14 Haziran 2020 Pazar

Hayal Etmek...

Günaydın dostlar…

Trenleri ve model trenleri çok sevdiğimi duymayan kalmadı. Küçüklüğümden beri her türlü raylı sisteme karşı özel bir ilgim vardır. Geçen gün sağır sultan aradı, trenleri sevdiğimi o bile duymuş.
Trenimi kuracak daimi bir yerim olmadığı için; yılda bir kere salonun ortasına kurar, üç dört hafta sonra da toplarım. Bu çok zahmetli ve ideal olmayan bir durum olmakla beraber şu anda başka bir seçeneğim yok. Aslında bırakın şu anı bu iş zaten yarım asırdır böyle yürüyor.


Böyle bir hobimin olması yakın arkadaşlarımın birçoğunun garibine gider. Ne zaman tren kursam, “Bu trenlerin dönüp durmasından ne zevk alıyorsun, anlamıyorum” şeklinde yorumlara maruz kalırım. Aslında bütün trenler eninde sonunda başladıkları yere dönerler. Tek fark benimkinin daha çabuk dönüyor olması.

Bu dünyada her şeyin hayal etmekle başladığına inananlardanım. Model trencilik işi de hayal edebilmeden hayatta olmaz. Sen onları boş boş dönüp duran trenler olarak görüyorsan zaten bu hobi sana göre değildir.

Hemen belirteyim, maddi ve manevi olarak zaten zahmetli de bir hobidir. Trenlerin bakımıyla, onarımıyla, kurulmasıyla, sökülmesiyle uğraşabilmek için gerçekten de bu işe gönül vermiş olmanız gerekir. Kendi trenini yapabilen arkadaşlarımız bile var ama bende maalesef öyle bir kabiliyet yok.

Hayal edebilen için; hem çok güzel, hem de çok rahatlatıcı bir uğraştır. O minik trenlerle dünyanın bütün dertlerini çözersiniz. Yeri geldiğinde vagonları umut ile doldurup günlerce taşıyabilirsiniz.

Hayal edebilmek sadece biz trenciler için değil, herkes için çok önemli bir başlangıç noktasıdır. Konunuz ne olursa olsun önce hayal edin. İş yerinde yıllardır beklediğin masa bir gün muhakkak boşalacaktır. O masada kendini hayal edebiliyor musun, görebiliyor musun? Göremiyorsan hiç boşuna bekleme.
Okula başladığın gün kendini kep atma töreninde hayal et. Bunu başarabilirsen yolun yarısına gelmişsin demektir. Umut etmekle hayal etmeyi karıştırmayalım, hepimizin umutları var ama hayal edip gözünün önüne getirebilmek bambaşka bir şey.

Olimpiyat şampiyonlarından sık sık “Küçüklüğümden beri hayalim olimpiyatlarda şampiyon olmaktı” gibi yorumlar duyarız. Bunu hayal edemeyen bir insanın yirmi yıl sonra elde edilecek bir başarı için motive olması mümkün değil. Her şeyden önce kendini o madalya kürsüsünde hayal edebilmen lazım.
Her şey bir hayalle başlar. Herkes birbirine “Ben seni çok seviyorum” diyor. Diyorlar demesine de, kendini sevdiğinle beraber her ortamda hayal edebiliyor musun? Kocaman kadehlerden kırmızı şarap içiyor musunuz? Önce hayal et, sonra nasıl olsa içersiniz. Edemiyorsan dönüp duran trenler gibi her zaman başa dönersin.
Anladık çok seviyorsun ama en sıkıntılı gününde yanında olduğunu hayal edebiliyor musun? Soruyu tersine çevirelim. En sıkıntılı gününde o senin yanında olur mu? Göremiyorsan, treni perona doğru yavaş yavaş getir.

Hayallerin karşıya bağlı olmasın. Sen kendi hayalini kur, karşının hayaliyle kesişip kesişmeyeceğini yaşayıp görelim. Olacağı varsa zaten doğal olarak gelişir. Hayalleri tesadüf ettirmeye çalışmak güzel bir süreç olmaz.

