8 Nisan 2014 Salı

Psikolojik Savaşı Kazanmak...

Günaydın Dostlar,

Pazar akşamki Galatasaray – Fenerbahçe maçı bize bir kere daha gösterdi ki psikolojik savaşı kazanmak oyunu kazanmaktan çok daha önemli. Psikolojik savaşı kazandığın zaman zaten genelde oyunu da kazanıyorsun. İki tarafta da maçtan ziyade psikolojik savaşı kazanmak için sahaya çıkmış oyuncu sayısı çok fazla olunca oyun da derbi maçından başka her şeye benzedi. Tarihlerinin en pahalı takımlarını kurmuş iki takım ancak bu kadar kötü futbol oynayabilirlerdi.

"Ne oldu maçta?" diye soruyorsanız, hemen yazayım. Emre’nin zaaflarını iyi bilen Melo psikolojik savaşı kazandı. Kırk dakika boyunca tam bir kör düğüşü içinde devam eden ve bunlar mı bu ülkenin en iyi iki takımı denilen maç, kırkıncı dakikada Galatasaraylı Felipe Melo’nun psikolojik savaşı kazanmasıyla bitmiş oldu. Genelde ikinci yarılarda rakiplerine üstünlük kuran ve yüksek kondisyonuyla maçın sonlarına doğru avantaj sağlayan Fenerbahçe bu avantajını daha başlayamadan kaybetmiş oldu. Artık günümüzde işin psikolojisini idare edebilmek iyi bir futbolcu olmaktan daha önemli. Babamın dediği gibi “İnsanoğlu akıllı olacak ve bu tuzaklara düşmeyecek.”

Yıllar önce oynanan bir Fenerbahçe – Trabzonspor maçının son dakikalarında Anelka’nın düşürülmesiyle Fener bir penaltı kazanmış ve maçı bu penaltı sayesinde kazanmıştı. Maç sonu röportajlarında Trabzon’un o zamanki hocası Şenol Güneş'e “Hocam penaltı mıydı sizce?” filan diye sorduklarında çok sevdiğim bir cevap vermişti. “Penaltı olup olmaması hiç önemli değil, akıllı oyuncu, maçın son dakikalarında o şekilde ayağını oraya sokmayacak, Anelka hafifçe topa dokunarak bizim oyuncuyu tuzağa düşürdü.” demişti. İnsanoğlu akıllı olacak ve bu tuzaklara düşmeyecek.
Amerikan futbolunda “huddle” dedikleri oyuna başlama dizilişinde herkes bilir ki o beş on saniye içinde futbolcular birbirlerine söylemediklerini bırakmazlar. Karşı taraftaki de sinirlenip yumruk atarsa oyundan atıldığıyla kalır. Bütün amaç karşı taraftakini aciz duruma düşürmektir. İnsanoğlu akıllı olacak ve bu tuzaklara düşmeyecek. Yirmi yıldır futbol oynayan oyuncuların artık bunları biliyor olması lazım.

Sahalarda durum böylede hayatın diğer platformlarında farklı mı? Hiç farklı değil, orada da durum aynı. O ortamlarda da psikolojik savaşı kazananlar işlerini hallediyorlar.

Okullarda iyi öğrenci, düzgün öğrenci, başarılı öğrenci olanlar değil; psikolojik savaşı kazananlar herkesin konuştuğu çocuklar oluyorlar. Günümüzde politik olmak, ikiyüzlü olmak, başkalarıyla uğraşmak; doğru bir şeyler yapmaktan çok daha önemli bir hale geldi.
İş yerlerinde de durum çok farklı değil. Birileri dünyadan habersiz, aralıksız çalışırken etrafta dolaşanlar, politik olanlar, onun bunun dedikodusunu yapanlar, sigara odası kulislerini başarıyla tamamlayanlar; genelde bu savaştan galip çıkıyorlar.. Hatta ve hatta bu insanların sistem nazarında bir cazibeleri de oluyor. Tecrübeleriyle, çalışma ahlaklarıyla, bilgileriyle, tahsilleriyle vs. diğerleriyle başa çıkamayacağını anlayan insanlar, diğerlerini sistemin gözünden düşürmek için büyük bir psikolojik savaş veriyorlar. Her ortamda ikiyüzlülük,  üçyüzlülük, beşyüzlülük artık çok yaygın bir durumda. Günün çoğunu başkalarını etkilemek için kullananlar, genelde gününün çoğunu iş yaparak geçirenlerden daha başarılı oluyorlar.
Yaşananlarda bu gerçekleri doğruluyor. Örnek olarak yıllardır hakkında söylenmedik şey bırakılmayan ama her daim de başrolde olan Emre, Volkan, Sabri gibi oyuncular bu durumun bir ispatıdır.

İyi iş yapmanın değil de denileni yapmanın daha makbul olduğu günümüz iş çevrelerinde bu şahıslar, her türlü işin içinde oldukları için genelde daha başarılı oluyorlar. Emre gibi her saniye yaygara yapanlar da, Burak gibi her dokunuşta insanları aldatmaya çalışanlarda, iki ayrı taktikle de olsa sistemi etkileme konusunda çok başarılılar.


