9 Mayıs 2014 Cuma

Cadde'de Birileri Var

Günaydın dostlar...

Arkadaşlarım bana sık sık sorarlar, “Kimdir günün her saati Cadde'de olan insanlar?” diye. Ben de her zaman, “Bilmiyorum” diye cevap veririm. Düşündüm de, doğru söylüyorlar, günün hangi saatinde bakarsanız bakın, Cadde'de her zaman birileri var. Bu yağmurlu, karanlık sabahta bile Cadde boş değil. Araç trafiği zaten her daim yoğun olan Bağdat Caddesi'nde, sabah saatlerinde daha az olan yaya trafiği, genelde öğlen saatlerinde artar, 13.30–15.30 arası tekrardan biraz azalır ve akşama doğru tavan yapar.


Hafta arası günlerde bile Bağdat Caddesi’nde her zaman birileri var. Tıklım tıklım dolu olmasa da, kahvelerde, restoranlarda her zaman bir doluluk vardır. İnsanlar bir yerlerde çalışırken, Bağdat Caddesi’nde bambaşka bir hayat devam ediyor. Cadde üzerinde o kadar çok iş yeri ve ticarethane var ki, bunların çalışanları birbirlerine misafirliğe gitseler zaten ciddi bir kalabalık oluşturuyorlar.

“Kimdir bu insanlar, bu insanların işi, gücü yok mudur, neden günün bu saatinde burada oturuyorlar?” diye merak ediyor herkes. Ben de “Onlar emekli olmuşlardır her halde” diye düşünüyorum ama baktığınız zaman, yaşları da pek emekli olacak yaşı tutmuyor gibi sanki. Tabi emekli teyzeler, amcalar da Cadde'de buluşup yemekler yiyip, bir şeyler içiyorlardır ama sayıları çok değil. Cadde'de genelde görmeye alışık olduğumuz insanlar, öğrenci olamayacak kadar büyük ve emekli olamayacak kadar küçük kişiler.

Bazıları da diyor ki” Bunlar eşleri çalışan kadınlar”, bu saptama belli bir grup için doğru olabilir ama Cadde'de çok fazla erkek de var. O zaman onlara da, “Eşleri çalışan erkeler” mi dememiz gerekiyor. Tabi izinli olan insanları da, unutmamamız lazım.

Günün her saati Cadde'de olanların büyük bir yüzdesi kadınlar ve genç kızlar. Muhtemelen bunların arasında liseyi bitirip, bir üniversite kazanamayanlar da çoğunluktadır. Bir de her gün orada, burada takılıp Cadde'de kuş uçsa haberi olan tipler var. Eskiden evlerde yapılan günler, altın toplantıları vs. artık Cadde'ye kaydı. Evlerde bu işlerle uğraşmak kolay değil, hazırlanması bir dert, arkasından toplanması ayrı bir dert. Cadde'de bir kafede, restoranda buluştun mu; ne kek, pasta yapma derdin oluyor, ne de arkalarından ev temizleme derdin oluyor.

Neden hafta arası günlerde bile, günün her saati Cadde böyle kalabalık? Sebebi çok basit, burası bir memur şehri değil ve kendi işi olan insan sayısı çok fazla. Kendi işin olunca da, memur gibi, işçi gibi her gün, her saat işe gitmen veya işte olman gerekmiyor. Bu arkadaşlar maaşlı çalışan insanlara nazaran daha esnek davranabiliyorlar. Canı isteyen 3-4 saat öğlen yemeği arası alabiliyor veya o gün işe hiç gitmeyebiliyor.

Günün her saatinde, Cadde'de okulu asan öğrencilere de rastlayabilirsiniz. Okulu asıp, takılmak için ideal bir konu mu vardır. Tanıdık birilerine yakalanma ihtimaliniz biraz fazla ama olsun, okulu asan insan o kadarcık riski de göze alır zaten.

Bir diğer nedeni de, Bağdat Caddesi'nin bir piyasa, bir gezme yeri olmasıdır. Başka semtlerde yaşayan çok fazla ziyaretçi restoranlara gitmek, kafelerde oturmak, alışveriş yapmak, hatta bazen sadece dolaşmak için, Bağdat Caddesi'ne gelir.
Birçok meşhur alışveriş merkezi, hafta arasını bomboş geçirirken, Bağdat Caddesi her zaman doludur. Bu durum her zaman da böyle olmuştur. Burada, bakkala da gidebilirsin, hipermarkete de, türkü bara da, operaya da, Türkiye’nin en büyük takımının maçlarını da izleyebilirsin, Göksel Arsoy’un filmlerini de...

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

8 Mayıs 2014 Perşembe

Dünyanın En İyi İlk On Restoranı...