Çok sıkıntılı günlerden geçiyoruz. Bilim adamlarının çalışmaları ve fedakârlıklarıyla inşallah en kısa zamanda bu dönemi de atlatacağız. Bilim adamlarının tavsiyelerine uyarsak; hem salgın daha az yayılır, hem de dedikodular.
Ben güzel günleri hayal edebiliyorum. Bir gün yeniden başa döneceğiz ve Kadıköy’ün kalabalık sokaklarında, akrabalarınla bile o kadar yakın oturmadığın dip dibe masalarda hep beraber oturacağız.

Unutmayın her şey ilk önce hayal etmekle başlar..
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

3 Haziran 2020 Çarşamba

Hayat Bayram Olsa...

Günaydın dostlar…

Ne yazık ki hayat bayram değil. Hele de bugünlerde hiç değil. Avusturalya’da aylarca süren yangınlarla başlayan yıl, yüz yılda bir kere görülen bir virüs salgınıyla devam ediyor. Ülkemizde 4.500’den fazla vatandaşımızı kaybettik, dünya bazında da toplam rakam 380.000’i geçti. Bunlar da kayıtlara geçebilen rakamlar.
Çok sıkı önlem aldığımız günler bu hafta başında bitti. Kısıtlamaların çoğu kalktı, kapalı mekân da hemen hemen kalmadı. Bir anda bayram havasına büründük ama şu anda sokaktaki hayat hiç de bayram değil. Biz sadece virüs bitmiş, bayram gelmiş gibi yapıyoruz. Anlayacağınız mahsusçuktan yapıyoruz.


Bayram eninde sonunda gelecek. O gün yarın olmasa da bir gün bu virüs de bitecek. Ya bulaşma özelliğini kaybedecek, ya da bir çare bulunacak. Önemli olan o günlere minimum hasarla ulaşabilmektir.

Hepimiz için en sıkıntılı parametre bu sürecin ne kadar süreceği hakkında hiçbir fikrimizin olmaması. Beş gün mü sürer yoksa beş yıl mı hiç kimse bilmiyor.  

Çok bulaşıcı ve kolay kolay gitmeye niyeti olmayan bir virüsle yaşadığımızın bilincinde olup her türlü tedbiri almak bizim görevimiz. Kimseden çok daha fazla bir şey beklemenin de bir anlamı yok. Yönetimler yapabileceğini yapıyor, gerisi bize kalmış. Bir yerler açıldı diye gitmek zorunda değiliz. Allah kullanalım diye akıl vermiş.

Çok sevdiğim bir arkadaşım, “Bir işyerinin gerekli tedbirleri almadığını görürsek kime şikâyet edeceğiz?” diye sordu. Dostlar çözüm çok basit; şikâyetle uğraşmaya gerek yok, gitmeyin. Salgını bahane ederek fiyatları ikiye mi katlamış? Gitmeyin.

Her yer açıldı, sokaklar çok daha kalabalık. Sokaklardaki insan sayısı artıyorsa biz de aynı oranda önlemlerimizi arttırmalıyız. Artık çok daha fazla önlem alma, çok daha dikkatli olma zamanı.
Yukarıda da belirttiğim gibi, bu salgın bir gün bitecek. Eninde sonunda bu virüsle başa çıkacağız. Burada sorulması gereken en önemli soru, başa çıkamayacağımız sorunlar gelince ne yapacağımız.

O hiç umursamadığımız çevre var ya, bir gün başımıza altından kalkamayacağımız dertler açacak ve onların altından kalkmak laboratuvarda aşı geliştirmeye çalışmak kadar kolay olmayacak.
Dünyanın bir bölgesi bir anda gölgede 70-80 derece hava sıcaklıkları ile boğuşmaya başlarsa ne yapacağız? Önlenemez yangınlar aylarca devam ederse ne yapacağız? Laboratuvarlarda atmosfer parçaları üretip yama yaparak bu işi çözemeyiz. Yaratabileceği zararı düşünmek bile istemiyorum. İstanbul’da en son ne zaman kar yağdığını hatırlayan var mı? Görülüyor ki, beton yağmur ve kar bulutlarını çekmiyor.
Bir gün sular 10-15 metre yükselirse kaç şehir sular altında kalır biliyor muyuz? Ben de bilmiyorum ama rakamın korkunç bir seviyede olabileceğini tahmin edebiliyorum. Mevsimler şimdiden ileriye doğru kaydı. Yaz sezonu artık 1-1,5 ay geç başlıyor ve kasım ayında hava 30 derece oluyor. Aralık ayında doğmuş bir insan olarak, her zaman “Ben kış çocuğuyum” derdim ama artık sonbaharda doğdum demem gerekecek.

