21 Aralık 2015 Pazartesi

Alex'in Koşanı...

Günaydın dostlar…

Diego Ribas.
Geçen sene Fenerbahçe’nin yapmış olduğu tek transfer. Bu transfer yapılırken de aynen şu şekilde pazarlanmıştı; “Alex’in koşanını alıyoruz”. Bu cümle ne anlama geliyor? Diego amca, Alex’in yaptığı her işi yapacak, üstüne bir de ondan daha fazla koşacak.

Biz de, “Vay anasına” demiştik.
Hemen belirteyim; söyledikleri yalan değil, sadece birazcık eksik. Gerçekten de adam Alex’ten daha fazla koşuyor. Hatta genelde de takımın en çok koşanı oluyor. Unuttukları bir diğer konu da, Diego’nun Alex’ten çok daha fazla defansa yardım ediyor olması.

Hatta bazı insanlar, “Alex’ten daha yakışıklı” diyorlar ama işin o kısmını bilemeyeceğim. O konuyu sizlerin takdirine bırakıyorum.
Bu mudur işin özeti? Tabi ki değil. Diğer eksiklerimiz de var.
En başta adam Alex’in gol atamayanı. Son vuruş becerisi hiç yok. 2 yıldır burada, 2 tane gol attı. Bu konuda bu amcayı Alex’le mukayese etmek, Alex’e yapılmış en büyük hakaret olur.

Bir diğer özelliği de araya pas atamayışı. Bu konuda da kabiliyeti hiç yok. 10 numaralı formayı giyen bir adamda olması gereken en büyük özellik, diğer oyuncuları gol pozisyonlarına sokacak paslar atıyor olabilmesidir. Alex, gol paslarını öyle güzel atardı ki, topla buluşan oyuncu tek adımda gol pozisyonuna girerdi. Bırakın gollük pas atmayı, bu amca hiçbir türlü pas atamıyor.

Futbol sadece fiziksel bir oyun değil. Oyunu okuyabilmek de çok önemli bir konu. Oyun içinde doğru zamanda, doğru yere koşabilme konusunun doğuştan gelen bir yetenek olduğuna inanıyorum. Bu konuda da Alex ile bizim Diego amca arasında dağlar kadar fark var. Bu amcayı hiçbir zaman doğru yerde göremiyoruz. Genelde düğümlerin içine girerek yok olup gidiyor.
Her temasta yere düşmesi de ayrı bir konu. Ya yere sağlam basamıyor, ya da zaten düşmeye yatkın bir yapısı var. Güzel kardeşim, biraz ayakta kalmayı dene. Yerlere yatarak futbol oynamak çok zor oluyor.
Bizim ligimiz sert bir ligmiş ve Diego’ya çok fazla faul yapılıyormuş. Adamın neden oynayamadığına dair yapılan en komik yorum da bu olsa gerek. Sanki Alex centilmenler liginde oynuyordu.

Listemiz çok uzun. Amcanın şut çekme becerisi de yok. Ne zaman kaleye bir şut çekse, top Yoğurtçu Parkı’na gidiyor. 2 yıl oldu, henüz kalenin yakınından giden bir şutunu görmedik.

Yalan değil, adam Alex’in koşanı ama aynı zamanda Alex’in birçok başka işi yapamayanı. Transfer zamanı nedense bu ikinci cümle arada kaynamış gitmiş.
Alex’i pek ortalarda görmezdik. Bir gece hayatı filan yoktu, bunu da pek görmüyoruz. Böyle bir ortak yanları daha var. Ne yapayım, amca Alex’e hiç benzemeyince, ben de ortak bir şeyler bulmaya çalışıyorum…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

20 Aralık 2015 Pazar

Her Şey Zamanında Güzel...