Günaydın Dostlar,

Hepinizin bildiği gibi uçak koltuklarının arka ceplerinde uçtuğunuz havayoluna ait magazinler bulunur. Bu magazinlerde de genelde her türlü bilgi olmakla beraber daha çok konular seyahat ve turizm üzerinedir. Zaten magazinin en az yarısı da reklam sayfalarından ibarettir.
Babam (her şeyi olduğu gibi) bu magazinleri okumayı da çok severdi ve hatta inerken de alıp eve götürürdü. Yine bir seyahat esnasında böyle bir magazini okurken bir yazı bulmuş ve bana “Al sen de oku.” diye vermişti. Yazının başlığı “Dünyanın En İyi İlk 10 Restoranı” idi.


Amerikalı bir restoran kritiği dünyanın birçok yerinde birçok restorana gidiyor, sonra da bunlar hakkında kendi köşesinde yorumlar yapıyormuş. Yıllar sonra bu işi bıraktığında kendi deneyimlerine, gördüklerine dayanarak; “Benim Gözümde En İyi Restoranlar” başlıklı bir yazı yazmış ve bunları da 1’den 10’a kadar sıralamış.

Babam gezmeyi, yemeyi, içmeyi seven bir insandı ve her zaman da “Zamanın ve paran varsa dünyayı gezip görmelisin.” derdi. Bir yay burcu olarak benim de bu konudaki görüşüm çok farklı değildir. “Bu magazini saklayalım ve bu on restorana gitmek hedefimiz olsun.” diye bir yorum yaptı. Ben de "Tamam." dedim ama restoranlar dünyanın her yerinde. Üç dört tanesi Amerika’da, bir tanesi Tokyo’da, Paris’te olanı var vs. vs.

Bizim için en kolay olanı Chicago’da olan restorandı ve onu bir gittiğimizde aradan çıkardık. Oldukça pahalı ve nezih bir ortamı olan güzel bir yerdi. Konsolosluk da Chicago’da olduğu için oraya yılda birkaç kere zaten gidip geliyorduk. AnnArbor’dan araba ile beş saat filan sürüyordu.

Gezmek için Las Vegas’a gittiğimizde listedeki restoranlardan bir tanesinin orada olduğunu biliyorduk ve gidince bir şekilde gideriz diye planımız hazırdı. Amerika’nın şöyle bir iyiliği vardır: Pahalı da olsa, ucuz da olsa her restoranda içeri girmeden önce fiyatları görebilirsiniz. Fiyatlar daha sonra size gelecek fatura ile birebir tutar. Hiçbir şekilde sürpriz ile karşılaşmazsınız. Biz de yerimizi ayırttık ve restorana gittiğimizde fiyatların anormal pahalı olduğunu fark ettik. Pahalı bir yer bekliyorduk ama burası komik derecede pahalıydı.

Ben “Burası çok pahalı. Kalkalım, bile bile bu kadar kazık yemenin bir anlamı yok.” deyince, babam da “Tam tersine bile bile ciddi bir kazık yiyelim, bakalım nasıl oluyormuş” dedi. Ben uzatınca da, “Her gün burada yemek yemiyoruz, büyük bir ihtimalle de bir daha hiç gelmeyeceğiz. O yüzden oturalım yiyelim, tadını çıkaralım. Bir akşam kazık yersek ölmeyiz de, batmayız da” diyerek beni susturdu.
Yemeğimizi yedik ve o akşam güzel bir anı olarak yanımıza kâr kaldı. Gerçekten de bir daha ne Las Vegas’da ne de başka bir yerde öyle bir şansımız olmadı. Ben daha sonraki yıllarda listede bulunan New York’taki bir restoranda yemek yedim ama bizim liste o şekilde kaldı. Kısacası listenin sadece 2,5 tanesini yapabildik.
Babam çok akıllı ve tecrübeli bir insandı. “Yapabileceğin zaman yapacaksın, gezebileceğin zaman gezeceksin.” derken ne dediğini çok iyi biliyordu. Şu anda artık bu seyahatleri yapmamızın mümkün olmadığını bilerek, "İyi ki yapmışız, iyi ki o akşam Las Vegas’da muazzam bir kazık yemişiz" diyorum.

Ben bir gün bir şekilde kalan restoranlara gitsem bile aynı şey olmaz zira o bizim ortak hedefimizdi.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…
 

7 Mayıs 2014 Çarşamba

Otel İşini Muhittin Halletti...

Günaydın dostlar…

Ankara’da, çocukluğumuzun geçtiği yıllarda, sevgili ilkokul arkadaşım Muhittin de ben de çok koyu Fenerbahçeliydik. Halen de öyleyiz. İşin kötü tarafı, o yıllarda Ankara’ya Fenerbahçe ya yılda bir kere gelir ya da hiç gelmezdi. Fenerbahçe maçı seyretmek, bizim için her zaman içimizde kalan bir özlemdi. Neden mi gelmezdi? Ankara’nın Süper Lig’de bir tane bile takımı yoktu da ondan. Hatta o zamanlar adı da Süper Lig değil, Birinci Lig’di.