Bunlar gibi yüzlerce örnek verebiliriz. Nehirlerin kurumasından tutun da şiddetli depremlere kadar her şey karşımıza çıkabilir. Görülmemiş boyuttaki yanardağ patlamaları bazı şehirleri hatta ülkeleri haritadan silebilir. Binlerce yıldır bizimle beraber olan buzullar dünyayı terk ettiler.

“Bir musibet bin nasihatten iyidir” demişler. Boşuna da söylememişler. Musibet şu anda bizlerle beraber yaşıyor. Hatta kendi yaşarken bizi yaşatmıyor. Bu yaşananlardan ve kaybedilen canlardan çıkardığımız dersleri muhakkak çevresel sorunlara da yansıtmalıyız.
Hepimiz gördük ki, doğanın şakası yok. Aynen virüs de olduğu gibi, yaşam şeklimizi bugün değiştirmezsek, yumurta kapıya geldiğinde hiçbir şeyi çözemeyiz.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

8 Nisan 2020 Çarşamba

Amerika'ya Gidiyoruz...

Günaydın dostlar…

“Amerika’ya gitmenin tam da sırası” diye söylenmeye başlamayın hemen, gerçekten gitmeyeceğiz; gidiyormuş gibi yapacağız. Bırakın Amerika’yı, Kadıköy’e gidemez olduk.
Hemen belirteyim, her ne kadar bütün havalimanları kapanmış, bütün uçuşlar durmuş olsa da halen Katar Havayolları ile Amerika’ya gitmek mümkün. İlk önce dört saat ters yöne uçmayı ve elli saatlik bir yolculuğu göze almayı kabul ederseniz, bugün dahi Amerika’ya gidebilirsiniz. Bütün havayolları durmuşken, neden Katar Havayolları uçmaya devam ediyor, o konuda da hiçbir fikrim yok.


Amerika’ya gideceğimiz zaman, evden de o ruh hali ile çıktığımız için, yolculuğun bambaşka bir psikolojisi oluyor. Yurtiçi veya yurtdışı hepimiz defalarca uçtuk. Elli dakikalık bir yolun bir türlü bitmediğini düşündüğünüz hiç olmadı mı? Avrupa’ya giderken, iki-üç saatlik yolculuktan sıkılmadık mı?

Elli dakikalık yol demişken, salgın krizi olmasaydı İzmir’e gidecektim ama planlar yarım kaldı. Ne demişler? Kul kurar kader güler.

İzmir yolunda geçmek bilmeyen elli dakikayı, Amerika uçağına bindiğimizde düşünmüyoruz bile. Yerine oturup, bir şeyler içip etrafına bakarken elli dakika bir anda geçiveriyor. Amerika yolunda ilk bir saatte seyahat havasına bile giremiyoruz.

Aynı şey Avrupa için de geçerli. Bir bardak şarap içiyorum, biraz önümdeki ekranı karıştırıyorum; bir de bakıyorum ki Almanya’yı geçmişiz bile. Anlayacağınız her şey kendinizi nasıl programladığınıza bağlı.

Uzun yolda iki saat bizi hiç rahatsız etmiyor. Neden? Çünkü kendimizi Amerika’ya göre ayarladık. Hiç kimse uçağa binerken ben iki saat içinde Amerika’da olacağım diye düşünmüyor. 11-12 saatlik bir yolculuğun son bir-iki saati sıkıcı olabilir ama ilk saatlerde kimse sıkılmaz.
Dostlar, bugünlerde yaşadığımız da Amerika seyahati. Ne İzmir’e gitmeye benzer, ne de Brugge’ye gitmeye. İki saatlik bir uçuş düşünürsek sürekli mutsuz oluruz, günler bitmek bilmez. Eski yazılarımda vardır, ben uçağın bozulması neticesinde yollarda sürünerek elli saatte Amerika’ya gittiğimi de bilirim.