Siyasette de durum çok farklı değil. Çok yakın bir geçmişte etkileme gücü olanın, psikolojik savaşı kazananın ne kadar etkili olabileceğini hep beraber gördük.
 Diyeceksiniz ki "İyi güzel de bütün bunlar doğru ve güzel işler değil." Kesinlikle katılıyorum ama oyunun bu kaidelerle oynandığı bir ortamda, konu ne olursa olsun, ister sahada ister sokakta ister okulda ister iş ortamında psikolojik savaşı kazanamayanların başarılı olması mümkün değil. Bknz : 06 Mart 2014 tarihli Emre – Melo savaşı.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

7 Nisan 2014 Pazartesi

Minik Pamir Melek Oldu

Günaydın Dostlar,

“Arayın bulun da büyüdüğünde  Gezi Parkı'nda size taş atsın.”

“Kaybolduysa kayboldu, kaybolmasaydı, pis çapulcular ve ülkücüler sizin yatacak yeriniz yok.”
“Boş verin Pamir’i filan, %46'yı nasıl koyduk ama.”



“Çocuğu bilerek saklamışlar, sonradan 'Twitter sayesinde bulundu.' demek için.”
“Pamir’in kaybolmasını gazeteciler organize etmiş.”

“Ailesinin Alevi olduğu söyleniyor. Doğru mu acaba?”
"Babası güvenlik sistemleri satan bir şirketin sahibiymiş, çok zenginmiş.”

“Bizim çocuklar lağım çukurlarında ölürken zenginlerin çocukları havuzlarda ölüyor.”
“İlk önce ağaçların peşindeydiler, şimdi de Pamir derdine düştüler.”

“Her gün bu ülkede bir sürü çocuk kayboluyor, ölüyor, tek dert Pamir mi?”
“Madem çocuk bu kadar yaramaz, anası göz kulak olsaymış.”

“Annesi DHKP-C üyesiymiş.”
“Babası Gezici Zello tarikatı üyesiymiş.”

“Çocuğun üçüncü köprüye çok yakın bir yerde ölmesi çok manidar.”
“Çocuğu ormanda aramak, üçüncü köprü inşaatı için kesilen ağaçları göstermek için bir bahane. Aramayı yapan da yine tanıdık bir ekip.”

Bunlar benim gözüme ilişen yüzlerce mesajdan bazıları. Hiçbirini üzerinde yorum yapmaya değer bulmuyorum. Burada mesajların içeriğinden daha önemlisi, insanlara bu mesajları yazdıran ruh hali.
Yüzlerce, binlerce Anadolu insanına yakışan sözler de yazıldı ama ne yazık ki bu yukarıdakiler gibi de yüzlerce, binlerce sözler söylendi..

Biz bu kadar mı kötüyüz? Minik bir meleğin arkasından insanların Alevi olmasından, geziye katılmış olmasından veya zengin olmasından başka söyleyecek lafımız yok mu? Hayır, biz bu değiliz. Ben bu insanların çoğunlukta olduğuna inanmak istemiyorum. Öyle olsaydı tanıdık, tanımadık binlerce insan Pamir’i aramak için yollara düşmezdi. Sonuçta bu bir futbol maçı değil. Minicik bir yavru kaybedildi. Minik odası boş kaldı. Gözleri yaşlı anne ve baba, Pamir’in oyuncak ayısına sarılıp ağladığında hiç mi üzülmeyeceksiniz? Kalpleriniz bu kadar mı nasır tuttu? Tamam birileri kutuplaştırdı bizi ama maşallah biz de hazır bekliyormuşuz.
Biz nasıl bu duruma geldik?

Vefat eden bir insanın (hele hele bir çocuğun) arkasından nasıl böyle canavarca laflar yazabiliyoruz?
“Bizden olmayan ölsün.” zihniyeti bu kadar mı insanların içlerine işledi? Vicdanı ölmüş, insanlığı kaybolmuş insan en tehlikeli insan tipidir.

Anadolu çocuğu merttir, düzgündür. Düşmanı bile olsa asla ölen bir kişinin arkasından böyle şeyler söylemez. Söyleyecek fazla bir şey yok. Bu toplumu bu kadar gererek kendinden olmayanlar hakkında bu tip şeyler söyletenler, yazdıranlar utansınlar ve eserleriyle gurur duysunlar.
Sen üzülme minik Pamir. Rahat uyu, senin melek olman insanlara cennetin kapılarını açsın. Senin minik topunu, minicik uyku tulumunu görüp de ağlamayan bu insanlar aslında kötü insanlar değiller; sadece yanlış yönlendiriliyorlar. Bir gün onlar da muhakkak doğru yolu bulacaklardır.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

5 Nisan 2014 Cumartesi

Doktor Ekrem Amca

Günaydın Dostlar,

Mademki dün Michigan’dan söz etmeye başladık, Doktor Ekrem amcadan bahsetmeden olmaz. Yeni nesil “Ekrem amca” derdi ama biz “Ekrem ağabey” derdik. Gerçekten de o dönem orada bulunan Türk (ve hatta diğer yabancı öğrenciler) öğrenciler için bir şanstı.