Sevgili gençler, akıllı telefonların ve internetin olmadığı günlerden söz ediyorum. Gözünüzde canlandırabiliyor musunuz? Futbol tabletlerde değil sokaklarda oynanıyordu. Hepimiz kendimizi bir takımın yıldızı zannederek oynardık. Ben her maçta Fenerbahçeli Ogün olurdum.



Sivri zekalı arkadaşım Muhittin, “Oğlum Fener gelmiyorsa, bu hafta sonu biz gidelim” diyerek ilk fitili ateşledi. Muhittin harika bir öneri yaptı ama daha yaşımız çok küçük ve izin alabilmek imkânsız gibi bir şey. En fazla 15 yaşındayız (daha da küçük olabiliriz) ama içimizdeki Fener sevgisi o kadar büyük ki, plan bir anda aklımıza yattı.

Muhittin her şeyi düşünmüş; cuma akşamı otobüsle gideceğiz, cumartesi İstanbul’da gezip akşamına İnönü’de maça gideceğiz, akşam aile dostlarının otelinde kalacağız, pazar öğlen gibi de otobüse binip döneceğiz. Ne yalan söyleyeyim plan benim de aklıma yattı. Adam her detayı düşünmüş. Babamın seyahatte olması da çok güzel bir tesadüf olarak iyi denk gelmişti.  Bir tek annemi kandırmak kalmıştı ki, onu da bir şekilde hallederiz.

Limitli bir para ve çok zor koparılmış bir izinle cuma akşamı evden çıktık. Otobüs gece yarısı olduğu için, ilk durağımız Sakarya’daki birahanelerdi. Patates tava, sosisli, bira derken otobüs saatini ettik. İyi geçen bir yolculuktan sonra, otobüs bizi şu anda hiç ama hiç hatırlamadığım, Avrupa Yakası'nda bir semtte, sabah saat 6.00 gibi bıraktı. Sabahın altısında hiç bilmediğimiz bir semtte, sokakta bir birimize bakarken, gözümüze ilişen ilk kahveye girdik. Adam daha çayı bile yapmamıştı. Ne işiniz var buralarda deyince, bizim Muhittin “Ankara’dan maça geldik” deyiverdi. Bu cümlenin tercümesi, “Biz yol, iz bilmez, Ankara’dan gelmiş, her türlü tehlikeye açık, iki şaşkın ördeğiz demek”. Adamcağız da, “Daha erken, maça daha çok var, ayrıca İnönü Stadı buraya çok uzak dedi” Doğru söylüyordu, daha 13-14 saat kadar bir zaman vardı. Biz biraz erken geldik galiba.

Çayları içtikten sonra, amcanın tarifiyle bir yerlerden otobüse binip sonunda bir şekilde Taksim’e ulaştığımızı hatırlıyorum. Şimdiki zaman olsa onu da yapamazdık, toplu taşıma kartı filan gerekirdi. Fazla paramız da olmadığı için simitle, sandviçle karnımızı doyurmaya çalıştık. Bütün gün orada burada yürümekten, çok yorulduğumuzu ve sonunda daha maça üç saat filan varken İnönü Stadı’nın yanına geldiğimizi çok iyi hatırlıyorum. Biletler alındı, kale arkasında maç seyredildi ve Fenerbahçe maçı 3-1 kazandı. Cemil Turan, Alpaslan Eratlı, gibi oyuncuların oynadığı dönemler.

Hava çok soğuk değil ama oldukça serin. Zaten kale arkasında da soğuk taşın üzerinde seyrettik maçı. Bırakın koltuğu, taşın üzerinde tahta bile yoktu. Epeyce üşümüş bir vaziyette maçtan çıktıktan sonra, uzun bir müddet yürüyüp bir vapura bindik. Her şeyi bilen ve düşünen Muhittin, biletleri aldı, bindik vapura gidiyoruz.

Kadıköy tarafına geçtiğimizi düşündüğüm için vapur seyahatinin detayları ile çok da ilgilenmedim. Sonuçta Kadıköy denilen yer bizim mahalle sayılır. Vapur gitti gitti ve Marmara’nın karanlığında kayboldu. Oğlum Muhittin “Bu vapur nereye gidiyor ulan?” dediğimde “Ağabey, Anadolu Yakası’nda, Yalova diye bir yerdeymiş bu otel” dedi. Yalova’mı? Muhittin, Allah senin belanı vermesin. Ben de kendi kendime “Karşıya geçmek bu kadar uzun sürmüyordu, bu akşam amma da uzun sürdü” diye saf saf düşünüyordum.