Bu günlerde kesinlikle kendimizi Amerika’ya göre ayarlamalıyız. “Yeni bir uçak çıkmış, iki saatte New York’a varıyormuş” gibi laflara çok itibar etmeyin. O uçağın deneme uçuşlarının yapılması aylar, yıllar sürer. Biz normal yolculuğa göre hazır olalım, bir gün iki saatte gideni hazır olursa, ona da memnuniyetle bineriz.
Sıkıntılı günlerden geçiyoruz, bir müddet daha bu yolculuk böyle devam edecek. Etrafımızda uçuşlarla ilgili her gün bu kadar can sıkıcı haber varken, Amerika uçuşu düşünmek kolay bir iş değil ama seyahatin uzun süreceğine fiziksel olarak da, ruhen de hazır olmalıyız. Günde beş yüz kere evin bir ucundan öbür ucuna yürüyorum. Yapacak bir şey yok, bu da böyle bir dönem.
Doğru kaynaktan yeterli miktarda haber alarak bir şekilde Amerika’ya ulaşacağız. Hiç haber takip etmemek olmaz ama bin çeşit haber içinde de boğulmayalım. Yol boyunca sürekli olarak birileri size, “Uçağın yakıtı yetecek mi acaba, yolda yıldırımlar var diyorlar, galiba bir volkan patlayacakmış” gibi haberler verse, daha Amerika’ya varmadan yolculuğu bitirirsiniz.

Dostlar uçak kalktı ve yeni kıtaya muhakkak ulaşacak, yeter ki uçak indiğinde biz de sapasağlam inebilelim. Amerika düşünün, hatta Amerika’nın batısını düşünün.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

1 Nisan 2020 Çarşamba

Alışkanlıkların Gücü...

Günaydın dostlar…

Arkadaşlarımdan bir tanesi, “Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ağabey” dedi. Bir şeylerin eski haline dönebileceğine olan inancını kaybetmiş. Ben o kadar karamsar değilim. Bu günler de bitecek ve kaldığımız yerden eski yaşantımıza devam edeceğiz.
Edeceğiz etmesine de, virüs öncesi günlerde yaşadığımız gibi yaşamaya devam etmememiz gerektiğini düşünüyorum. Alışkanlıkların gücü karşısında direnmenin çok zor olduğunu da bilmekle beraber, denememiz şart oldu.


Alışkanlıkların gücünden bahsederken, bu konuda yazılmış çok güzel bir kitap da var, okumamış olan dostlarıma tavsiye ederim.

Alışkanlık mıdır yoksa yaşam şeklimiz midir bilmiyorum ama en başta temas ederek selamlaşmayı sonlandırmalıyız. Karşısındakini bu kadar şapur şupur öpen başka bir millet yok. El sıkma var, öpüşme var, sarılma var, makas alma var, kol kola yürüme var; vallahi elli sene evli kalıp bu kadar şey yaşamayan insanlar var.

Her zaman söylediğim gibi, bence Pakistanlıların hafif öne eğilerek selamlaşmaları bu işin en doğrusu. Bu arada zannetmeyelim ki bu virüs işi tamamen bitecek. Bir tanesi bitse birkaç yıl sonra bir diğeri başlayacak. İnsanlarla hayvanlar yaklaştıkça bu sorunlar da artacak.

Belgesel izliyorum; burada aslanlar bir hayvanı yakalıyorlar, arka tarafta evler gözüküyor. Ne yazık ki alanımız gittikçe daralıyor. Hayvanların bünyeleri çok sağlam, fabrika ayarları kuvvetli; onların bünyesinde hiç sorun yaratmayan virüsler bizi öldürüyor.

Şu anda Nijerya’da bambaşka bir virüsten 170 kişinin öldüğünü kaçımız biliyoruz? Maalesef etrafta çok fazla virüs var. Bu trajediden çıkardığımız derslerle alışkanlıklarımızı değiştirmeliyiz.
Hepimiz yıllarca dip dibe restoranlara gitmedik mi? Yanındaki masa duymadan sohbet bile edemezsin. Bu durum ayrıca sadece bizim ülkemize mahsus değil, dünyanın birçok ülkesinde durum aynı. Bu krizle beraber ortaya çıkan masaları birbirinden uzaklaştırma yaklaşımı kriz sonrasında da devam etmeli.

