16 Şubat 2016 Salı

Düşmanlık...


Günaydın dostlar…
Mademki bu sabahki durumu sordunuz, ben de anlatayım.

Amerika Birleşik Devletleri: Müttefik görünen düşman. Türkiye dışında herkesi destekliyor. Sözleri ve icraatları hiçbir zaman güven vermiyor.
Çin: Dost olmadığı kesin. Uygur Türkleri konusu bize karşı sevimsizliklerini arttırıyor.

Japonya: Hiç umurunda değiliz.
 
Almanya: Çeşitli konularda kendi başı derde girmesin diye dost görünmeye çalışıyor. Aslında en sever görüneni bile sevmiyor.

Birleşik Krallık: Tarihi nefretleri içinde saklamaya çalışan gizli düşman
Fransa: Eskiden aktif düşmanlık göstermezlerdi. Şimdi her türlü düşmanlığı göstermekten hiç çekinmiyorlar. Hiç sevmedikleri kesin.

Brezilya: Kendi dertlerinden bizi düşünecek halleri yok.
İtalya: Sevimli görünmeye çalışsa da, hiç sevmediği kesin.

Hindistan. Düşman. En büyük düşmanı Pakistan bizim en büyük dostlarımızdan biri. 

Rusya: Düşman.
 
Kanada: Amerika ile ters düşemez. Gizli düşman.

İran: Düşman
İsrail: Düşman

Hollanda: Hiç sevmediği kesin

Mısır: Düşman.

Libya: Yarısının düşman olduğu kesin, diğer yarısı meçhul. Haftanın günlerine göre değişebilir.
Irak: Düşman.



Meksika: Kendi dertlerinden bizi düşünecek halleri yok.
Yunanistan: Çok sevdiğim dostlarım var. Gittiğimizde inanılmaz güzel ağırlanıyoruz ama tarihi düşmanlıklardan beslenenler de çok fazla.

Ermenistan: Düşman.
Belçika: Aktif düşmanlık göstermese de, hiç sevmediği kesin.

Avusturya: Düşman ve nefret ediyor.
İspanya: Kendi dertlerinden bizi düşünecek halleri yok

Suriye: 1000 km’lik, içi düşman kaynayan bir düşman
Lübnan: Düşman

Suudi Arabistan: Çıkarlarına ve ilişkilerine göre oynayan, hiçbir zaman güvenemeyeceğimiz bir ülke. Örnek olarak, son zamanlarda düşman.
Bu sabah bu listeye yazamadığım diğer ülkelerin de durumları çok farklı değil.

Büyüklerin sözünü dinlemek lazım, “Yurtta sulh, cihanda sulh” diye boşuna söylenmemiş.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

14 Şubat 2016 Pazar

Kim?

Günaydın dostlar…

Bunu, klasik bir sabah yazısı değil de, bir öğlen düşüncesi olarak görelim.
Televizyon kanallarını izliyorum da, birçok kanal Suriye’ye yapılması muhtemel olan bir kara harekâtından bahsediyor. Hatta bazı kanallara göre bu işleri Suudi Arabistan ile birlikte yapacakmışız…


Emin de bu haberleri duyunca kendi kendine düşünüyor ve düşmanımızın kim olduğuna tam olarak karar veremiyor. Suriye bataklığına bulaşınca bir daha çıkabilir miyiz yoksa kaygan kumda boğulup gider miyiz konusunu hiç bilmiyorum. O konuyu bilmediğim gibi, kime saldıracağımızı da bilmiyorum.

Beşşar Esad ve Suriye ordusu mudur bizim düşmanımız? Amacımız Esad’ı devirmek midir? Eğer amacımız buysa, Esad’ı devirmenin bize ne faydası vardır?