Vapur gitti de gitti ve içindeki çok az yolcuyla gecenin bir yarısı Yalova’ya vardı. Etrafta kimseler yok, sokaklar sakin. Elimizdeki otel adresini birilerine gösterdik ve adam "Bu otel Yalova’da değil, Çınarcık yolunda bir yerde" gibi bir şey söyledi. Çınarcık mı? O da nereden çıktı şimdi? Nasıl gideceğiz Çınarcık’a? Bindik minibüse, gösterdik adresi, amca da “Ben sizi yolun başında indiririm, oradan da yürürsünüz” dedi. Muhittin, Allah senin belanı vermesin.

Sonunda otele varıldı. Bizim Muhittin’in oteli, 6-7 odalı bir köy evi. Sakın aklınıza butik otel filan gelmesin. Butik değil, hatta otel bile değil. Her an yıkılacakmış gibi duran, ahşap bir köy evi. İşin garibi adam bizim Muhittin’i pek de tanımadı. Gecenin o saatinde bizle uğraşmamak için tanımış gibi yaptı.

Sobalı, iki yataklı bir odaya girdik. Odanın içinin buzhaneden pek bir farkı yoktu. Yerde elmalar filan duruyordu. Buzdolabı olarak kullanıyorlardı herhalde. Her şeyi bilen Muhittin, “Ben sobayı yakayım” dedi ama pek de becerebilecek gibi durmuyordu. “Bırak ulan bırak, zehirleniriz şimdi burada” diye iyi ki de çıkışmışım. Kazağımızla pantolonumuzla, odadaki bütün yorganları da  (yerde bir takım yorganlar duruyordu) üzerimize örterek 3-4 saat kadar uyuyabildik ve yine sabah namazı okunmadan, daha evin sahipleri uyanmadan yola koyulduk.

Sapaktan minibüs, Yalova’dan vapur derken, başladığımız noktaya geri döndük. Ankara yolunda gözlerimiz kapanırken, bir Fenerbahçe maçı için bu kadar eziyete değer miydi diye düşündüm.

Kendi cevabımı yine kendim verdim. Fenerbahçe maçı her şeye değer. Çok seviyorsan; uzun yolları da aşarsın, karşına çıkacak diğer zorlukları da.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

6 Mayıs 2014 Salı

ODTÜ Yolu...

Ankara’da, bu yol için, çıkmadık kavga, yapılmadık direniş kalmadı ama sonunda, bizlerin ODTÜ yolu dediği, 4 kilometrelik, 1071 Malazgirt Bulvarı kavga döğüş yapıldı ve hizmete açıldı.  O yörede yaşayan insanlar, ve öğrenciler bu yolun yapılması için kesilmesi gereken ağaçları kurtarmak için ellerinden geleni yaptılar ama başarılı olamadılar.


Yeşilin önemini bilerek bu ağaçları kurtarmak için canla, başla uğraşan o cesur yüreklere, çocuklarımız adına buradan bir kere daha teşekkür ediyorum.

Geçen hafta Ankara’da dolaşırken, gözyaşı, kan ve gece baskınlarıyla inşa edilen bu yoldan bende defalarca geçtim. Neden defalarca geçtim? Nedeni çok basit, itiraf etmeliyiz ki yol, Eskişehir Yolu, Konya yolu Gölbaşı üçgeninde yaşayan insanlar için, inanılmaz bir kolaylık sağlamış. 8 şeritli ve dış görünüşü güzel bir yol olmuş. Katılım yollarının ve etrafının düzenlemesi de gayet hoş. Alt yapısı bu kadar kısa sürede doğru dürüst yapılmış mıdır onu bilemem ama üst yapısı gerçekten düzgün gözüküyor.

“Evet, ağaçları keseceğiz ama birçok ağaç da dikeceğiz” diyorlardı, gerçekten de dikmişler. Yolun yanlarında ve etrafında ağaçlar, çiçekler, çalılar, çimenler oldukça başarılı bir şekilde dikilmiş. Konya yolunda yeni yapılmış bir AVM’nin terasından tepelere doğru bakarken apartmanların arasında tek bir yeşil göremedim. Görüntü, tek kelimeyle korkunçtu. Bu da Ankara’da zaten çok az olan yeşili ve de eldeki ağaçları kaybetmemenin ne kadar önemli bir konu olduğunu bir kere daha gözler önüne sermiş oldu.
Yol ve katılım yolları çevreleri ile beraber güzel bir görünüm kazandırılmaya çalışılmışken yolun en önemli mevkilerinden birindeki çıkıştaki lastik tamircisinin oradan neden kaldırılamamış olduğu da ayrı bir muammadır. Geçen gün ben oradayken adam halen yerlere beton döküyordu. Demek ki, orada olacağına dair kendisine verilen güvenceler var. Yollar, kaldırımlar, ağaçlar, çiçekler oldukça başarılı bir şekilde yapılmışken,  bu lastik tamircisinin alanına gelince hepsi bir anda bitiyor.