Günaydın dostlar…

“Artık her mevsimde her meyve ve sebze bulunuyor” cümlesini duymaktan fazlasıyla bıktık. Bulunuyor ama gerçekten de bulunuyor mu? Yoksa domates görüntülü bir şeyler mi yiyoruz? Bu sabah yediğim domatesler, bana “Acaba bulunmasa daha mı iyi?” sorusunu sordurttu.
Belki biz yaşlandık, belki de zaman değişti ama her meyveyi sebzeyi zamanında yemek ve o zamanın gelmesini beklemek sanki daha güzeldi gibi geliyor bana. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi dedemlerin İstanbul Beylerbeyi’ndeki bahçesinde her türlü meyve ve sebze yetişirdi.


O bahçeden yetişen domates, salatalık ve yeşilbiberle yapılan çoban salatasının tadına doyum olmazdı. Çoban salatası güzeldi ama o yıllardaki en büyük derdimiz meyvelerdi. Yaz başında babamın bir türlü bizi İstanbul’a götürmemesinden dolayı kiraz mevsimini her sene kaçırırdık. O kadar yıl Beylerbeyi’ne gittik geldik ama bir kere bile kirazları ağacın üzerinde göremedik. Kirazın değişik bir görünüşü olduğu için, ağacın üzerinde nasıl durduğunu çok merak ediyorduk.

Ne diyor adamcağız? “İncirler olana kadar kalsaydın bari” diyor fakat incirler olana kadar biz de hiç kalamadık. Okulların başlayacak olması nedeniyle eylül başında Ankara’ya dönünce, incirleri de ağacın üzerinde hiç göremedik.

İncirleri göremedik ama hemen incir ağacının yanında duran mor erik biz gitmeden meyvelerini verirdi. Tırmanmak için de çok uygun bir ağaç olduğu için, ben sık sık üstüne tırmanırdım.

Bir türlü yakalayamadığımız ağaçlardan bir tanesi de dut ağacıydı. Ne zaman meyve verirdi, bir türlü anlayamamıştık. Hatta kendi aramızda, “Bu uyuz dut ağacı bence meyve vermiyor” diye yorumlar da yapardık.

Bizim orada olduğumuz dönemde, elma ağaçlarının üzerinde elmalar olurdu ama onlar için de, “Elmalar daha olmadı sakın koparmayın” muhabbeti olurdu. Anlayacağınız; bir sürü meyve vardı ama biz birçoğunun zamanına denk gelemezdik.
“Yaz gelse de yeşil erik yesek” diye beklemenin de ayrı bir tadı vardı. Şubat ayında yenilen erikten aynı tadı alamıyorum. Ya erikler bir başka, ya da ben… Kışın mandalina yemeyi de çok severdik. Aklımda mandalina ve soğuk hava beraberce yer etmişler. Antalya’da, ağustos ayında açık büfelerde mandalina görünce, Merih’ten gelmiş bir şeye bakar gibi bakıyorum.

“Her şey zamanında güzel” felsefesi sadece meyveler için değil hayatımızın diğer bütün parametreleri için de geçerli. Zamanında yaşanmayan senaryolar yapay oluyor. Aynı benim bu sabahki domatesler gibi tat vermiyorlar.
Konumuz ne olursa olsun; ister aşk meşk, ister tahsil hayatı, ister iş hayatı. Her şeyin doğal gelişeni ve zamanında yaşananı güzeldir. Ben şimdi ilkokula gitmeye kalksam, ağustos ayındaki mandalina gibi sırıtırım. 
Babam, “Bizim çocukluğumuzda Giresun’da muz yoktu, sadece öyle bir meyve olduğunu biliyorduk” demişti. Benim çocukluğumda da ananas yoktu. Biz de öyle bir şeyin olduğunu sadece okuduklarımızdan ve izlediklerimizden biliyorduk. Allahtan bu durumdan dolayı hiçbirimizde kalıcı bir hasar oluşmadı.