Çok uzun yıllar Amerika’da yaşamış olduğu halde Akdeniz’in bağrından çıkıp, Tarsus Amerikan kolejinden geçip Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinin koridorlarında dolanan yaşamından hiçbir şey kaybetmeyen, ne Türklüğünde ne duruşunda ne de değerlerinde bir gram bir şey değişmeyen çok farklı bir insan.

Amerika’ya gittikten birkaç yıl sonra tanışmış olsam da Ekrem ağabey benim ağabeyim, amcam, babam, arkadaşım, dostum, Amerika'daki ailem, her şeyimdi. Eşi Gülseren ablanın da kalbimde bambaşka bir yeri vardır. Ben Türkiye’den çıkarken daha 18 yaşına bile basmamıştım. Şimdiki haberleşme olanaklarının da hiçbiri yoktu. En fazla ayda bir kere telefonda konuşur, sık sık da mektup yazardık. Dünyanın öbür ucunda tek başına olan 18 yaşında bir çocuk için Ekrem amca bir güvencedir.
Ekrem amca doktor. Amerika’daki diğer Türk doktorları gibi o da zengin Allaha şükür ama Ekrem ağabeyin zenginliği cüzdanından çok gönlünde. Amerika’daki en küçük azınlıklardan biri Türkler. Yerleşik olanların çoğu da doktor ve genelde de maddi durumları çok iyi. Allah daha çok versin. Ekrem ağabeyi tanımazken bir hasta olduğumda bir gün bir tanesini aramıştım, o da bana "Doktora git.", "Okulun kliniğine git.", "Hastaneye git." filan gibi laflar söyleyerek hiç bulaşmamak için elinden gelen her şeyi yapmıştı.

"Hastaneye git." diyorsun, iyi güzel de nerede bizde hastaneye gidecek para? Hadi diyelim ki gittik, hastanedeki doktor veriyor minicik bir antibiyotik. Biz alışmışız burada antibiyotikleri leblebi gibi yutmaya, benim öküz gibi şişmiş boğazım minicik antibiyotikle geçer mi? Bu nedenle de ne doktorlar öğrencilere ne de öğrenciler doktorlara pek bulaşmazdı. Senede bir defa Cumhuriyet balosunda görüşürdük. Durum şimdiki gibi değil, dolarları cebine koyan yurt dışına gidemiyor, paralar Milli Eğitim Bakanlığından geliyor ve genelde de zamanında gelmiyor. Bu nedenle de öğrenciler, genelde parasızdı ve zar zor idare ediyorlardı.

Bunu bilen doktorlar, öğrenciler bizden para ister korkusuyla öğrencilerin bulunduğu mahalleden bile geçmezlerdi. Ekrem ağabeyi farklı yapan da işte tam bu konudur. O her zaman öğrencilerin içinde, yanında, arkasında her yerdeydi. Sanki millet çocuğunu oraya Ekrem ağabeye güvenip de yollamış gibi bir durum vardı. Okula kayıt mı yaptıramıyorsun, paran mı gelmedi, aç mı kaldın, hasta mısın, bir halt ettin polisle, mahkemeyle mi başın dertte; ihtiyacın her neyse Ekrem ağabey oradadır.

Amerika’ya gidebilmek için öğrenci vizesi almak lazım ve de vize alırken Amerika’da yaşayan birinden garantörlük istiyorlardı. Sen Amerika’da bir haltlar yersen veya bir yerlere borç takarsan bu şahsı sorumlu tutacaklar. Tanıdık tanımadık yüzlerce öğrencinin garantörü Ekrem ağabeydi. Bu bir risktir ve bu dönemde kimse böyle bir riske girmez. İçinde taşıdığı değerler çocuklara “hayır” demesine mani oluyordu..

Ekrem ağabeyin muayenehanesi Türklerin buluşma noktası gibiydi. Uzun bir müddet arayıp sormazsan da sitem eder, kızardı. Ne zaman ki Ekrem ağabeyi beş altı gün aramamışsan kesin hasta olursun ve muayenehaneye kuzu gibi düşersin. “Ekrem ağabey işte ben arayamadım birkaç gündür.”, “Biraz boğazım da şişti de.” filan diye sen lafa girerken “Beter ol çocuğum.” derdi. Sen günlerdir aramadın, suçlusun; artık oturup her türlü sitemi dinleyeceksin. Boğazın şişmese geleceğin yok, diye başlayan cümleler birkaç dakika devam ederdi..
Ekrem ağabey çocuk doktoru ama çok büyük bir zamanı da üniversite öğrencilerini tedavi etmekle geçiyordu. Bizim yapımızı, nasıl iyileşebileceğimizi en iyi o biliyordu. Biz öyle 50 mg antibiyotikle filan iyileşemeyiz.
Bizim için Ekrem ağabey bir şanstır. Hiçbir şey olmasa bile varlığı bile yetiyordu. Onun orada olduğunu bilmek, bizler için her açıdan bir güvence idi. Diyeceksiniz ki "Bu kadar iyilik yaptı da hiç mi nankörlük görmedi?" Görmez olur mu? Görmediği nankörlük kalmadı. Nankörlüğün her cinsinden beşer onar defa gördü. "Yemek yiyecek param yok." deyip Ekrem ağabeyden borç alanları, ertesi akşam şehrin en pahalı restoranlarında görmek çok sık karşılaştığı bir durumdu. Gördüğü nankörlükler, Karadeniz’e köprü değil; altı şeritli yol olur.