Bu yolu yapmak ve etrafını düzenlemek için, Türkiye’nin en güzide öğrenci topluluklarından birine düşmanmış gibi saldırıp, sabah baskınlarıyla herkesi dövüp, dumana boğan insanlar, nasıl olmuşsa bir lastik tamircisini oradan kaldıramamışlar. Her işi yapmaya gücü yetenlerin ona gücü yetmemiş. En azından, şimdilik yetmemiş.
Yol alttan geçirilip, ağaçlar kurtarılabilir miydi? Tabi ki her şey mümkün ama 8 şeritli, 2 emniyet şeritli bir yolu, alttan geçirmek, o kadar da kolay bir iş değil. Yüksek maliyet ve çok uzun bir süre gerektirirdi. Ağaçları kurtarmak için değerdi diyenlere de saygı duyuyorum.

Benim edindiğim izlenim, ağaçlara herkes çok üzülmüş ama ağaçlardan belki de daha çok insanları sinirlendiren ve üzen, belediyenin dayatmacı tavrı olmuş. Ben yaptım oldu, zihniyeti ve orada yaşayanların ve de Türkiye’nin en önemli eğitim kurumlarından birinin görüşleri alınmadan dayatmacı bir tavır içinde yapılan işler insanları sinirlendiriyor. Uzlaşmacı bir tavır içinde belki bir orta yol bulunup, hem trafik sorununa bir çözüm bulunup, hem de bu kadar ağaç kesilmezdi.

Ne olursa olsun, ormanlık alan ODTÜ’ye ait bir alan. Bu alanı üniversitenin mutabakatını almadan, zorla elinden almak ve direnen öğrencilere ve öğretim üyelerine karşı her türlü sert saldırıyı yapmak hiçbir şekilde hoş olmamış. Kimsenin fikrini almam, her şeyin en iyisini ben bilirim, ben yaparım zihniyeti bir gün iflas ediyor.

Geniş katılımla ve mutabakatla yapılan işlerin daha kolay benimsendiği tartışılmaz bir gerçek. Ankara’da da konuştuğunuz zaman, hemen hemen kimse yola karşı değil, birçok kişi yapılış şekline ve ağaçları kurtarmak için bir arayış içine girilmemesine karşı…

5 Mayıs 2014 Pazartesi

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu...

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu, bizim her gün duyduğumuz adı ile DİSK. Birçok sendikanın üyeliği ile kurulmuş olan bu grup, sokaktaki adam gözüyle, mevcut gruplar arasında en militan olanı ve de amca, her sene "Taksim’e çıkartmam kardeşim" dediğinde, ille de çıkacağız diyenlerin başında geliyor.

Acısıyla, tatlısıyla, bir, 1 Mayıs daha geride kaldı. Pardon, sehven yazdım, acısıyla, acısıyla demek istemiştim. Senaryo bu senede değişmedi “çıkartmam” diyenler ve “ başta DİSK olmak üzere, biz çıkarız” diyenler son yıllarda olduğu gibi bu yılda 1 Mayıs sabahı karşı karşıya geldiler.
 
Bu sene, 1 Mayıs sabahında, DİSK hiç olmadığı kadar yalnız kaldı. Başını Türk İş’in çektiği bir grup, kutlamaları Kadıköy’de yapmaya karar verince ve de DİSK üyelerinden de katılım az olunca Taksim ısrarı pek bir destek bulamadı. İşin ilginç tarafı, 2 Mayıs sabahı hem amca, hem de DİSK, biz kazandık diye beyanlar verdiler. Konuşmak serbest herkes istediğini söyleyebilir ama DİSK’in bir şey kazanmadığı kesin.
Üyeler, artık kazanılma ihtimali olmayan, kazanılsa da, ne kazandıracağı belli olmayan, bir savaş için dayak yemekten, gaz içinde boğulmaktan bıktılar. İnsanları otobüslere doldur, buralara getir, sonrada hiçbir şey elde edemeden, maddi ve manevi zarar görüp, geldikleri yerlere geri gitsinler. Bu durum daha kaç yıl sürdürülebilir. Ben, 1 Mayıs 2014 tarihinin Taksim savaşları için bir kırılma noktası olduğunu ve bir daha bu şekilde bir Taksim senaryosu yaşamayacağımızı düşünüyorum.

Avrupa’nın birçok ülkesinde bile bulunmayan büyüklükteki bir polis ordusu bölgeyi ablukaya almış ve 8 ayrı set yaratmışlar. Şehir gerçekten de, her zaman konuşulduğu gibi demir ağlarla örülmüş ve sen ille de bunları aşıp Taksim’e çıkacağım diyorsun.