Emin der ki; Her şey olmalı ama zamanında olmalı. Zamanında olmayan şeylerin tadı tuzu olmuyor. Benim için, yılbaşına yeşil erik yiyerek girmek; başını bilmediğin bir kitabın ortasından okumaya başlamak gibi bir his…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

17 Aralık 2015 Perşembe

Burhan Kaptan

Günaydın Dostlar,

Evet, o bir kaptandı; dünyayı da elli kere dolaşmıştı ama bu konuda son derece mütevazı bir yapıya sahipti. Bu konuda dedim ama hangi konuda değildi ki?
Sokaklarını bile ezbere bildiği bir şehirden veya bir adadan söz edildiği zaman, hiçbir zaman “Ben oraya çok gittim, içini dışını bilirim.” gibi bir cümle kurmazdı. Sanki ilk defa duyuyormuşçasına bir efendilikle karşısındakini dinlerdi.


Başkası olsa çeşit çeşit ukalalık yapardı ama o yapmaz. Onun adı Burhan Kaptan. İnsanların azıcık bilip çok konuştuğu topraklarda Burhan, her zaman çok bilip az konuşmayı tercih edenlerdendi. O çok özel, çok efendi bir insandı ve karşısındakinin kalbini kırmamak için çok dikkatli ve az konuşurdu. Genellikle mesajını sevgiyle bakan gözlerinden alırdınız.

Yapılan bir iyiliği hiçbir zaman unutmayan ve “nankörlük” kelimesinin anlamını bile bilmeyen bir yapısı vardı. Burhan’ın olduğu ortamlarda kediler bile nankörlük yapmaya çekinirlerdi.

Dostlar, bu dünyadan bir Burhan Kaptan geçti. Tam 365 gün önce, soğuk bir kış sabahında gemisine binip uzaklara gitti. Hem de henüz vakit erkenken gitti. Burhan Kaptan’ın son gülüşü, son el sallayışı, son zarif bakışı o gün limanda ayrıldığımızdan beri kalbimin en müstesna köşelerinden birinde duruyor. Sevgili Burhan, Neşe abladan sonra ayrılışıyla beni en çok etkileyen insanlardan biridir.

Canının derdindeyken kalkıp beni hastanede ziyarete gelmesi, çok az kalmış enerjisinin çok büyük bir kısmını o ziyaret için harcaması; her gün karşımıza çıkmayacak bir insanlık örneğidir. Bir insan başka bir insana nasıl değer verir konusunda bilgi sahibi olmak istiyorsanız o zaman bakınız Burhan Erbilek.

Yakınları, “Hadi git bize kahve bul.” diye tutturduğunda olmadık ortamlarda kahve arayan, Burhan’ın kocaman yüreğidir. “Burada kahveyi nereden bulayım?” demektense Brezilya’ya gidip kahveyi alıp gelmeyi tercih eder.

Hayatı boyunca hiç kimseye yük olmayı sevmeyen Burhancık, aynen yaşadığı gibi sessizce demir aldı limandan. Daha önceki seferlerinden bir farkı yoktu. Aldı kendini, gitti uzaklara. Bu seferki seferin tek farkı ayrılıkların biraz daha uzun sürecek olması.

Kusursuz muydu Burhan Kaptan? Tabii ki değildi. Her fâni gibi onun da kusurları vardı. O harika bir insandı ama bence en büyük kusuru her zaman ikinci planda kalmayı sevmesiydi. Öne çıkmayı sevmeyen yapısı, en yakınındaki insanların averaj üstü becerikliliği ile harmanlanınca tam da sevgili Burhan’ın istediği ortam ortaya çıkmıştı. Büyük dünyayı gezmişti ama rıhtıma yanaşınca da her zaman kendi küçük dünyası içinde kalmayı tercih etmişti. “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesini en iyi sindirmiş olan arkadaşlarımızdan bir tanesiydi.
Sevgili Burhan; çok yakışan beyaz saçların, güzel gözlerin, iyi niyetli bakışların, hepsi ama hepsi her zaman gözümüzün önündeler. Sen kocaman kalbini aldın, denizlere açıldın ama biz rıhtımda halen seninleyiz.