Benim babam, o zamanlar Ekrem ağabeyi hiç görmemişti ama o bile ayda bir defa yaptığımız konuşmalarda bana Ekrem ağabeyi sorardı. Sonra tanıştılar ama tanışmadan önce bile öğrencilerin aileleri Ekrem ağabeyi bilirdi.

Ekrem ağabey çoktan emekli oldu. Allah uzun ömürler versin, şimdi emekliliğinin tadını çıkartıyor. Her sene İstanbul’a da geliyor, güney’e de gidiyor, Amerika’da da yaşıyor. Elli yıldır oralarda olduğu kesin. Bu kadar yıldır Amerika’da yaşayıp Anadolu kültüründen, değerlerinden hiçbir şey kaybetmeyen özel bir insan o. Michigan’da en güzel dönemi bizim yaşadığımıza inanıyorum. Aradan otuz yıldan fazla bir süre geçmiş olmasına rağmen halen o günlerde kurulan arkadaşlıklar, dostluklar devam ediyor. O güzel dönemin en güzel parametrelerinden birisi de Ekrem ağabeydir. Ben, bu özel insan benim hayatımın bir parçası olduğu için çok şanslıyım.
Sağlıklı kalın, mulu kalın...

4 Nisan 2014 Cuma

Michigan'da Bilgisayar Okumak

Günaydın Dostlar,

Bu güzel cuma sabahında artık hepimizin güncel olaylardan çok sıkıldığını düşünüyorum. Gelin bırakalım 2014’ün İstanbul’unu, 1970’lerin Michiganı’na gidelim. Yıl 1978 - 1979. Emin’in 19 20 yaşlarında Michigan’da üniversiteye gittiği yıllar.


O günlerde çok revaçta olduğu ve de çok yeni bir konu olduğu için ben de bilgisayar okumaya karar vermiştim. Bu konuya epeyce bir merakım da vardı. Sevgili arkadaşım, kardeşim Bülent ile beraber yıllarca Michigan’ın kışın averaj -25 -30 derece olan havasında uğraşıp durduk. Bülent hep yanımdaydı. Benden birazcık küçük olduğu için beni çok sever, sayardı. MBA yaptığımız yıllar da hep beraber geçti. Çok şey yaşadık sevgili Bülent’le. Ne yazık ki Türkiye’ye döndükten kısa bir süre sonra sevgili Bülent Ankara’da bir trafik kazasında vefat etti. Üzerinden yirmi yıla yakın bir süre geçmiş olmasına rağmen seni hiç unutmadım, mekanın cennet olsun sevgili kardeşim.

Michigan’da şartlar zor. Paramız yok denecek kadar az. Okullarda, şu andaki dizüstü bilgisayarlar kadar hafızası olmayan ama ağırlığı on üç ton gelen bilgisayarlar var. Bilgisayarı kullanabilmek için günler önceden iki saatlik bir saat dilimini rezerve etmen gerekiyor. Fortran programlarının tek tek delikli kartlara yazıldığı dönemler. Hemen hemen hiçbir paket program yok.. Biz tam okulu bitirirken yavaş yavaş Lotus 123, Word Perfect gibi programlar ortaya çıkmaya başlamıştı.
Sevgili Bülent ile birlikte genelde biz gece gündüz ayaktaydık. Biraz uyuduksa da saati sabahın 03.00’üne, 04.00’üne kurarak kalkıp okula gittiğimiz çok olmuştur. Dışarısı -30 derece iken kalkıp, giyinip okula gitmek hiç de kolay bir iş değildir. Tabii yün donsuz olmaz. Michigan’da yaşayan herkes en az yılın altı ayında yün don giyer. Kış bitince de bir anda yaz gelir. İki hafta içinde sıcaklığın -30 dereceden +30’a geçtiğini hatırlarım. Yün donunu çıkarmayı unutursan bu seferde kurdeşen dökersin.

Bütün gece ayakta olan insanların karnı da acıkır. O zamanın Michiganı’nda o saatlerde sadece arabaya servis kısmı açık olan Burger King vardı. Rahmetli Bülent gece yarısı beni arar ve "Burger King alıp geleyim mi ağabey?" derdi. Gece saat 01.00 de şu anki Okan Bayülgenlerin, Beyazların örnek aldığı David Letterman’ın programı başlardı. Burger Kingleri yerken muhakkak oturup onu izlerdik. Bu bende öyle bir alışkanlıktır ki muhakkak en az ayda bir kere canım, Burger King ister. Sevgili kardeşim Mutlu hatırlayacaktır, yıllar önce bir gün Mersin’de “Ne yiyelim?” dediğinde Burger King diye tutturmuştum. Bu arada David Letterman da bin yaşına gelmiş ama halen programı devam ediyor.