İşin garip tarafı, diyelim ki bütün bunları bir şekilde geçip meydana çıktın ve bu uğurda yaralananlar, hatta ve hatta ölenler oldu. Ne kazandın? Ben cevap vereyim ne kazandığını, kocaman bir sıfır. Kimse, 1977 yılı edebiyatı yapmasın. 1977’de yaşananlar korkunçtu, Allah kimseye bir daha öyle günler göstermesin ama rahmetlileri anmanın tek yolu Taksim değil. DİSK başkanı diyor ki, “suçlular bulunana kadar biz her 1 Mayısta, Taksim ısrarımızı sürdüreceğiz”. Suçluların bulunması için çok çeşitli platformlarda çalışmalar, takipler, ısrarlar devam edebilir ama işçileri binlerce polisin önüne atarak, gaz altında boğulmalarına, dayak yemelerine neden olmanın, çok da etkili bir yol olmadığı görüşündeyim.

Bu gibi gösteri yürüyüşlerinin ve mitinglerin marjinal gruplar için de çok elverişli ortamlar yarattığını artık hepimiz çok iyi biliyoruz. Polisin de müdahalesiyle, bu gruplar etrafa ve insanlara zarar vermeye başladığı anda da konu bambaşka bir yere gidiyor. Haklı davalarını anlatabilmek için orada toplanan gruplar, bir anda kamu malına zarar veren, vatan hainleri konumuna düşüyorlar. İnsanoğlu akıllı olacak ve bir anda haklıyken haksız duruma düşmeyecek.

Bundan sonraki yıllarda da, ben DİSK yönetiminin bu Taksim ısrarının, onlara ne kazandırıp, ne kaybettirdiğini daha iyi tartacağını ve ona göre hareket edeceğini düşünüyorum. Ben, sendika uzmanı değilim ama sendika iradesinin gergin ortamlardan, yaralanan, gözaltına alınan, yerlerde sürüklenen insan görüntülerinden beslendiği gibi bir savı savunanların sayısı da hiç az değil. Biz nasıl olsa derdimizi anlatamıyoruz, hiç olmazsa mağduru oynayalım, insanların gözünde bu şekilde prim yapmaya çalışalım, taktiği bence yürümüyor.

Bizim insanımızın gözünde, mağduriyet parametresi, tek başına iş yapmaz. Halkın önemseyeceği, tamamlayıcı parametrelerle bu mağduriyet oyununun, destekleniyor olması şarttır.

İnsanlar, inandıkları şeyler için sonuna kadar mücadelelerini vermeli, bunun için kimsenin söyleyecek bir sözü olamaz ama ne için mücadele verdiğini de iyi anlamalı. Kavgaya giriyorsanız, başkasının kavgasında figüran olmayın, en azından ne için ve kimin için kavga ettiğinizden emin olun…

2 Mayıs 2014 Cuma

Ankara'ya Gidebilme Çabası

Günaydın Dostlar,

Bu sabah ilk defa yağmurlu bir Ankara sabahından yazıyorum sizlere. Hava son derece karanlık ve yağmur, rüzgar, soğuk ne isterseniz var. Hemen moralinizi bozmayın, her şeye rağmen Ata'm Anıttepe’de uzaklarda pırıl pırıl parlıyor. Yazımı yazarken göz ucundan birbirimizi görebiliyoruz. Hepinizi çok öpüyor ve sizinleyim, diyor.

Madem Ankara sabahından yazıyorum, birazcık da dün buraya nasıl geldiğimden söz etmezsem olmaz. Daha doğrusu nasıl gelebildiğimden söz etmezsem olmaz. E-5 karayolunda yürüyen binlerce işçi kardeşimiz yolu geçilemez bir hale getirdiği için zar zor bir şekilde Harem Otogarı'na varabildim. Otobüs bu yoldan geçip de nasıl gelecek diye düşünürken neyse ki yirmi dakika gecikme ile bir şekilde yan sokaklardan geldi. Öyle bir sabah için bence hiç de fena değildi.