Bilemiyorum. Belki de amacımız YPG ve PYD’ye saldırmaktır. Onların orada çeşitli özerk yönetimler kurma çalışmalarına mı karşıyız yoksa etrafı ele geçirip, Türkmenlere karşı bir etnik temizliğe girmelerinden mi çekiniyoruz? Orada yaşanacak bazı gelişmelerin, yarın buralara örnek olması ihtimali de ayrı bir konu.

Yazarken kendim de inanmıyorum ama belki de amacımız IŞİD terör örgütünü Suriye’den çıkarmaktır. IŞİD ile komşu olmak mıdır bizi rahatsız eden. Sınırdaki bir örgütün, sınırın öbür yanında nasıl faaliyetler içinde olabileceğini defalarca gördük.

Gıcık olduğumuz konu, Rusya’nın Suriye’deki varlığı mıdır? Amacımız Rusya’yı oradan çıkarmak mıdır? Geldikleri gibi, füzelerini de yanlarına alıp giderler.
Asıl derdimiz, Amerika’yı Suriye’den atmak da olabilir. Samimiyetsiz dostlukların ardında yatan gerçek, bizim de bilmediğimiz bir Amerika düşmanlığı mı acaba? Suriye ile sınırı olmayan Amerika’nın bu ülkede ne işi var?

Buldum buldum. Bence düşmanımız İran ve Hizbullah. Bu iki unsurun Suriye’den çıkmasını ve ülkenin toprak bütünlüğünün korunmasını istiyoruz.
Suriye’ye doluşmayan terör örgütü kalmadı. Ilımlısı var, ılımsızı var, istediğiniz her çeşit var. Belki de büyüklerimizin kafasındaki düşünce, ülkeyi bu terör örgütlerinden temizlemektir. Bu örgütler, bu noktada sana dost olurlar, 500 metre ötede sana karşı savaşırlar. Ne yapacağı belli olmayan örgütleri buralardan uzaklaştırmak iyi bir düşünce olabilir!
Bu konulardan çok da anlamayan bir insan olarak; Emin’in düşüncesi Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasından yana. Bunun dışında kalacak olan hiçbir ihtimalin Türkiye’nin yararına olduğuna inanmıyorum.

Yüce rabbim ülkemizi ve çocuklarımızı düşmanımızın tam olarak kim olduğunu bilmediğimiz bataklıklarda savaşa gitmek zorunda bırakmasın. Bu çocukları pul gibi zarflardan sökerek biriktirmedik. Her bir çocuk büyük bir emekle, sevgiyle, maddi, manevi çabayla bu günlere geldi.

Çocukları ailelerinin kucağından alıp al bayrakla sarmadan önce, bir kere daha, bin kere daha düşünmek gerekiyor…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

10 Şubat 2016 Çarşamba

Yanlış Parametreler Yanlış Sonuçlar...

Günaydın dostlar…

Dünya kurulduğundan beri iki şeyi birbirinden ayırmayı başaramıyoruz.
Bu tip bir düşüncenin ürünü olarak da, Diyarbakır’ın Amedspor takımı ile Fenerbahçe arasında oynanan maçı, bir futbol müsabakasından başka her şeye çevirdik. İnsanları yakınlaştırması gereken spor faaliyetlerini, etnik kutuplaştırmalar için kullanmak kadar kötü bir düşünce olamaz.


Herkes, ortamı germek için elinden geleni yaptı ama Allah’tan insanlar bu tuzağa düşmedi. Bu günlerde ortamı normalleştirmek bir numaralı hedefimiz olması gerekirken, bazı menfaat çevreleri işleri çığırından çıkartmak için ellerinden geleni yapıyorlar.

Güneydoğumuzdaki durum, bu işten nemalanan bazı çevreler hariç, hiç kimsenin yaşamayı arzu etmediği bir ortamdır. Bu ortamı elbirliği ile sonuçlandırıp, barışın hâkim olmasını sağlamak, bu ülkede yaşayan herkesin en önemli hedefi olmalıdır. Ülkesini terör örgütlerinin oyun parkı haline getiren milletlerin başına neler geldiğini hep beraber aylardır izliyoruz.