Program bitiminde yine yazılmış programlar yerlere saçılır ve neresinde hataları olduğu bulunmaya çalışılırdı. Bir şeyleri değiştirdin, gittin denedin ve yine olmadıysa belki bir dahaki denemeni ancak 15 20 saat sonra yapabilirsin. Her dakika terminaller elinin altında olmadığı için eline geçirdiğinde deneme şansını çok iyi kullanman gerekir. Bunlar tabii bir de normal terminaller. Grafik işi iyice sakattı. 45 50 bin öğrencisi olan okulda sadece iki tane grafik çizebilen terminal vardı. Onlara da neredeyse lisedeyken rezervasyon yaptırman gerekiyordu.
Bitirme projesi olarak bana Saginaw – Michigan’daki at yarışlarının programının yazılmasını vermişlerdi. Aylarca üzerinde uğraştığım çok zor ve detaylı bir projeydi. At yarışlarını bilenler bilir, çok çeşitli oynama şekilleri var. Burayla tamamen aynı mı bilmiyorum ama orada, tek bir yarışta bu at birinci olacak diyebiliyorsun veya ilk üçe girecek diyebiliyorsun ya da bu birinci bu ikinci olacak diyebiliyorsun vs vs. Hepsinin ayrı ayrı kazanma oranları var. Ben, hayatımda hiç at yarışı oynamadım ama işin nasıl yürüdüğünün detaylarını iyi bilirim.

1980 başlarında, içinde 8085 – 8088 mikroişlemci bulunan IBM PC’ler piyasaya çıkmaya başladığında artık bizim işimiz hemen hemen bitmişti. Ulan uçuyor bunlar keşke bizim zamanımızda da olsaydı filan diye konuşuyorduk. Sevgili Bülent “Bunlardan bir tane eve aldığımızı düşünebiliyor musun?” derdi. Doğru hatırlıyorsam 5 Mhz civarı da bir hızları vardı. Günümüzde oyuncaklarda bile çok daha hızlı işlemciler var.

Michigan’da zor, kısıtlı ama güzel bir hayatımız vardı. Diplomayı alana kadar herkes gibi biz de çok uğraştık. Gecenin ortasında buldum buldum diye yataktan kalktığımız çok olmuştur. Programın neden çalışmadığını buldum zannedersin, giyersin yün donunu, gidersin okula, denersin ve yine olmaz. Halbuki otuz dokuz dakika önce yatakta sana çok mantıklı gelmişti. Kafamızda devamlı yazdığımız programlar, yaptığımız projeler vardı. Yatakta, uykuda, Burger King’te her yerde hep yazmaya çalıştığımız programların mantığını düşünürdük.

Bütün programlarımı, projelerimi saklamıştım ama Türkiye’ye dönerken mecburen atmak zorunda kaldım. Bugün artık her şeyi yapan o kadar çok paket program çıktı ki bizim üç gün uğraşarak, bir program kodu yazarak yaptığımız işleri bu programlar bir saniyede yapıyor. Günümüzde artık alt seviye dillerin bile yazılması, anlaşılması daha kolay. Alt seviye, üst seviye bütün diller zaman ilerledikçe kullanıcılar için daha kolay (user friendly) bir hale getirildi.
O günlerden ne programlar kaldı ne de bilgisayarlar. Çöpten çıkartıp kullandığımız yataklar da yok. Michigan’da kışlar bile o kadar soğuk olmuyor artık. Emin’in kalbinde tek kalan anılar ve sevgili kardeşi Bülent’in hiç değişmeyecek olan yeri.

Hemen belirteyim, resimdeki arkadaş Bülent değil.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...

3 Nisan 2014 Perşembe

Çok Uzaklara Gitmek

Günaydın Dostlar,

Bazen her şey çok kötüymüş gibi hissedersiniz. Etrafta sanki iyi hiçbir şey kalmamış, güvenilecek tek bir kişi veya kurum kalmamış, artık kaçmak zamanıymış gibi gelir insana. Uzun uzun Marmara’nın mavisinin arkasındaki adalara bakarsınız. Bu gibi dönemlerde, “Bakkala gidiyorum diye evden çıksam uzaklara gidip bir daha hiç dönmesem.” gibi cümleler de sosyal platformların vazgeçilmezleridir.

Uzaklar, her şeyin çok güzel olduğu uzaklar, insanların birbirini sevdiği ve saygılı olduğu uzaklar, insanların dürüst olduğu,  hırsızlık yapmadığı, hatta aklına bile getiremediği uzaklar, insanların birbirinin hakkına saldırmadığı uzaklar.
“Var mı ki böyle bir yer?” diyeceksiniz.


Var. Japonya. Avrupa ve Amerika da bu konuda çok yol almış olmalarına rağmen, bence bu sorunun tam karşılığı Japonya.