Bizlerin zaten sık sık el yıkama alışkanlığı vardır ama krizle beraber su kurbağasına döndük. Rahmetli babam kolonya kullanmayı çok severdi ve ”Mikrop öldürür sen de kullan” derdi. Her gelene de ikram ederdi. Eski iş yerimde de arkadaşlarımızdan bir tanesi her odasına gittiğimizde kolonya ikram ederdi. Son yıllarda çok ihmal edilmiş olsa da bu tip alışkanlıklara geri dönmeliyiz.

Geçmişten gelen, büyüklerimizin yaptıkları birçok şeyin muhakkak ki bir nedeni var. Hiçbir şey boşa değil. Bence artık herkesin evinde bir kolonya muhakkak olacak.

Evde bir şey yapamayan, sürekli kendini sokaklara atmak isteyen bir millet haline gelmiştik. Hafta sonu dışarı çıkamazsak o hafta sonunu ziyan olmuş sayıyorduk. Bu musibet bizlere tekrardan evlerde kendi kendimize yetebilmeyi öğretti.
Instagram ortamında “Aklından Bir Ülke Tut” diye bir hesap var. Bir kızcağız dünyayı geziyor ve resimler, videolar paylaşıyor. Ben büyük bir zevkle takip ediyorum, hepinize de çok tavsiye ediyorum. En son Hindistan’da yaşıyordu ama bütün bu sorunlar olunca geri dönmek zorunda kaldı. Onu takip ederken Hindistan’da, Pakistan’da geçirdiğim günler ve oralardaki dostlarım aklıma geldi.

Döndü dönmesine de, evine gidemedi. Bir öğrenci yurdunda karantina süresinin dolmasını bekliyor. O kadar kendine yetebilen bir insan ki, orada bile günlerini son derece dolu ve mutlu geçiriyor. Bir kere bile şikâyet ettiğini hiç görmedim. Bu hesabın sahibi olan Berra arkadaşımızdan hepimizin bir şeyler öğrenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bizim ülkemizde (nedendir bilinmez) kalabalığa endekslenmiş bir mutluluk katsayısı vardır. Kalabalıklarla olmazsak mutlu olamıyoruz. Bir restorana, kafeye gitsek; boş görünce hemen tadımız kaçıyor. Popüler olmadığını düşünüyoruz.

İnanın mutluluk kalabalıkta değil. Ne demiş atalarımız “Nerde çokluk, orda kalabalık” Allah’a şükredelim; kalabalığın içinde de, tek başımıza da mutlu olmayı bilelim.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

13 Mart 2020 Cuma

Beceriksiz Kediler

Günaydın Dostlar,

“Evde kedi mi besliyorsunuz?” diye soranlara, “Hayır, o bizi besliyor.” diye cevap veriyorum. Evin sahibi biz değiliz ki kedi her şeyi sahiplendi. Biz de onun lütfettiği ölçülerde yaşıyoruz. Zarar verdiği eşyalardan filan da hiç bahsetmiyorum.
Atasözü ne diyordu? “Gülü seven dikenine katlanır.” şeklindeydi galiba. Biz de kedi sevdiğimiz için verdiği ve verebileceği bütün zararlara katlanıyoruz. Kedinin suratında ve zihninde “Bütün eşyalar benim, istersem de zarar veririm.” şeklinde bir ifade var.


Eşyalara zarar vermesi tamam da yanından geçerken durup dururken hırlayıp, küfretmesine bir türlü alışamadık. Ne zaman yanından geçmeye niyetlensek sinirlerinin yatışmasını bekliyoruz. İşin kötü tarafı; gidip kenara, köşeye de yatmıyor. Her zaman kapının ortasına yatıp kaplan gibi poz veriyor. Suratında da “Yiyorsa gel de geç.” bakışı.

Kediler %90 kaplan soyundan geliyormuş ama bence kaplanlar bizim kedinin soyundan geliyorlar. Zaman içinde sıcak havada uysallaşmışlar.