Sevgili basın mensuplarımız gitmişler, Diyarbakır Havaalanı’ndan Fenerbahçe’nin gelişinin canlı yayınını yapıyorlar. Şimdi sizlere soruyorum; neden böyle bir yayın yapılıyor? Fenerbahçe Kayseri’ye gidince böyle bir yayın yapılmıyor da, neden Diyarbakır’a gidince yapılıyor?

Efendim Diyarbakır’daki ortam olay çıkmasına müsaitmiş ve bunun bir haber değeri varmış. Haber değerini ne yapmanız gerektiğini sonra yazarım ama ortam olay çıkmasına müsaitse, tam tersine ortamı germemek lazım. Yüzlerce kamera oraya yerleşirse, o zaman suni bir şekilde olayın boyutu büyür.

Nitekim de hiçbir olay olmadan, güzel bir ortamda, güzel bir havada maç tamamlandı. Etrafımızda bizleri kutuplaştırmak için sürekli üzerine odun atılan ateşler varken, son kalan bir iki yakınlaştırıcı ateşi de söndürmeyelim. Hangi ortamda olursa olsun, hiç fark etmez; herkes ortamı gerecek söylemler yapmamaya çok dikkat etmelidir.
Her zaman farklı parametreleri ayrı ayrı tutmayı başarabilmiş bir insan olduğuma inanırım. Örnek olarak, hiçbir zaman işyerindeki günlük didişmeleri, şahsi nefretlere dönüştürmedim. Fikirleri benden farklı olan insanlara karşı da bir nefret beslemiyorum. Her platformda inandıklarımı savunurum ama karşımdaki ikna olmuyorsa bunu nefrete dönüştürmem.

Amedspor, çeşitli şehirlerde maçlar yaptı ve her gittiği yerde ama az ama çok tepki ile karşılandı. Tabi ki, bunda kendi taraftarlarının attığı sloganların da etkisi çok büyük ama Türkiye’nin 100 yıllık sorunları ile bir futbol takımını ayrı tutmayı başarabilmeliyiz.

Bir yerlerde açılmış bir pankartta, “burası Türklerin takımı” gibi bir şey yazıyordu ama o anda sahada oynayan takımda sadece bir tane Anadolu çocuğu vardı. Geri kalanların hepsi yabancı oyunculardı.

Küreselleşen bir dünyada, etnik ve mezhepsel kutuplaşmalar içine girmek, ülkelerin fakir kalmasından, birbirini yemesinden ve de Batı’da birilerinin marka don giymesinden başka bir işe yaramaz. Kısır çekişmeleri bir yere bırakarak, hep beraber ileri gitmenin yollarını aramalıyız.
Ortamı germeme konusunda, en büyük pay da basın mensuplarına düşüyor. Laf taşıma işini eskiden sokaktaki dedikoducu insanlar yapardı, günümüzde artık basın bu görevi üstlenmiş durumda. Her cümlelerini milyonların takip ettiği, basın mensupları, köşe yazarları, program sunucuları bu konuda çok ama çok dikkatli olmak zorunda.

Unutmayın, ırkçılığa yönelik laf taşımalar, Demet Akalın’dan bir şeyler duyup, Hande Yener’e yetiştirmeye benzemez…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

8 Şubat 2016 Pazartesi

Simitçi Hiçbir Zaman Bilmeyecek...

Günaydın dostlar…

Bu sabah bilgisayarın başına otururken aklımda bambaşka bir konu vardı fakat geçen hafta yazmış olduğum yazının son cümlesiyle ilgili olarak sizlerden gelen mesajlar ve yorumlar beni bambaşka bir konuya yöneltti.
Geçen haftaki yazımı, “Tabii en yakınlar hiçbir zaman unutmayacak ama her gün hayatımızın bir parçası olan konuların ve insanların birçoğu, artık burada olmadığımızı hiç bilmeyecekler.”, şeklinde bir cümleyle bitirmişim. Hiçbir zaman geri dönüp eski yazılarımı okumuyorum ama yapılan yorumlar karşısında geri dönüp bir kere daha okumak zorunda kaldım.