Ben, Japonya’da kaldığım kısa süre içinde gördüklerimden çok etkilenmiştim, Döndüğümde de orada yaşadıklarımı sık sık o dönem beraber çalıştığım iş arkadaşlarıma anlatıp durmuştum. "Merhaba!" diyene Japonya’yı anlatıyordum. İnsanların birilerine saygısızlık yapmamak için ne kadar hassas düşündüklerini görmek güzel bir tecrübe olmuştu. Açıkgözlük yapmanın marifet sayıldığı topraklardan, açıkgözlülüğün insanların aklına bile gelmediği topraklara gitmek, benim için farklı bir deneyim olmuştu.

Havaalanından otobüsle otele giderken, otobüs şoförünün 500 metre ileride sol şeridin kapalı olduğunu görüp sağ şeritteki yirmi tane aracın arkasına girmesi, benim ilk Japonya öğrenimim olmuştu. Yirmi saattir yollarda olduğum için de “Ulan bu böyle her kuyruğa girerse yirmi saatte otele gidemez.” diye düşünmüştüm. Gitsene kardeşim soldan, sonra en öne geldiğinde bir şekilde sağa sıkışırsın. Şaka bir yana böyle bir davranış insanların aklından bile geçmiyor.
Japonya’da herkes aynı davranışı sergilediği için sorun olmuyor. Bizim gibi ülkelerde, sen sol şeride girmesen bile hemen arkandan gelen uyuz girer ve o yirmi araba öne giderken sen burada beklediğinle kalırsın.
Japonlar, her ne kadar genç nesille beraber bu işlerin yavaş yavaş bozulduğunu söyleseler de insanların birbirine saygısı konusunda halen bizi bin kere sollarlar.
İş yerinde bazı maskeli insanlar gördüm ve birtakım ciddi hastalıklardan dolayı öyle gezdiklerini düşündüm. Sonradan öğrendim ki nezle olan insan bile iş yerine maskeli gelirmiş. "Başkalarına bulaşırsa çok ayıp olur." diyorlar. Bizdeki insanların birbirinin suratına öksürme, hapşırma durumunu düşününce sanki arada epeyce bir fark var gibi.

Sahtekârlık ve hırsızlık, gerçekten de akıllarının ucundan bile geçmiyor; sistem tamamen dürüstlük üzerine kurulmuş. Bu nedenle de Japonya en az yabancı çalıştıran ülkelerden bir tanesi. Her türlü işi Japonlar yapıyor. Oradan, buradan insanlar gelsin ve sokakları süpürsün gibi bir durum kesinlikle yok. Bu kültürleri, bu ortamları bozulsun istemiyorlar.

Yıllar önce Almanya’da küçük bir şehre gitmiştim ve bana "18,000 nüfuslu şehre yıllar içinde 20,000 Anadolu çocuğunun geldiğini ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını" anlatmışlardı. Aynı şey Japonya’da da olsa ne olur diye düşünmeden edemedim.
Türkiye’de her türlü kırma, vurma, kurcalamaya maruz kaldığı için bir türlü oturmayan ama Avrupa’da, Amerika’da, Uzak Doğu’da çok yaygın kullanılan satış otomatları, Japonya’da birçok ürün için en yaygın satış kanalı. Bırakın meşrubatı, kahveyi, çikolatayı, sigarayı; yeni çıkan kitaplar bile bu otomatlardan satılıyor. Kimse bu otomatlarla güreşmediği için de sistem tıkır tıkır işliyor. Halk, evine tonlarla erzak almıyor. Bunun için zaten yerleri de yok. Canı bir şey içmek isteyen, iniyor sokağa, hemen otomattan alıp içiyor.
Bizim İstanbul kartı gibi orada da Japonya kartı var. Tek farkı bu otomatlar da dâhil olmak üzere her yerde kullanabiliyorsunuz. Sonra da her firma, gidip bu kartı işletenlerden kendi satış rakamlarına denk gelen parayı alıyor. Hiç sorun çıkmadan yürüyor. Neden mi? İnsanlar dürüst ve birbirlerine ve de sisteme güveniyorlar da ondan. Bizim ülkemizde böyle bir kart üzerinden satış yapıp, sonra da gidip belediyelerden paranızı almaya çalıştığınızı düşünebiliyor musunuz? On üç tane form doldurup, on üç noterden tasdik ettirip yine de on üç ayda paranızı alamazsınız.

Bizim güzel ülkemizde de bir gün işler Japonya’daki gibi olur mu? Hayır olmaz. Ayrıca olmasına gerek de yok. Biz senelerce içimizde büyütüp beslediğimiz Anadolu insanlığını, misafirperverliğini, hoşgörüsünü, yardımseverliğini, sevgisini, saygısını, Allah korkusunu, dürüstlüğünü, iyi niyetini kaybetmeyelim ve çevremize zarar vermeyelim yeter.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın...




2 Nisan 2014 Çarşamba

İlk Önce Karnın Doyacak

Günaydın Dostlar,

Abraham Maslow, Amerikalı bir psikolog.