Van Persie’nin formsuzluğunun çok canını sıktığını biliyorum ama sen dert etme güzel kardeşim. Takım yavaş yavaş toparlanıyor. 2023 gibi muhteşem top oynamaya başlayacağız.
Rahat uyu, ışıklar içinde uyu, mekânın cennetin en güzel köşesi olsun.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

13 Aralık 2015 Pazar

Bugün Benim Doğum Günüm

İyi Akşamlar Dostlar,

Her ne kadar bazı arkadaşlar “Doğum Günü” kelimesinin bitişik yazılması gerektiğini düşünse de ben ayrı yazılması gerektiğini düşünenlerdenim. Daha dün iki cümleyi bir araya getiremezken bir de Türkçe gramer kuralları hakkında ukalalık yapmaya başladım.
Bugün benim doğum günüm. Dostlarımızın seyahate gidecek olması nedeniyle erkenden başlayan kutlamalar bütün bir hafta boyunca devam etti. Her platformdan yüzlerce mesaj geldi; sağ olun, var olun.


“Yaş gününü kutlayan herkese zaten bu tip mesajlar geliyor, ne yapalım yani?" diye düşünebilirsiniz ama ben gelen bütün bu minik yazıları bir başka gözle, bir başka kalple okuyorum.

Gelen bütün yazılarda sanki bana özgü gerçek bir samimiyet ve iyi dilekler varmış gibi hissediyorum. Her dakika bir arada olduğum dostlarımdan tutun da yıllardır görmediğim dostlarıma kadar her mesajı büyük bir sevgiyle ve mutlulukla okuyorum. Bazen de mesaj sahibiyle yaşadığımız güzel günler aklıma geliyor.

“İnsan karşısındakini de kendisi gibi bilirmiş.” demişler. Gerçekten de çok doğru bir söz. Ben mesajları büyük bir sevgi ile okuduğum için karşımdakilerin de aynı sevgi yoğunluğu ile o mesajları yazdığını düşünüyorum. Kim bilir belki de öyle hissetmek istediğim için öyle düşünüyorumdur.


Bütün mesajlarınıza tek tek cevap verebilmeyi çok isterdim ama inanın bu mümkün değil. Bir sene onu yapmaya kalktım ve altından kalkamadım. Ankara Bahçelievler’de 13 Aralık Pazar günü soğuk bir kış sabahında başlayan yolculuk, yol boyunca birçok kıymetli dost biriktirerek bugüne kadar geldi. Etrafımda bu kadar çok sevdiğim akrabalarım, dostlarım, kardeşlerim olduğu sürece, ben bu yolda daha çok yol alırım. Yola girenler olur, çıkanlar olur ama büyük bir grupla yolun sonunu muhakkak görürüz.
Yine bir 13 Aralık gününde, soğuk bir havada sıcacık mesajlarınızla yüzümü güldürdünüz. İyi ki varsınız, iyi ki benim dostumsunuz.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

9 Aralık 2015 Çarşamba

Arım Balım Peteğim...

Günaydın dostlar…

50 yaşına geldi ama 50 milim büyümedi. Çocuk ruhundan bir gram bir şey kaybetmeyen, her yönüyle çok farklı, kendine münhasır bir insandan söz ediyoruz.
Çocukluğunun yanında, azıcık çatlak olduğunu savunanlar olsa da; aslında gerçek durum hiç de öyle değildir. Onun çatlak görünüşü iyi bir “Yay” olmasından gelir. Yay burçları farklıdır, değişiktir ve diğer burçlarla mukayese edildiğinde çatlak görünümlüdür. Petek de burcunun bütün özelliklerini taşıyan iyi bir Yay burcudur.


Alçak gönüllüdür Petek. İnanılmaz derecede yardımsever olduğunu da çok az kişi bilir. Bir akşam Aylin okuldan eve gelip de, “Okuldan proje verdiler, bir huzur evine gidip orada kalanlarla röportaj yapmam gerekiyor” dediğinde, tam olarak ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Ertesi sabah işyerinde konuyu anlatırken “Ben götürürüm” diye ortaya atılması, beni büyük bir çaresizlikten kurtarmıştı.