Herkes bu cümleyi kendine göre yorumlamış. Sabahın erken saatlerinde benim düşündüğüm şekilde yorumlayanlar da var, benim düşüncelerimden çok uzaklarda olanlar da var. Zaten bu işin büyüsü de burada gizli. Yazılan cümlelerin herkesi kendi yönüne doğru götürmesinden daha güzel bir şey olamaz.

Sabahın durgun saatlerindeki cümle, bizi tanımayıp da tanıyanlardan söz ediyordu. Bu konuda da en büyük örnek futbol takımlarıdır. Biz hayattayken kendimizi futbol takımının önemli bir parçası zannediyoruz ama aslında takımların bizim yaşadığımızdan haberi bile yok. Yaşadığımızı bilmeyen takımlar, artık yaşamadığımızı da hiç bilmeyecekler.

Her sabah Gürsoylu Sokak’ın köşesinde kaçamak bakışlarla bakıştığın o kadın da gittiğini hiç bilmeyecek. Son dört yıldır o köşede olmanız hiçbir şey değiştirmez. Aslında birbiriniz için yoksunuz. Muhtemelen, “Her sabah buralarda olan adama ne oldu acaba?” bile demeyecek.

Hayatımız var olan ilişkilerden daha çok hiç olmayan ilişkiler üzerine kurulmuştur. Her akşam eve gelirken uğrayıp da sigara aldığın büfe sahibi, senin hayatında en çok gördüğün insanlardan biri olabilir ama ne o seni bilir, ne de sen onu. 13 yıldır sigara alıyorsundur ama kimse kimsenin ismini bile bilmez. Bir akşam gelmemeye başladığın zaman, beki seni düşünecek, belki de hiç düşünmeyecek. Sokağın öbür ucundaki caminin avlusundaki kalabalığın, son 13 yıldır her akşam sigara alan adam için olduğunu bile bilmeyecek.

Her sabah sana sıcacık çıtır çıtır ekmekler satan fırıncı için de durum çok farklı değil. “Nerede bu her sabah ekmek alan insan?” bile demeyecek. Her hangi bir sabah gibi işine devam edecek. Sen onun için ismini hiç bilmediği ve sadece birer sayı olarak gördüğü yüzlerce müşteriden bir tanesisin. Ne seni hatırlayacak, ne de minik sohbetlerinizi.
Sık sık cafe latte aldığın kahvede çalışanlar seni hatırlayacak mı zannediyorsun? Onlar da hiç bilmeyecek. Son yıllarda midenin içine edene kadar içtiğin bütün kahveler birer rakam olarak kalacak. Sen kahve aldığın müddetçe varsın. Almadığın gün, bir daha hiç hatırlanmayacak olan bir geçmişsin.
Ya Cadde'nin köşesindeki simitçi amcaya ne demeli? Sanki sana çok değer veriyormuş gibi çift naylon torbaya koyduğu simitler, bir şey değiştirecek mi sanıyorsun? Hayır. “Bir adam vardı, ara sıra gelip simit alırdı,” diye düşünecek mi kendi kendine. Düşünmeyecek. Simitçi amca da, tanımadık tanıdıklar kategorisinde yer alıyor.

Yıllarca, her gün gördüğümüz veya bir temasımız olan insanlar aslında hayatımızın çok büyük bir parçası ama bizim onların hayatındaki varlığımız pamuk ipliği ile bağlı. Seni gördüğü müddetçe varsın. Görmediği gün, zaten hiç olmamıştın ki…

Unutmayın ki, bizim yaşamımız unutulmaya çok yatkın bir masaldır. Sadece masalı ezbere bilenlerin aklında kalır. Olmadığın zaman, tanıyıp da tanımayanların yarınının dünü olursun…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

6 Şubat 2016 Cumartesi

Ben Olmayınca...