İş sadece eşyalarla da bitmiyor. Yüksek sesle müzik dinleme günlerimiz de çok geçmişte kaldı. Kedinin başı tutuyor, ters ters bakıyor. O sesleri benim çıkarttığımı düşünüp gelip bana hırlıyor.

Kedinin evin sahibi olduğu konusunda sohbet ederken içeri Perin girdi. “Evin sahibi olması ayrı bir konu, onlar zaten bizi kedi olarak görüyorlar.” dedi. Bu yaşa geldim hiç böyle bir şey duymamıştım. Duymadığım gibi kedilerin bizi nasıl gördükleri konusunda bir araştırmam da olmamıştı.

Şaşkın şaşkın birbirimize bakarken, “Onlar bizi iri, tüysüz, beceriksiz kediler olarak görüyorlar.” diye devam etti. İki dakikalık bir sessizlikten sonra gülmekten öldük. Bu kadar yıl hakkımda söylenmeyen şey kalmamıştı ama kimse bana “İri, tüysüz, beceriksiz kedi.” dememişti.
Böyle bir şey söylediğine göre, Perin bu açıklamayı muhakkak bir yerde okumuştur veya duymuştur. Sürekli araştıran biri olarak duymasa söylemez.

Doğru mudur bilmiyorum. Konunun uzmanı olan arkadaşlar varsa yorumlarını duymaktan mutlu oluruz. Koltuktan koltuğa atlayamıyoruz, dolapların tepesine çıkamıyoruz diye; ne beceriksizliğimiz kaldı ne de hantallığımız. Ayrıca kafanı 180 derece arkaya çevirebilmek o kadar da havalı bir şey değil. Diğer yapabildiği şeylere değinmek bile istemiyorum.
Şımarık kedi bütün gün yatsın; Emin parayı kazansın, mamasını alsın, kumunu alsın, veteriner amcaya götürsün, tırnaklarını bile kestirsin, su kabını sürekli doldursun sonra da beceriksiz Emin olsun.
İstesem ters dönmüş kara böcek gibi ben de kollarımı ve bacaklarımı havaya kaldırarak yatabilirim ama yapmıyorum. Benim yatışım kedinin yatışı kadar sevimli olmayabilir ama çok istesem yapabilirim.

Besle kediyi on kilo olsun derler ya bizde tam da öyle bir durum var. Besledik besledik mutasyon geçirip koyun oldu. Sevgili kardeşlerim Gökçe ve Ozan’dan geçmişte kedilerine "koyun" dediğim için özür diliyorum. Yarın ne olacağı hiç belli olmaz, “Ne oldum?” demeyeceksin. Motorun içine sıkışan 250 gram kıyma büyüklüğündeki kedi iki yılda on kilo oldu.

Umarım bir sabah uyandığında, iyice niyeti bozup “Çok beceriksizsiniz, ben artık size tahammül edemiyorum.” diyerek bizi kapıya atmaz.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

6 Mart 2020 Cuma

Dağlar Çöktü Dereler Taştı...

Günaydın dostlar…

Trenleri çok sevdiğimi artık bilmeyen kalmadı. Oyuncak olanını da, oyuncak olmayanını da çok severim. Bu nedenden dolayı da, iki hafta önce Ankara’ya yine trenle gittim.
İlk defa Bostancı’dan binerek gittim. Bu bölgede yaşayan insanlar için büyük kolaylık olmuş. Pendik’e gitme konusunun ortadan kalkması, işi bir nebze de olsa daha kullanışlı hale getirmiş. Dönüşte Pendik İstasyounu’nda dakikalarca taksi beklemek, Pendik aktarmalı Ankara yolculuğunun en sıkıntılı taraflarından biriydi.


Gittim gitmesine de; dağlar çöktü, dereler taştı, çiçekler açtı, arılar soktu gibi bin bir türlü nedenle tren bir türlü gidemiyor. Bütün bu ufak tefek sorunlar ortadan kaldırılsa tren en az bir saat daha hızlı gider.