Daha sonraki günlerde zaten sık sık huzurevlerine gidip ziyaretler yaptığını, yardım ettiğini öğrenmiştim. Petek’in akıllara zarar bir yardım etme boyutu vardır. Maddi ve manevi olarak kendi boyutlarının çok üzerinde yardımlara kalkışır. Parası kalmasa bile, cebindeki en son kalan parayı gözünü kırpmadan karşısındaki insana verebilen çok özel bir insandan söz ediyoruz. Her zaman karşısındakinin ondan daha çok ihtiyacı olduğunu düşünür.

Petek, çok çalıştı, çok da para kazandı ama taşıdığı kocaman kalbi yüzünden hiçbir zaman “paralı” bir insan olamadı. Tabii burada Yay burcu olmasının etkisini de unutmayalım. Her Yay burcu insan gibi, Petek de gezmeyi, yemeyi, içmeyi, seyahat etmeyi çok sever.

En zor işlerden biri de Petek’e telefon edebilmektir. Aradığınızda Nepal’de de olabilir, Afrika’da gergedan avında da. Kim bilir belki de Peru’da İnkaların peşindedir. Sabah ofiste görmüş olmanız hiçbir şey ifade etmez. Öğleden sonra Güney Kutbu’nda ayı balığı yakalama turlarına katılmış olabilir.

Yay burcu demişken; her zaman eğlenceli, her zaman gözleri gülen bir insandan bahsediyoruz. Her ortama büyük bir başarı ile uyum sağlar. Samimiyeti, iyi niyeti, sıcak yaklaşımları ve eşsiz yardımseverliği onu her daim aranan ve sevilen bir insan haline getirmiştir.
İşe yeni başlamış pazarlamacılar gibi hep beraber masasının etrafını sarmadığınız müddetçe sorun yoktur. Her Yay burcu gibi o da çok fazla sıkboğaz edilmeye gelemez.

Beceriklidir, akıllıdır, iş bitiricidir ama tek beceremediği iş; içki içmektir. Gerçi son yıllarda o konuda da epeyce yol almış. Görüyorsunuz çok çalışınca oluyor, azmin elinden hiçbir şey kurtulamıyor.

Az daha en büyük özelliğini söylemeyi unutuyordum. Petek de benim gibi Giresunludur. Karadeniz’in hırçın dalgalarının özelliklerini de en az benim kadar iyi taşır. Çok da üstüne giderseniz, petekten çıkarmaya çalıştığınız balın içinden bir anda arı da çıkabilir. Masum görünüşlü, iyi niyetli gözlere aldanmayın, şansınızı zorlamayın, arıyı ortaya çıkartmayın.

Petek, benim 25 yıldır hayatımda olan iş arkadaşlarımdan biridir. Yıllardır bir arada çalışmadığımız halde diğer bütün arkadaşlarımızla olduğu gibi onunla da bağlantımız hiç kopmadı.
İş arkadaşımdır, hemşerimdir ama ondan daha da önemlisi, Petek kara gün dostudur. Ne zaman bir ihtiyacınız olsa minik bir Giresun fındık faresi gibi Petek oradadır. Bir şey söylemenize bile gerek yoktur. İhtiyaç duyulan konuyu hemencecik kendisine yük edinir.

Annen seni doğurarak çok hayırlı bir iş yapmış. İyi ki varsın, iyi ki doğmuşsun, iyi ki bizlerin hayatındasın. Doğum günün kutlu olsun…
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

4 Aralık 2015 Cuma

Şaşkınbakkal Köprüsü...

Günaydın dostlar…

Yorgun argın eve gelirken, bir anda kendinizi bir trafik düğümünün içinde bulduğunuz ve altınıza kaçırmaya ramak kalan noktaya Şaşkınbakkal Köprüsü denir. Kim bilir kaç kişi bu köprü yüzünden altına yapmıştır?
 