Günaydın dostlar…

“İyiler erken gider,” diye boşuna söylememişler. Bu tezi doğru çıkarmak için sanki acelesi varmış gibi, kocaman kalpli bir adam da bu erken giden iyiler zincirinin kocaman bir halkası oldu.
Ben bu sözün sadece bir atasözü olduğuna inanmıyorum. Tıbbi bir açıklaması olduğunu düşünenlerdenim. İyilik misyonu ile doğmuş olan insanlar, zararlı şeyleri dışarı atıp rahatlayamadıkları için, kendi hayatlarını bitiriyorlar. İçlerinde sakladıkları şeyler, onları bir ömür törpüsü gibi eriterek bitiyor.


Evet, kalbi kocamandı ama bu kadar stres, üzüntü, kârlılık, satışlar, işten çıkarmalar gibi konular ona çok fazla geldi. Fabrika ayarları, insanlar için iyi bir şeyler yapmak için düzenlenmiş olan o kalp, insanları üzecek parametreleri taşıyamadı.

Hepimizi şaşkın ve üzgün bırakıp gitti. Böyle beklenmedik, sırasız, erken kayıplar karşısında; sanki birisi elektrik süpürgesi ile içimdeki havayı çekmiş ve bomboş kalmışım gibi bir şeyler hissediyorum. Bir akşamüstü şaka gibi başlayan bir haber, çok kısa bir süre içinde acı bir gerçeğe dönüştü.

Nedendir bilmiyorum ama yaşlandıkça terkedilişleri daha zor kaldırmaya başladım. Belki her gün görmeye alıştığımız şehit cenazelerinin içimizde yarattığı birikimden, belki de artık eşi, dostu en sık gördüğümüz yerin, cami avluları olmasındadır. Kim bilir belki de artık sıranın yavaş yavaş bizlere de yaklaşıyor olmasının yansıttığı gerçeklerin ufuktaki parlamasındandır.

Ataköy’ün sessiz sessizliğinde en çok telaffuz edilen laf, “Neden artık hep cami avlusunda görüşüyoruz?” sorusuydu. Bizle beraber etrafımızdakiler de yaşlandı da ondan. Ben yarıyı geçtiğimi biliyorum. Sadece ne kadar geçtiğimi bilmiyorum.

İşin bir diğer acı yanı da, artık yüreğimizde kalan yaraların iyileşmiyor olmasıdır. İçimizde bir yerlerde sızlayan yaralar, her kaybettiğimiz dostumuzla beraber tekrardan kıpkırmızı bir ırmak gibi kanamaya başlıyor.
Cami avlusunda son görevimizi yerine getirmek için beklerken, bütün kaybettiklerimiz bir film şeridi gibi gözümün önünden geçiyor. Rahmetli dedemden tutun da, minicik çok güzel bir kıza kadar çok uzun bir film bu. Hayatımızdaki iyilerin birçoğu bizi bıraktılar, gittiler. Onlar artık Hulusi Kentmen ile sohbet ediyorlar.

Son görev ortamlarının en çok kullanılan cümlelerinden biri de, “Görüyorsunuz işte, bu yalan dünyada hiçbir şeyi kendimize çok da dert etmememiz lazım,” cümlesidir. O anki üzüntüyle sık sık tekrarlanan bu cümle, daha merhumun yedisi çıkmadan unutulur gider ve her zamanki koşuşturmamıza geri döneriz.

Bir bakıma da devam etmek zorundayız. Üzüntümüz içimizde baki ama bir yandan da hayatın acı parametreleri kılıçlarını çekmişler, karşımıza dikilmişler bizi bekliyorlar. Gidenler için de, kalanlar için de yaşamamız gerekiyor.