Otobüsü
beklerken, bastonlarına tutunmuş sevimli amca ve teyze karşımda duruyordu. Yaşları en az 90 ve kim kimi taşıyor belli değil. Otobüs gelince de en ön sıradaki yerlerini aldılar. Ben de 9 numaradaki yerimi aldım ama bir de etrafa baktım ki içerideki yaş ortalaması doksanın üzerinde. Averajı da ben, benim yan sıramda oturan teyze ve 10 yaşlarındaki oğlu düşürüyor. Biz de olmasak yaş ortalaması kesin yüzün üzerinde olacak.
Otogardan çıktıktan sonra, daha yüz metre gitmeden otobüsün biri üstümüze çıkıyordu. Bizim amca son anda sağa kırarak daha ilk dakikada olabilecek bir kazayı önledi. Bizim ön sıradaki bastonlu amca “Aferin oğlum, çok güzel kurtardın.” dedi. Şoför amca da “Sağ olun.” diye cevap verdi. Biraz daha gittik, bu sefer de bastonlu amca “Ne biçim üstümüze geldi, değil mi?” diye şoföre yine laf attı. Adamcağız da evet, diye geçiştirmeye çalışıyor ama ne mümkün. Amca sürekli olarak ortaya laf atıyor. En sonunda “Amcacım bizim araç kulanırken konuşmamız yasak.” deyince, bizim amca da “Çok haklısın, sen işine bak.” dedi de şoför yakayı kurtardı.
Averaj yaş durumu doksanının üzerinde, hepsi üşüyor, içerisi oldu bir hamam. Üzerimde çıkarabileceğim ne varsa son limitlere kadar çıkardım ama yetmedi. Hatta limitleri zorladım bile denebilir. Muavine “Şunu biraz kısamaz mıyız?” diye sorduğumda "Yok ağabey, hepsi üşüyor, daha da açmamı istiyorlar da, ben açmıyorum." diye bir cevap aldım. Yapacak bir şey yok, keşke yün donumu giymeseydim.

Bu arada yan sırada oğlu ile beraber oturan teyzem telefonda biri ile konuşuyor ve “Her şey değişmiş, vallahi iki saate Bolu’ya geliverdi.” diyor. Sevgili teyzemin haberi olmasa da bu değişiklik olalı 26 yıl filan oldu.
Bir değişiklik de yeme içme konusunda olmuş. Varan otobüsü maşallah ada vapuruna dönmüş. Millet çıkardı yumurtaları, puf böreklerini, zeytinyağlı yaprak sarmaları, ekmek arası köfteleri ve yemeğe başladı. Müşteriler eski günlerden olunca adetler de eski günlerden oluyor herhalde. Bir patlıcan kızartmadıkları kaldı.

Yarım saatlik molada aşağıya inebilmemiz zaten on beş dakika sürdü. Neyse bir şekilde indik, bir şeyler yedik, tam otobüse geri bineceğimiz sırada bizim bastonlu çift dükkanlara doğru yürümeye başladı. Şoför, muavine “Hasan bunlar nereye gidiyor, kalkıyoruz şimdi.” dedi ve muavin soluğu bizim amcanın yanında aldı. Amcam hiç istifini bozmadan “GS dükkanına gidiyoruz.” dedi. Güzel düşünmüşler ama dükkan plazanın en sonunda, gidip gelmeleri imkansız. Muavin “Amca siz oraya iki saatte gidip dönemezsiniz, siz gelene kadar biz Ankara’ya varmış oluruz.” gibi kendince politik bir yorum yaptı. “Ne alacaksanız ben alıp getireyim.” deyince amca da “Bir şey alacağımız yok, bakmaya gidiyorduk.” diye cevap verdi.
Mola sonrası muavin hemen çay veya kahve istemisiniz, diye geliyor. Teyzenin 10 yaşındaki  çocuğu da muavine “Şu anda değil, ben isteyince seni çağırırım.” diye cevap verince muavini bir gülme tuttu. Velet kendini Strada’da zannediyor.

Bu arada otobüsteki ekranda da “Kaynanan Gelin Seda’ya Gelin” programı var. Seda “Kaynana, gelininin oğlundan habersiz bir sürü alışveriş yaptığını öğrenirse oğluna yetiştirir mi?” diye bir soru soruyor. Ben hemen cevabı vereyim, anında yetiştirir.
Ankara gişelerden geçtikten sonra, şoför amca radyoyu açtı ve telefon zili gibi bir müzik çalmaya başladı. Benim bastonlu amca, şoförün arkasında oturan 100 yaşındaki amcaya döndü ve “Telefonun çalıyor, baksana.” dedi. Amca da “O telefon değil, radyo.” diye cevap verdi ve arkaya bana doğru dönüp bunak, dedi. Bastonlu iyi ki duymadı.

İstanbul’dan yirmi dakika geç kalkan huzur evi servisi, elli dakika geç bir şekilde Ankara’ya vardı. Yollar bomboştu, herhangi başka bir gecikme de olmadı. Otuz dakikayı nerede kaybettik, ben de anlamadım. Otobüsün hızı yolcuların kan dolaşım hızına ayak uydurdu diye düşünüyorum.
Şimdi gitmem lazım, kardeşim Kafes Fırın’a kahvaltıya götürecek de.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

1 Mayıs 2014 Perşembe

Amerika'da Hayat Biraz Daha Farklı...

Günaydın dostlar...

Son günlerde yaşanan Almanya ve Amerika tartışmaları ister, istemez beni de Amerika’da ki hayatın inceliklerini düşünmeye zorladı. Bugün herkes yazmış, Alman cumhurbaşkanının eşini aldatması, Alman vatandaşlarının hiç umurunda olmamış, bizde olsa kıyametler koparmış.