Trenimizin adı Yüksek Hızlı Tren olsa da, bu trenden hızlı bir tren olarak bahsetmek hiç içimden gelmiyor. Benim gözümde YHT’nin açılımı Yolu Olmayan Hüzünlü Tren şeklindedir. Yolu olsa gidecek zavallı tren ama ne yazık ki doğru dürüst bir yolu yok. Otobüsle aynı süre içinde gidilen bir mesafe benim için hızlı filan değildir. Avrupa’nın birçok ülkesinde trenler saatte 300 km’nin üzerinde hız yapıyorlar.

Hızlı gitmekten söz ederken, güzel bir de adım atılmış. Gördüğüm kadarıyla, peronlarda sigara içmek yasak edilmiş. Eski günlerde her istasyonda trenin yarısı sigara içmek için aşağıya iniyordu. Artık kimse inmediğine göre kesin yasak edilmiştir. Yolcuların ve sigara içenlerin geri binmesi her istasyonda treni bir-iki dakika geciktiriyordu.

Bizim milletin yasak dinlemeyeceğini bilen yetkililer bir de anons yapıyorlar. Tren istasyona yaklaşırken, “Trenimiz bu istasyonda sadece bir dakika duracaktır” diyorlar. Bunun anlamı da, bakın aşağıya inmeyin burada kalırsınız demek oluyor.

Trenin hizmete açıldığı ilk günden beri kullanılamayan çok fazla tünel ve köprü var. Kiminin üzerine dağ çökmüş, kimilerinin de başka nedenleri var. Bunların tek tek çözülmesi ve trenin daha hızlı gitmesinin sağlanması gerekiyor. Dağın etrafından oyuncak tren hattı gibi tek şerit bir hat geçirmekle bu işler çözülmüyor.
1960’lı yıllarda (sadece tek hat olduğu için) Boğaziçi Ekspresi bazı istasyonlarda karşıdan gelen trenleri beklerdi. Bugün de pek bir şey değişmemiş. Tek hat olan bazı bölgelerde tren halen karşıdan gelen treni bekliyor. Hızlı tren hattı çift hat olarak yapıldı diye biliyorduk, bazı bölgeler neden tek hat anlayamadım. Gebze-İstanbul arası tek hat ama o konuda zaten şu anda yapılacak bir şey yok. Apartmanlar o kadar rayların dibindeki, elinizi uzatsanız balkonlardaki çiçekleri sulayabilirsiniz.
Bazı yerlerde de çift hat var ama sadece bir tanesi kullanılıyor. Öbür hat neden kullanılmıyor veya kullanılamıyor bu konuda hiçbir bilgi yok. Tren geliş hattına geçerek bir müddet oradan gidiyor.

Büyük paralar harcanarak bu işlerin düzeltilmesinin mümkün olmadığını biliyorum. Ben radikal değişikliklerden vazgeçtim, her sene ufak iyileştirmeler yapılmasının peşindeyim.

İşin komik tarafı, bu kadar sıkıntısı olan ve de otobüsle aynı sürede giden trende yer de bulunmuyor. Bir hafta önceden biletinizi almanız gerekiyor. Umarım sevgili TCDD’miz trenlerdeki vagon sayısını arttırır. Bu kadar uzun bir yol için 5,5 vagon çok az. Geçen hafta Almanya’dan döndüm, oradaki uzun yol trenleri genelde 12 vagon. On iki olmasa da, bizde de şu anda sekiz olabilir.
İyileştirmeler bu yolculuğu daha hızlı ve daha keyifli bir hale getirecektir. Yeteri kadar bagaj yeri olmamasını bile dert etmiyorum. Bizler düzensizliğe ve kargaşaya alışık insanlarız, kapının önüne yığılmış bagajlarla seyahat edebiliriz. Abartılacak bir şey yok, ineceğimiz zaman kenara iteriz.