Tabi ki, en yakınlar hiçbir zaman unutmayacak ama her gün hayatımızın bir parçası olan konuların ve insanların birçoğu, artık burada olmadığımızı hiç bilmeyecekler…
Allah, herkese sevdikleriyle beraber uzun ömürler versin.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

3 Şubat 2016 Çarşamba

Cem Becel

Günaydın Dostlar,

Bazı insanlar kocaman bir kalple doğarlar. Göğüs kafeslerine sığmayan o kocaman kalp, onları hep birilerine yardım etmek zorundaymışlar gibi hissettirir. Her şeyleriyle sıkıntıda olanın yanında olmak onlar için bir yaşam şeklidir.
Coca-Cola’nın Dudullu’daki Ofisi'ne taşındığımız ilk yıllarda, merdivenlerden yukarı çıkarken iki kişiye rastlamıştık. Yanımda kim vardı hatırlamıyorum ama bize satış bölümüne nasıl gideceklerini sordular.


Satış ofisi, Dudullu Ofis'te gidebileceğiniz en uzak noktadır ve yol üzerinde de kart okuyuculu kapılardan filan geçmeniz gerekir. Açıkçası onları oraya götürmeye üşendik. “Siz şimdi şuradan kafeteryaya doğru gidin.” diye anlatıyorduk ki birden sıcak bakışlı, samimi gülüşlü bir genç adam belirdi.

Aldı gelenleri, satış ofisinin kapısına kadar götürdü. “Kimdir bu kişi?” diye sorduğumda "Cem Becel" dediler. İşte benim iyi kalpli, yardım sever, güler yüzlü Cem Becel İle tanışma anım o andır. Hiç üşenmeden onları labirent gibi bir ortamda gidecekleri yere kadar götürmüştü.

Gölcük depremi yaşandığında şaşkınlık ve üzüntü içinde tam olarak ne yapacağımızı bilemiyorduk. Oraya gidip bir şeylere yardım mı etsek yoksa buradan bir şeyler mi yapmaya çalışsak diye çelişki içindeydik.

"Sahadaki arkadaşlarımız oraya gitmenizi istemiyorlar, buradan yardımcı olmanızı istiyorlar." diye bir bilgi geldi. Sahadaki arkadaşın yönlendirmelerine göre biz de bazen Coca-Cola bünyesinden, bazen de beraber çalıştığımız tedarikçilerimizin yardımıyla ihtiyaçları karşılamaya çalıştık. Arkadaş arıyordu, “Çok acele fanila, külot, ihtiyacı var.”diyordu, biz de hemen bize üniforma tedarik eden firmalardan rica ediyorduk, onlar da anında yardımcı oluyorlardı.

Birçok konuda bu süreç böyle sürdü, gitti. Elimizden geldiği kadar Gölcük’teki arkadaştan gelen bilgilerle yaşanan trajediye yardımcı olmaya çalıştık. “Biz de gelelim mi?” diye sorduğumuzda “Sakın gelmeyin.” demişti. Daha sonraki sohbetlerimizde gelmeyin dememin iki nedeni vardı, “Birincisi orası herkesin kaldırabileceği bir ortam değildi, ikincisi de siz bulunduğunuz yerde ihtiyaçları karşılayarak daha çok yardımcı oluyordunuz.” diye izah etmişti.
Gölcük’te, Sakarya’da, orada, burada canla, başla çalışan bizim “sahadaki arkadaş” Cem Becel’den başkası değildi. İçindeki arzular her zaman olduğu gibi onu yine ihtiyaç ortamının göbeğine götürmüştü.