İlk olarak, bizde kıyametler kopar mıydı, ondan çok emin değilim. Bence kıyametin şiddeti, bu işi kimin yaptığına göre değişirdi. Meltem de olabilirdi, tufan da. İkinci olarak da, Amerika’da da Bill Clinton – Monica Lewinsky olayı yaşandığında, bu olay kimsenin öncelik sırasında ilk üçe giremedi. “Helal olsun babaya, bulmuş genç kızı kaçırmayacak tabi ki fırsatı” diyenlerin sayısı da hiç az değildi.

Amerika’da milletin namusu veya cinsel hayatı gerçekten kimseyi fazla ilgilendirmez. Bizim gibi ülkelerde de, her zaman yanlış nedenlerden dolayı ilgilendirir. Namus konusu gündeme geldiğinde, yapmadığı kalmayan insanlar bir anda mahalle bekçiliğine soyunur.
Bambaşka hayatları, bambaşka şartları ve kültürleri bu şekilde birbirine mukayese etmek, çok doğru bir iş mi, ondan da emin değilim. Bunların hepsi, toplam bir paket oluşturuyor. O paketlerin içinden cımbızla bir parametreyi çekip, mukayese yaparak bir takım sonuçlara varmak bizi doğru noktalara getirmez.

Irkçılık yüzünden spor kulübünün başkanına, "Seni artık bu camiada istemiyoruz" demişler. Muhtemelen de, "Sen kulübünü de sat toptan git" diyecekler. Bizde olsa böyle olmazmış. Irkçılık dünyanın neresinde olursa olsun korkunç bir konu bunun tartışılacak bir yanı olmadığı kesin.

Amerika’da, ırkçılık uzun bir geçmişi olan ve bugün de halen gündemde olan hassas ve ciddi bir konudur. Ben, bizdeki ne yaptığını bilmez birkaç futbol seyircisinin aptalca eylemlerini ırkçılık olarak yorumlamıyorum (onlar takımları adına bir şeyler yaptıklarını zanneden zavallılar) ve Türkiye’de, Amerika boyutlarında bir ırkçılığın olmadığını düşünüyorum.

Amerika’da gizli ve aleni ırkçılık halen devam etmektedir. Amerikalılar bu konularda öyle hassastırlar ki, hiçbir şeyi Kuzey – Güney diye bölmezler. Spor grupları, ligleri de, şirket yapıları da, her zaman doğu, batı diye bölünür. Tarihte yaşanmış bölünmüşlüklere benzer bir yapı ortaya çıkarmama konusunda çok hassas davranırlar.

Bizde de silah merakı vardır, Amerikalılarda da ama onların silah olayına bakışı çok farklıdır. Ben, bir arkadaşımın evine gitmiştim ve garajında ve evin bodurumun da depoladığı silahları görünce çok şaşırmıştım. Evde bir cephanelik vardı. Birçok otomatik silah ve bunlara ait mühimmatla doldurmuştu evi. Nedenini sorduğumda, “Günün birinde zenciler ile çıkacak olan iç savaşa hazırlanıyorum” demişti. Daha sonraki yıllarda, bu tip birçok insan olduğuna şahit oldum. Ayrıca bunlar normal her gün bir arada olduğumuz insanlardı.

Amerikalıların birçoğu silahlara meraklıdır. Irkçılık bu merakın içinde küçük bir parametre olarak görülebilir. Adam öldürmeyi denemek isteyen ve de adam nasıl ölüyor diye merak eden de çoktur. Adam yığmış eve bir cephanelik ama kullanamıyor. Bu tiplerin bazıları alıyorlar silahlarını yanlarına adam öldürebilecekleri yerlere gidiyorlar. Suriye gibi, Libya gibi, Irak gibi, iç savaş olan, yönetime karşı savaşan güçlerin yanına gidip, silahlarını deneme, adam öldürme şansı buluyorlar. Sağa, sola gidip 50 kişiyi tarayanlarda genelde bu profillerden çıkıyorlar.

Amerikalılar çok bireysel yaşarlar. Bizdeki gibi grup halinde yaşama durumu orada hiç yoktur. Örnek olarak, bir milletvekili partisi ne düşünürse düşünsün, işine gelmeyen ve de seçim bölgesine yararlı olmayacak bir oylamada “evet” oyu atmayabilir. Birçok milletvekili ve senatörde oylarını çoğunluğun ne istediğine göre atarlar. O nedenle de, Amerika’da kulis faaliyetleri belki de hiçbir ülkede olmadığı kadar önemlidir.

Türkiye, Amerika, Almanya birbirlerine mukayese edilemeyecek kadar farklı toplumlar. Refah düzeyleri, eğitim durumları, kültürleri, geçmişleri, beklentileri, yaşamları çok farklı ülkeler.

Biz at, avrat, silah deriz, Amerikalı, baseball, hot dogs,  apple pie and Chevrolet der…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...