilizcemi geliştirmemi sağladı.
Oxford anıları bitmez. Bir seneye çok fazla şey sıkıştırdık ve oldukça iyi bir seviyede İngilizce öğrenmiş olarak, Amerika’nın yolunu tuttuk. Yine bir sabah aklıma gelirse, o günlerden bir şeyler daha yazmaya çalışırım.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

26 Ocak 2015 Pazartesi

Mesaj Yok


Günaydın Dostlar,

Her yerde arıyorum…
 
Kalabalıktan adım atılamayan boş sokaklarda, gürültünün sessizliğinde, sakin denizin masmavi sularının karanlığında, beraberce dinlediğimiz şarkıların içinde, onun resimleriyle dolu boş duvarlarda, şarap şişesinin dibinde, kadehlerin kocaman kenarlarında, telefonun yanan her ışığında, soğuk kış günlerinin yakıcı sıcaklığında, kapı her çaldığında, karşıma çıkan her yüzde, her yerde, her zaman onu arıyorum.
Bilmiyor mu onu ne kadar aradığımı? Neden bir mesaj bile yok?

Yanılıyorsun güzel kardeşim.

Mesaj var.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

24 Ocak 2015 Cumartesi

Dikkatli Oynayın Camları Kırmayın...

Günaydın dostlar...

"Dikkatli oynayın camları kırmayın" denirdi ama Emek Mahallesi'ndeki apartmanın bahçesinde cam kırmadan futbol maçı yapmak imkânsız gibi bir şeydi. Dar alanda kısa paslaşmalar yapalım derken eninde sonunda bir gün zemin katındaki dairenin camlarından biri kırılırdı.

Anneler, babalar cam parası ödemekten bıkmıştı. Beş altı çocuk bahçede sürekli maç yaptığı halde, cam kırıldığı zaman en son topa kim dokunmuşsa, parayı ödemek de onun ailesine düşerdi. Köşeden topu çıkarırsın; Allah’ın cezası top da gider oturma odasının camını kırar, ödemek de senin ailene düşer.
 
Hiçbir zaman, yahu biz bu oyunu hep beraber oynuyoruz, cam kırıldığı zaman da hep beraber ödeyelim gibi bir durum olmadı. İhale her zaman topa son vurana kaldı. Hâlbuki icraat ortak, cezası da ortak olmalıydı.
Düşünüyorum da; ha cam kırmışsın, ha kafa kırmışsın bizim ülkede hiçbir şey değişmiyor. Beş altı tane Allah’ın verdiği canı Allah’tan başka kimsenin alamayacağını bilmeyen cahil toplanıyor, karanlık sokaklarda 19 yaşında bir genci öldürüyor, ihale de en son tekmeyi atana kalıyor.

En sondan bir önceki darbeyi indiren cahil suçlu değil mi? Veya daha mı az suçlu? En son tekmeden sonra bir tekme daha atılsaydı, bu sefer de en suçlu en son tekmeyi atan mı olacaktı? Burada hep beraber yapılan bir vahşet var, durup dururken bilerek ve isteyerek bir genci öldürmek var. Camın kırılması gibi en son topa sen dokundun diyemeyiz. Maçı yapanların hangisinin ne oranda suçlu olduğuna, bir tanesinin topa en son dokunmuş olmasıyla karar veremeyiz. Bu oyunu oynayanların hepsi aynı ölçüde suçludur.

Neymiş? Ali İsmail korkmazmış, Fenerbahçe de yıkılmazmış. Fenerbahçe, 100 senedir yıkılmadığına göre muhtemelen bundan sonra da yıkılmaz ama inanın Ali İsmail korkmuştur, hem de çok korkmuştur.

Karanlık bir sokakta altı yedi kişi tarafından kıstırılan ve tekme tokat dövülen bir çocuk. Siz olsanız korkmaz mısınız? Dayak yerken de, sonrasında da ölebileceğini düşünmüyor. Neden? O kadar genç ki, ölüm henüz onun sözlüğüne girmemiş. Konuyu bile bilmiyor. O daha çocuk ama korkuyor, çok korkuyor.

Bu insanların, sırf kendileri gibi düşünmüyor diye öldüresiye üzerine saldırmalarına bir anlam veremiyor. Adam mı öldürdü, hırsızlık mı yaptı, birine mi vurdu, silah mı çekti, ne yaptı Ali İsmail Korkmaz?
Tek suçu, karanlık yolda kendini kıstıranlarla aynı görüşte olmamak, başka hiçbir suçu yok. Bu nasıl bir nefrettir? Bu nasıl bir düşmanlıktır? Her önüne gelen kendi gibi düşünmeyenin üzerine saldırıp öldürmeye kalkarsa ne olur bu dünyanın hali? İzinsiz gösteriye mi katılmış, taş mı atmış, varsa bir suçu alıp götürürsün bağımsız yargı önünde hesabını verir. Döve döve öldürmek ne oluyor? Sen mi verdin ona o canı da almaya kalkıyorsun?
Arkadaşlar hepimizin kendine göre farklı görüşleri var. Bu konu siyaset için de geçerli, futbol için de, yaşamın diğer parametreleri için de. Sizin gibi düşünmeyenler sizin düşmanınız değil. Farklılıklara ve farklı görüşlere saygılı olmayı öğrenip, medeni eleştiriler yapabilmeyi öğrenebildiğimiz gün çok yol almış olacağız.