İstanbul’da çalıştığı yıllarda, beraber çalıştığı elemanlara söz verdiği zammın daha sonra üst yönetim tarafından kabul görmemesinden dolayı farkı cebinden ödemeye kalkan kocaman yürekli bir insandı. Detaylarını hatırlamıyorum ama bu davranışı yüzünden işini kaybetme senaryosu ile karşı karşıya kalmış bile olabilir. Her zaman kalpten çıkan değerlerin ön planda olduğu çok farklı bir insandı.

Bu zamansız haber beni çok sarstı. Bir müddet, bir şekilde yanlış bir bilgi gelmiştir diye düşündüm. Bu kadar erken olamazdı. Daha dün sosyal platformlarda resim paylaşıyordu.

Cem, deyince benim aklıma gelen; her zaman alçak gönüllü, insancıl, yardım sever davranışlar olmuştur. Bu sabah buralara yazmaya çalıştığım her üç konuda da tema hep aynıdır. Her zaman saygılı olmuş ve hep mütevazı kalmıştır. Ulaştığı yüksek pozisyonlar hiçbir zaman kocaman kalbi kadar yüksek olamamışlardır.
Üzgünüz be Cem. Tabii Allah’ın takdiriyle pazarlık yapmıyoruz ama yine de çok üzgünüz, çok şaşkınız. “İyiler her zaman erken gider.” sözünü zaten ezberledik. Bir kere daha senin teyit etmene gerek yoktu.

Sen bu dünyadan bir iz bırakarak gittin. Mekânın cennet olsun güzel kardeşim.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

1 Şubat 2016 Pazartesi

Amerikalı Gibi Baseball Oynamak

Günaydın Dostlar,

Zaman zaman çeşitli konuların Avrupa’ya veya Amerika’ya mukayese edilmesini şaşkınlıkla karşılıyorum.  Hayatımızın hiçbir parametresi benzemiyor  ve eşit değil. Konulardan bir tanesini cımbızla çekip “Biz de Amerikalılar gibi baseball oynayabiliriz.” demek, bana hiç doğru gelmiyor.
Amerika’da çok uzun yıllar yaşamış ve onların yaşam şekillerini ve değerlerini oldukça iyi bilen bir insan olarak, nasıl onlar gibi baseball oynayabileceğimizi bir türlü anlayamıyorum. Baseball Amerikalıların hayatının önemli bir parçası. Doğdukları günden itibaren (ama az ama çok) baseball oynuyorlar.



Hayatımızın hiçbir parametresi aynı değilken Amerikalı gibi baseball oynayabilmemiz pek mümkün gözükmüyor.

İlk gözüme çarpan konu, bağımsız yargı konusu oluyor. Oradaki tam bağımsız yargıyı, bizdeki hiçbir dönemde bağımsız olamamış yargıya mukayese ettiğimde bana pek de eşitmiş gibi gözükmüyor. Bu ülkede yargı her zaman çeşitli odaklardan etkilenmiştir. Tam bağımsız yargı gibi bir kültürümüz hiçbir zaman olmadı.

Tam bağımsız yargı yok da tam bağımsız basın var mı? O da yok. Amerika’daki basın özgürlüğü dünyanın hiçbir yerinde yok. Basın çok güçlü olduğundan dolayı, Nixon’un, Clinton’un başına gelenleri unutmayalım. Tabii her yolun bir de dönüş şeridi var. İspat edemeyeceği bir yazıyı yazanın da canına okuyorlar. Bir şeyler yazıyorsanız kanıtlarınızın güçlü olmasında yarar var. Basın konusu demokratik hayatın çok önemli bir parametresidir ve bu iki ülke arasında basın özgürlüğü konusunda dağlar kadar fark var.
Peki ya üniversiteler? Onlar da tam bağımsız. Adeta devlet içinde devlet gibiler. Kendilerini çok farklı ve bağımsız birer ilim ve araştırma kuruluşu olarak görüyorlar. Bir üniversite bir karar aldığı zaman epeyce bir ses getiriyor. Hiçbir devlet büyüğü çıkıp da, üniversitelere, “sen şunu şöyle yapacaksın,” diyemiyor.
Amerika’da sendikalar da çok güçlü ve üyelerinin haklarını sonuna kadar savunuyorlar. Hükümettekilerle yakınlaşma gibi bir çabaları da hiç yok. Çok radikal bir şeyler yapmadığı müddetçe; bir işçiyi işten çıkartmak, hemen hemen imkânsız gibi bir şey. Bir şekilde çıkartsanız bile, sendikaların gücü sayesinde 3-4 hafta sonra geri gelebiliyorlar.