1943 yılında bir çalışma yapmış ve adını “İhtiyaçlar Hiyerarşisi” koyduğu bir teoriyi ortaya atmış. Özet olarak Maslow amcam bu teoride demiş ki insanların beş farklı ihtiyaç seviyesi vardır ve bir alt seviyedeki ihtiyacını gideremeyen insan bir üst seviyeye çıkamaz. Bir üst seviyeyi düşünebilmesi için ilk önce bulunduğu seviyedeki ihtiyaçlarını karşılaması lazımdır.



Örnek vermek gerekirse bir insan, öncelikle temel ihtiyaçlarını karşılamalıdır. Aç insan için güvende olup olmamak o kadar da önemli değildir. İkinci seviye güven hissidir. Karnı doyan insan da ikinci olarak güvende yaşamak ister. Hayvanlar da bu şekilde yaşarlar.  Acıkan hayvanlar, karınlarını doyurmak için ava giderler ve bunu yaparken de tehlikeye atılırlar. Karınları doyduktan sonra da artık onlar için önemli olan hayatlarını güvenli bir şekilde sürdürebilmektir.

İlk iki seviyedeki ihtiyaçlarını karşılayan insan, artık yavaş yavaş arkadaşlık gibi cinsellik gibi insan olma gereksinimlerini karşılamak ister. Merdivenden çıkar gibi bir adımı atıp daha sonra diğer adımı atmak gibi bir durum.

Kısaca bu teori, ilk önce bir alt seviyedeki ihtiyaçlarınızı karşılar, daha sonra da bir üst seviyedeki ihtiyaçlarınızı karşılarsınız diyor.

Maslow, ihtiyaçları şu şekilde kategorize ediyor:

Fizyolojik ihtiyaçlar (nefes, besin, su, cinsellik, uyku, denge)

Güvenlik ihtiyacı (vücut, iş, kaynak, etik, aile, sağlık, mülkiyet güvenliği)

Ait olma, sevgi, sevecenlik ihtiyacı (arkadaşlık, aile, cinsel yakınlık)

Saygınlık ihtiyacı (kendine saygı, güven, başarı, diğerlerinin saygısı, başkalarına saygı)

Kendini gerçekleştirme ihtiyacı (erdem, yaratıcılık, doğallık, problem çözme, ön yargısız olma, gerçeklerin kabulü)

Unutmayalım ki bu yetmiş yıllık bir teori ve günümüze kadar birçok değerli akademisyenin bu teori üzerinde çok yoğun çalışmaları ve yorumları olmuştur. Örnek olarak bir insanın aşık olabilmesi için ille de karnının tok mu olması gerekiyor gibi yeni teoriler, karşı görüşler ortaya atılmıştır. Bazı kimseler de bu seviyelerin ikişer ikişer geçilebileceği görüşünü ortaya atmıştır. Biz konunun o kısmını işin uzmanlarına bırakalım.

Sabah benim yazılarımı okuyan arkadaşlarım ve dostlarım arasında bu gibi teorilerin kitabını yazmış ve sonra bir daha yazmış birçok kişinin olduğunu çok iyi biliyorum. Lütfen kimse bana kızıp da “Ulan elinin hamuruyla Maslow’un teorisini yazmak sana mı kaldı?” demesin. Ben sadece naçizane dilimin döndüğü kadar anlatmaya çalıştım.

Maslow amcanın teorisi de gösteriyor ki insanlara bir şeyler anlatmaya çalışırken veya onlardan bir şeyler beklerken onların bu ihtiyaçlar piramidinin hangi seviyesinde olduğunu çok iyi kavramak lazım. Karnını doyurmaya çalışan bir insana veya yatağında zar zor ısınmaya çalışan bir insana, sen etik değerlerden söz etmeye çalışırsan pek ilgisini çekemeyebilirsin. Piramidin birinci seviyesinde olan bir insan için bir çuval kömür senin etik değerler yaygarandan daha fazla etkili olabilir.

Bambaşka öncelikleri olan ve geldiği şehirde köydeki hayatından bir milim daha iyi bir hayat yaşadığına inanan ve de buna şükretmeye çalışan insanlar, başkalarının haklarına yapıldığı iddia edilen tecavüzle hiç ilgilenmeyebilirler.

Konu ne olursa olsun, karşındaki dostun da olsa düşmanın da olsa işin püf noktası onu iyi anlamaktan geçiyor. Kendi planlarını doğru yapabilmek için ilk önce onun düşüncelerini, önceliklerini, ihtiyaçlarını iyi anlaman gerekiyor.

Evinde soğukta üşüyen insanlara Çaykovski’nin “Fındıkkıran Balesi” gösterimine bedava bilet vermek onların ilgisini çekmeyebilir. İlk yapacakları iş, bulundukları seviyedeki ihtiyaçlarını karşılayabilmek için biletleri satmaya çalışmak olur.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

1 Nisan 2014 Salı

Cumhuriyet Halk Partisi

Günaydın Dostlar,

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)… Doğduğumdan beri hayatımın bir parçası. Düşünüyorum da bazen elli senedir benim hayatımda olan kaç kimse veya kaç şey var diye ve elli tane sayamıyorum ama Cumhuriyet Halk Partisi her daim benim hayatımda. Doğduğumda İsmet İnönü ile başlayan yol bugün Kemal Kılıçdaroğlu’na kadar uzandı.