Her zaman olduğu gibi, burada da sorunun nedeni öküzcükler. Hiçbir uyarıyı dikkate almadan, köprünün altında kamyonuyla beraber sıkışıp kalarak insanların altlarına kaçırmasına neden olan kişileri kısaca "öküzcük" diye tanımlıyoruz.
Şaşkınbakkal’ın birçok artısı vardır. Evden adımınızı attığınızda 5-10 dakika yürüyerek her ihtiyacınıza ulaşabilirsiniz ama bir de herkesin bildiği başa bela bir demiryolu köprüsü vardır. Ne zaman kimin köprünün altında sıkışacağı hiç belli olmaz. Şunu da belirtmek isterim ki, “köprünün altına kamyon sıkışması durumu” öyle kırk yılda bir kere olan bir durum değildir. Aynı gün içinde oraya 3 değişik kamyonun sıkıştığını çok iyi hatırlıyorum.
Gündüzleri de oluyor ama genellikle bu durum hava karardıktan sonra ortaya çıkıyor. Köprüden öce konulmuş olan rezil bir uyarı levhası, hava karardıktan sonra iyice görünmez hale geldiği için; insanlar da köprünün altında sıkışıp kalıyorlar. Sıkışan kamyon bazen lastiklerindeki havayı azaltarak oradan kurtulabiliyor ama bazen de kurtulması saatler sürebiliyor. İşin kötü yanı, orada sıkıştığınız zaman, önünüz, arkanız, sağınız, solunuz her yanınız düğüm olduğu için, hiçbir yöne doğru kaçamıyorsunuz.
Şimdi siz, “Sabah sabah neden Şaşkınbakkal köprüsüne taktı bu?” diye merak ediyorsunuzdur. Taktım, çünkü dün akşam da benzeri bir olay yaşandı. Trafik Bağdat Caddesinde bile felç oldu. Korna sesleri saatlerce bitmedi. Zaten genellikle de öyle oluyor. Burası tıkandı mı, etraftaki bütün yollar felç oluyor.

Aynı durum Avrupa’da, Amerika’da olsa köprüden önce oraya 70 çeşit uyarı koyarlar. Birçok ışıklı uyarı da dâhil olmak üzere her türlü önlemlerini alırlar. Bu nedenle de öküzcüklere çok kızamıyorum. Orada standartların altında bir geçit olduğunu akıllarının ucundan bile geçirmiyorlar. Fazla bir uyarı da olmayınca köprünün altında sıkışıp kalıyorlar.

Köprüden önce boktan bir levhada köprünün yüksekliği yazıyor. İnsanlar bunu göremiyor diye düşünüyorum ama görseler bile bir işe yarar mı ondan da hiç emin değilim. Eminim %90’ı kullandıkları aracın yüksekliğinin ne kadar olduğunu bilmiyordur.

Şaşkınbakkal Köprüsü, bu civarda yaşayanlar için bir sabır testidir. Normal zamanda bile altından 2 aracın zar zor geçtiği bir köprünün, bir de kaza nedeniyle sıkıştığını düşünün. Bu gibi durumlarda uzakta evinizi görürsünüz ama bir türlü ulaşamazsınız.

Seneler içinde bu köprünün altında binlerce araç sıkıştı ama ne bir önlem alındı, ne de bu konuda bir çalışma yapıldı. Sıkışan araç oradan çıkarıldıktan sonra (her konuda olduğu gibi) konu da unutulup gidiyor.
Bu civarda yaşayanların muhakkak başına gelmiştir ama Şaşkınbakkal Köprüsü’nün altında sıkışmak bir gün herkesin başına gelecektir. Sizlere uyarım; bu köprüye yaklaşmadan önce, yeteri kadar benzininiz olduğundan ve sisteminizde yeteri kadar yer olduğundan emin olun…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

2 Aralık 2015 Çarşamba

Amerikalı Yapmış...