Particilik konusu da çok farklı işliyor. Bütün partinin aynı yönde oy kullanması gibi bir konu hiç yok. Hangi partiye mensup olursa olsun, adamlar kendi temsil ettikleri bölgelerin menfaatlerine göre oy veriyorlar. Kimse “acaba nasıl oy versem,” diye genel başkanlarının ağızının içine bakmıyor. Çarşaf liste, yorgan liste gibi kavramların baş harfini bile anlamazlar.

Bence, belki de bütün bunlardan daha önemli olan parametre, Amerikalıların uzlaşmacı kültürüdür. Amerikalılar, bir orta yol bulmayı severler. Ötekileştirmek veya insanları kutuplaştırıcı tavırlar içinde olmak, Amerikalıların bulaşmayı hiç sevmediği tabu konulardır. Bu konuların takibinde olan sivil toplum örgütlerinden de ödleri patlar.
Amerika, başkanıyla, partileriyle, meclisiyle, senatosuyla, bağımsız yargısıyla, tam bağımsız basınıyla, güçlü sivil toplum örgütleriyle, güçlü üniversiteleriyle, nefreti körüklemeyen ve insana değer veren yapısıyla, güçlü sendikalarıyla bambaşka bir ortamdır. Bırakın Türkiye’yi, Avrupa’ya bile benzemez. Herkesin herkesi kontrol ettiği çok güçlü bir sistem kurulmuştur.

Elbette ki, bu sistem de mükemmel bir sistem değildir ve bazı tıkanma noktaları vardır ama o coğrafyada iyi işleyen ve insanlar tarafından benimsenmiş, özgürlükçü bir yapıdır. 500 çeşit ırktan ve dinden insanı, tek bir bayrak altında toplayıp, huzurlu ve adil bir şekilde yaşamalarını sağlayan bir sistemdir. Geçmişi ne olursa olsun, herkesin kendini Amerikalı hissettiği çok özel bir dengedir.

Amerika’da yaşarken bir gün boş bulduğumuz bir baseball sahasına yayılıp “biz de baseball oynayalım,” demiştik. Kendi çapımızda attık, vurduk, yakaladık. Tam çok da güzel oynadığımıza inanıyorduk ki, bizi seyretmekte olan Amerikalı çocuklardan bir tanesi gelip, “Bu oyunun adı ne?” diye sorunca, yıkıldık.

Anadolu çocukları, ellerine baseball sopalarını alıp, baseballcu olduklarını zannederlerse, işte böyle küçük çocukların espri konusu olurlar. Ne demişler? Alışmadık götte don durmaz, durup dururken baseball oynanmaz. Bir baseball geçmişin veya kültürün mü var da, baseball oynayacağım diye çıkıyorsun ortaya?
Şimdi sizlere soruyorum? Yaşam şeklimiz, kültürümüz, tarihimiz, kurumlarımız, çalışma şeklimiz, hayata bakış açımız, tavırlarımız, yaklaşımlarımız, yaşam seviyemiz gibi parametrelerin hiçbiri Amerika’ya uymazken; bizim Amerikalılar gibi baseball oynamamız mümkün müdür?

Unutmayalım ki, Amerikalılar, “Biz, baseball, hot dogs, apple pie ve Chevrolet’e aşığız,” diyorlar; biz de at, avrat, silah diyoruz…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…