Sen benim gibi düşünmüyorsun, o yüzden de ben senden nefret ediyorum duruşu kimseye bir şey kazandırmaz. Arabaya bindiğiniz zaman isterseniz gaza sonuna kadar basıp karşıdaki duvara çarpabilirsiniz. Çok kolay. Önemli olan arabayı sağa sola çarpmadan kullanabilmek. Marifet yanlış işler yapmakta değil, doğru olabilmeye çabalamakta.

Hiçbir din, insanlara "Git de senin gibi olmayanlardan nefret" et diye öğüt vermiyor. Konu ne olursa olsun, karşımızdaki kim olursa olsun, “Bunu güzel yaptın kardeşim”, “Bunu da kötü yaptın kardeşim” diyebilecek olgunluğa ulaşmamız gerekiyor.
Her zaman söylediğim gibi, ben çok iyi bir Fenerbahçeli olabilirim ama efendiliğiyle, sporculuğuyla da Muslera’yı severim. Aslında konu bu kadar basittir.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

15 Ocak 2015 Perşembe

Ben Bilerek Yaptığını Düşünüyorum...

Ben, bilerek yaptığını düşünüyorum ama aslında hiç fark etmez, bilerek de yapıyorsan, bilmeyerek de yapıyorsan artık yapma…

İnsanları mutsuz etmek, sinirlendirmek hoşuna mı gidiyor, yoksa işine mi geliyor? Belki de bu yolla belli bir kazanç sağlıyorsun ama nedenin her ne ise, artık yapma...
 
Rahmetli anneannem anlatırdı, uzun yıllar önce Ramazan aylarında apartmanda yaşayan Rum kökenli komşuları da onlarla beraber oruç tutarlarmış. Düşünceliliğe bakın, zarifliğe bakın, bir de bugünkü halimize bakın. Herkesin birbirinden nefret ettiği kutuplaşmış bir ortam.
Komşuya saygı ve sevgi göstermek en değerli davranışlarımızdan biridir. Yanıbaşınızdakilerin önem verdiği, inandığı şeylere sizlerin de saygı göstermesi sokaktaki mutlu yaşamın en olmazsa olmaz parametrelerinden biridir.

Küçük büyük her toplumun inandığı, saygı gösterdiği ve saygı beklediği konular vardır. Bunların en başında da sevgili peygamber efendimiz gelir. Biz, bu gibi konuların yazılmasını, çizilmesini arzu etmeyiz. "Dünyanın en iyi niyeti" ile bile çizilmiş olsa, bu bizi rahatsız eder.

Milyarlarca insan buna inanır, önem verir ve saygı gösterir. İlle de çok dindar olmanıza gerek yok. Peygamber efendimiz ile ilgili çizilen her şey hepimizi mutsuz eder. Avrupa’daki sevgili komşularımız da bunu bile, bile çıkıp sık sık bu yarayı kaşırlar.

İslam âleminin bu durumdan hoşlanmadığını bilmeyen kalmadı. Kimse çıkıp da “Ben bilmiyordum.” diyemez. Peki, biliyorsunuz da milyarlarca insanı üzecek ve sinirlendirecek bu işleri neden yapıyorsunuz kardeşim? Bu işin yine tepki çekeceği koca kafanıza girmiyor mu?

Sorumun cevabını da ben vereyim. Tabi ki kafalarına giriyor ama bilerek yapıyorlar. Bir şeyleri ispat etmek için bilerek yapıyorlar. Dikkat ederseniz, bu tip davranışlar da genelde hep Avrupa’dan çıkıyor. Avrupa’da, İslam ile hiç bitmeyen bir çekişmeleri olduğu gibi, aynı zamanda da "ben Avrupalıyım, özgürüm istediğimi yaparım" şımarıklığı var.
Yapamazsın kardeşim. Özgürlük demek, insanların inandığı, sevdiği, değer verdiği ve yapılmaması gerektiğini düşündüğü işleri yapmak değildir. Sen burada otururken, yaptığın işlerle komşunun manevi değerlerine saygısızlık edemezsin. Özgürlük, sana başkalarını maddi veya manevi olarak rencide etme hakkı tanımaz.
Mahallede şımarık çocuklar olur ya, insanları sinirlendirip, dayak yiyeceğini anlayınca da babalarına kaçarlar; işte tam da öyle bir durum. Her türlü şımarıklığı yapacaksın, ondan sonra da "Neden sinirlendiniz?" diyeceksin. Böyle bir dünya yok kardeşim.

Bu dünyada herkes birbirinin inancına, ırkına, yaşamına, manevi değerlerine saygılı olmak zorundadır. Anlamayabilirsin veya sana çok ters veya değişik de gelebilir ama kitlelerin inandığı değerlere de saygısızlık yapamazsın.