Günaydın dostlar…

Bizde yapsan kıyametler kopar ama Amerikalı yapmış.
Şu anda İstanbul uyuyor. Birazdan herkes uyanacak ve düğüm olmuş trafikte işine gitmeye çalışacak. İstanbul’un trafik gerçeği ortada ama yapımız da ortada. Her sabah bu eziyeti çekeriz ama 10 dakika erken yola çıkmayız. Ben olsam bu eziyeti bir sabah çekerim, ikinci sabah daha erken bir saatte yola çıkarım.


“Nasıl olsa acelem yok, işe gidiyorum” ruh hali, insanların her sabah bu eziyeti çekip trafiğin iyice içinden çıkılmaz bir hal almasına neden oluyor.

Amerikalı ne yapmış? Son derece kapitalist bir çalışma yaparak, yollara giriş çıkış fiyatlarını saatlere göre belirlemiş. Nasıl mı? Hemen anlatayım.

Örnek olarak: Adam diyor ki, “E-5 karayoluna sabah saat 7.00 – 10.00 arası girersen bunun bedeli 10 TL’dir”. Bu yola girer girmez, arabalarındaki bizim OGS benzeri cihazlardan bu miktar düşüyor. Arabasında bu cihazdan olmayan da bu yola giremiyor. Borsa gibi, bu fiyat trafik yoğunluğuna göre sürekli değişiyor. Öğleden sonra saat 14.00’de girersen 5 TL, sabaha karşı saat 4.00 gibi girersen 0,50 TL olabiliyor. Bir formül belirlemişler; o formül trafik yoğunluğuna göre fiyatları otomatik olarak belirliyor.

Her şey otomatik olarak ayarlanmış. 10 TL olması gereken bir saatte o gün tesadüfen trafik yoksa o zaman 1 TL’ye de geçebiliyorsunuz. Birçok ana arterde bu tip uygulamalar var. Canın istemiyorsa, aynı yolu E-5’e girmeden Minibüs Yolu’ndan da gidebiliyorsun ama doğal olarak 500 tane ışığa ve çok daha yoğun bir trafiğe maruz kalıyorsun.

Üstelik bu uygulamanın yapıldığı şehirler bizdeki gibi nüfusu 15 milyon olan yerler değil. Genelde nüfusu 500,000’in üzerinde olan her şehirde buna benzer uygulamalar var.
Bir diğer uygulama da: Belirli yollara veya şeritlere girebilmek için aracında en az 2 kişi olması şartı. Yine bizden örnek verirsek, “Sabah saat 6.00 – 9.00 arası TEM’e gireceksen arabanda en az 2 kişi olması gerekiyor” diyor. Tek başına bu yollara giren olursa büyük ceza kesiyorlar. Bazı yollarda da, “sol şeridi kullanabilmek için arabanda en az iki kişi olması gerekiyor” şartı var.
Bunlara benzer birçok uygulama var. Gördüğünüz gibi Amerikalı bir takım önlemler almaya çalışmış. Bizde olsa, hemen zengin fakir edebiyatı yapılmaya başlanıp, söylenmedik laf kalmaz. Televizyonlarda gecelerce açıkoturumlar düzenlenip, devletin zenginleri nasıl koruduğu vurgulanır.

Hızla artan araç sayısı, yönetimleri çeşitli tedbirler almaya zorluyor. Toplu taşıma sistemlerinin olmaması gibi parametreler de bu durumun üzerine tuz biber ekiyor. Hemen belirteyim; Amerika’da da toplu taşıma sistemleri çok zayıf. Birçok şehirde metro sistemleri daha yeni yeni kuruluyor.

İstanbul gibi kontrolden çıkmış şehirler de eninde sonunda bu tip önlemler almak zorundadırlar. Sürekli artan araç sayısını 40 senedir hiç değişmeyen yolların kaldırması mümkün değildir.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…