Bir takım sıkıntıları olsa da, trenle seyahat etmek bana yine de çok cazip geliyor. Havaalanlarına girip çıkmanın büyük bir eziyete dönüştüğü günlerde, tren benim için halen ilk tercih.
Allah Baba hepimizi dağların çökmesinden, derelerin taşmasından korusun.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

9 Şubat 2020 Pazar

Affetmem

Günaydın Dostlar,

Her şey çok güzel giderken bir anda bir terslik olur. Affedilmesi çok zor bir hata gelir. Öyle bir hatadır ki affedilmesi mümkün değildir, anında çeker gidersin. Aklından da, telefon rehberinden de, sosyal platformlardan da her yerden çıkarırsın. Çıkarttın çıkartmasına da kalbin ne olacak?
Yapılan hatanın affedilecek bir boyutu yok. Bunu sen de biliyorsun, o da biliyor. İşin kötü tarafı bütün WhatsApp grupları da biliyor. İçini dökmek istiyordun, ikinci bardaktan sonra en samimi arkadaşına açıldın, şimdi İstanbul’un yarısı biliyor. “Kimseye söyleme.” bile demedin. Güvendiğin sırdaşın, canın, kardeşin böyle bir şey yapmaz diye düşündün.


“Hayatta affetmem.” diye her yerde yaygara yapsan da damar yollarının gerçeği hiç de öyle değildir. Deli gibi seviyorsundur, affetmeyi de çok istersin; koca kafan affetmene izin vermez. Orta Doğu’nun karışık olduğu günlerden kaçarak beyninin içine yerleşmiş olan uyuyan gurur hücreleri, bir anda ortaya çıkarak affetmene izin vermezler.

Hücreler bir karar vermek zorundadırlar. Ya senin affetmene destek olacaklar ya da bertaraf olacaklar. Bu hücrelere karşı çok büyük bir savaş verirsin, kurtulduğunu zannedersin; tam düzlüğe çıktım derken bu sefer de mahalle baskısı ortaya çıkar. Ailenin de desteğiyle mengene gibi beynini sıkıştırır. Laf etmesi kolay da sokaktaki insan veya yan evdeki emekli müfettiş benim neler çektiğimi biliyor mu? Anlamıyor musunuz kardeşim ben affetmek istiyorum.

Organların eskisi gibi iyi çalışmıyordur artık, güneş de eski parlaklığını kaybetti, zevkle izlediğin programlar meğerse o kadar da keyifli değilmiş. Kitap okumayı aklına bile getirme, bir kelime bile koca kafana girmez. Beraber dinlediğiniz şarkılar dışında hiçbir şey sana iyi gelmiyor.

Kendi kendine düşünürsün. “Ben bir hata yapmadım ki neden enflasyonun bütün yükü benim omuzlarıma bindi?” diye defalarca tekrar edersin. Ben bir şey yapmadım, hatayı o yaptı, eziyetini ben çekiyorum. Bütün sıkıntılar etrafımda köşe kapmaca oynuyor.

“Evet, hatayı o yaptı; sıkıntısını, üzüntüsünü, burukluğunu da o çeksin.” diyerek bu işten sıyrılamazsın. Hatayı o yaptı, affedilmemesi de gerekiyor; hepsi kabul ama sen de sevdin be kardeşim. O yüzden “Affetmem.” diye diye affetmek istiyorsun. Belki de bir daha yapacağını bile bile affetmek istiyorsun.
Tabii bu arada karşı tarafın düşüncelerini de unutmamak lazım. Biz meclisi toplamış çoğunluk yaratmaya çalışıyoruz ama belki de karşı taraf kendi kararlarını kendi vermek istiyor olabilir. “Sizin aldığınız karar beni hiç ilgilendirmez, ben affedilmek istemiyorum ki.” diyebilir. Affedilemez hata, belki de merdivenleri çıkmak için bir koltuk değneği olarak kullanıldı.
Sen kalbinle savaşıyorsun, o affedilmek bile istemiyor. Bu sefer iyice sinirlenirsin. Meğerse seni hiç sevmemiş, sevgisi yalanmış. Hepsi bir oyunmuş. Ekrana da, kalbine de “Ben de artık senden nefret ediyorum.” satırları yazarsın. Bütün bunları yazarken bile affedilmek istemeyeni yine de affetmek istersin.

Sonuçta affettiğinle de, içindeki gurur kompartımanları ile de yaşayacak olan sensin. Komşuları değil, kalbini dinle kardeşim. Bu işin sonunda rezil olmak da var, vezir olmak da var. Her ne yöne yürürsen yürü seçtiğin yol senin yolun olsun.

Kendi kendine mırıldanırsın, “Yaptığı hatanın affedilecek bir yanı olmadığını bilsem de ben affetmek istiyorum.”
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…