"Benim ülkemde özgürlük var, ben istediğimi yazarım, çizerim" ruh haliyle bir yere varamayız. Yanlış bir şeyler yapmak çok kolaydır ama önemli olan doğru şeyler için uğraşmaktır. Ey Avrupalı kardeşim, sen de bizim inançlarımıza ters düşen işler yapacağına, bizi anlamaya çalışırsan daha güzel günler yaşayabiliriz diye düşünüyorum…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

6 Ocak 2015 Salı

Hangi Ağaç Olmak İsterdin?

Günaydın dostlar...

Facebook’ta aktif olan arkadaşların da çok iyi bildiği gibi hepimize çeşit çeşit talepler geliyor. Oyun talepleri, şunlar, bunlar tamam da, “Hangi ağaç olmak isterdin?” veya “Geçmiş hayatınızda hangi hayvandınız?” gibi talepler benim çok canımı sıkıyor.

Yazılmış bir takım basit aplikasyonlar, sizlere yüzlerce ahret suali sorarak, sizin hakkınızda bir takım kararlara varıyorlar. Bunu yapmak için de muhakkak aplikasyonu yüklemeniz gerekiyor. Sonuçta parayı oradan kazanıyorlar.
 
Bu sabah daha gözümü açmadan yine böyle bir uygulama çıktı karşıma. Hangi şehirde oturmak isterdiniz? Sana ne kardeşim. Ayrıca ben bunu zaten biliyorum. Bunu öğrenmek için senin yüzlerce salak soruna ihtiyacım yok.
Nerede yaşamak isterdin, nerede çalışmak isterdin gibi sorular yine bir ölçüde mantıklı sorular. Veriyorsun cevaplarını sana uygun bir şeyler çıkıyor. Sonra da dünya âlemle “Bakın ben meğerse hep San Diego’da yaşamak istermişim” diye paylaşıyorsun. Allah'tan bu program bunu ortaya çıkardı da rahat ettik.

Eş, dost, akrabalar da yorum yazıyorlar, “San Diego çok güzel bir şehirdir, ben de çok severim”.

Dediğim gibi bunlar yine katlanılabilir aplikasyonlar. Bir de “Sen hangi renksin?” veya “Sen hangi doğa olayısın?”  tipi işler var. Bu nedir kardeşim? Biri bana izah etsin. Bunu kim, niye yazar ve biz niye bir sürü soruya cevap vererek ne renk olduğumuzu veya hangi doğa olayı olduğumuzu anlamaya çalışırız? Bunu hiçbir zaman anlayamadım. Belki de bir çeşit bilgi toplama yöntemidir.

"Sen kar yağışısın" diye bir sonuç çıktığı zaman, bu tam olarak ne ifade ediyor? Senin soğuk bir yapın var anlamına mı geliyor?

Başka bir tanesi de “Hangi marka araba olduğunu öğrenmek istiyor musun?” diye soruyor. Şimdi ben ne cevap vereyim böyle bir soruya? Aslında insanın aklına bin türlü cevap geliyor da, sabah sabah terbiyemi bozmak istemiyorum.
Bana daha da enteresan gelen konu, birileri oturuyor bunları yazıyor ve bu işten para kazanıyor. Yaratıcı düşünce böyle bir şey olsa gerek. Biri gelse size ve dese ki, “Bir program yazıp insanların hangi içecek olduklarını ortaya çıkaracağız ve bu yolla da çok para kazanacağız”, gülersiniz herhalde.
Aslında bu gibi durumlar para kazanma işinin ne kadar büyük bir okyanus olduğunu gösteriyor. Adamlar denemiş. Biz olsak “Çok saçma” der teşebbüs bile etmeyiz. Bu tip girişimler fikirlerden korkmamamız gerektiğinin en büyük ispatı. İletişim çağında bilhassa şimdiki gençlik ile neyin tutacağı hiç belli olmuyor.

Çocuklar hangi sebze olduklarını merak ediyorlar. Hele bir de sen salatalık, sevdiğin insan da domates çıkarsa sizden iyisi yok. Bu nasıl bir uyumdur. Neredeyse çoban salatası uyumu var.

Bir sürü soruya cevap vererek bir neticeye ulaşıyorsun. Niçin yapıyorsun bunu? Paylaşabilmek için. Sayı Olsan Hangisi Olurdun aplikasyonunun neticesi 13 çıkıyor. İnsanlar da başlıyorlar yorum yapmaya. "Bizim kedi de ayın 13'ünde üç tane yavru doğurmuştu" diye. Sanki aralarında bir bağ varmış gibi. Bazen de "Benim en samimi arkadaşımın doğum günü de ayın 13'ünde" gibi tutarsız yorumların ardı arkası kesilmiyor.
Bu sabahlık da bu kadar arkadaşlar. Uzaktan adalara bakmaktan sıkıldım. Gidip bir ada olsaydım hangisi olurdum, onu öğrenmeye çalışacağım.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...