Elli yılda 50 cm ileri gidemeyen, tarihi mirasının artı getirdiği kadar eksi de getirdiği bir parti. Bugün artık Atatürk, Cumhuriyet söylemleri de olmasa belki de seçim barajını bile geçemeyecek durumda olan bir yapılanma…Geçen seçimde “Cumhuriyet elden gidiyor.” bu seçimde de “Yolsuzluk var.” cümlelerinden başka seçmene bir şey söyleyemeyen bir grup…Herkese “Bir oy çok önemli.” derken geçen seçimde kendi genel başkanlarının o bir oyu bile atmasını koordine edemeyen bir siyasi parti.
 
Seçimden üç beş gün önce bindiğim bir takside radyoda CHP genel başkanı konuşuyordu. Taksici durdu durdu ağabey bu adamdan da bıktık, dedi. "Neden?" dedim. Ağabey tutturmuş bir hırsızlık, yolsuzluk başka bir şey bildiği yok, dedi. İkinci cümlesi bence daha da enteresandı ve işin özü de bu cümlede gizli. “Demek ki 17 Aralık olmasa bunun söyleyecek hiçbir şeyi yokmuş.” dedi.
Düşündüm adamcağız biraz haklı gibi. Sokaktaki adam böyle bakıyor. “Ulan 17 Aralık da olmasaymış, bunun hiçbir planı programı yokmuş.” diye düşünüyor. Herkesin bir şeyler çalmaya ve kuralların etrafından dönmeye meraklı olduğu bir ülkede görülüyor ki doğru da olsa, yalan da olsa birileri hırsızlık yaptı diye yaygara yapmak çok fazla etkili olmuyor.

Mayamız zaten trafikte yol çalmaktan tutun da vergi çalmaya kadar birçok malzeme karıştırılarak yapılmış. Bu malzemelerin karışımından ortaya çıkmış profiller, egemenlerin bir şeyler çalmış olabilme ihtimalleri ile pek ilgilenmiyor. Çok fazla doğru dürüst yaşamaya çalışanlar zaten bu çarkın içinde barınamıyor.

Hadi Ankara’nın doğusunda birçok ilde şu veya bu nedenle %1’in altında oy alıyorsun ama aynı durum İç Anadolu’daki birçok il için de geçerli. Bu özel bir beceriksizliktir ve bu durumun sağlanması kolay değildir. Yıllarca yanlış politikalar güderek uğraşmak gerek bu durumu sağlayabilmek için. Genel başkanının doğduğu, büyüdüğü ili bile kazanamayan bir parti. Rahmetli İnönü, rahmetli Ecevit doğdukları illeri her seferinde kazanırlardı. Onu bile sürdürmeyi başaramayan bir parti.
 
Sağda mı dursam, solda mı dursam diye bir türlü karar veremeyen sonunda bir seçimlik adaylarla yolun ortasında durup her seferinde kamyon altında kalan bir parti. Yıllardır en güzel yaptıkları şey kendi içlerinde birbirleriyle uğraşmak. Kendileriyle uğraşmaktan dışarıyla uğraşmaya halleri yok. Seçmene kendi içlerinde bir birlik olduklarına dair bir his bile vermiyorlar.
İnsanımızı anlamayan ve anlamaya çalışmayan bir parti. Değişiktir bizim insanımız, konu futbol değilse kendine etkisi olmayacak şeyden etkilenmez. Beni bir gün Anadolu’da küçük bir kasabaya davet eden bir arkadaşım “Ağabey gelsene buraya; iki üç gün başını dinlersin; Ankara’nın, İstanbul’un gerçekleri bizim buraları bir milim değiştirmez.” demişti. Gerçekten de Ankara’daki iyi veya kötü gelişmeler, insanların bulundukları merkezlerdeki yaşamlarını ne kadar etkiliyor; bunu iyi anlamak gerekiyor. Büyük şehirlerden alacağım oylar bana yeter diyemezsin.

30 Mart seçimlerinde CHP bir kere daha yenilmiştir. Aldığı oyların en az yarısını da istemeye istemeye veren insanlardan almışlardır. Partiden ihraç edilmiş insanları geri çağırarak, diğer partilerden aday transfer ederek, popüler isimleri aday göstererek ancak bu kadar oluyor.
Halkı anlamayan, hedeflerinin ve amaçlarının ne olduğunu iyi anlatamayan ve bir çok ilde sıfır çeken bir partinin bütün ülkeyi kucaklaması imkansızdır.

Kıl payı noktalarda kesinlikle bir şeyler olmuş olabilir ama genelde sonuçlara büyük bir etkisi olacak bir seçim hilesi olduğunu da düşünmüyorum. Kaybetmeyi alışkanlık haline getiren Cumhuriyet Halk Partisi, bir kere daha kaybetmiştir.
Başbakan çıktı, haklı olarak, biz kazandık, dedi. Kılıçdaroğlu bize kaybettiniz diyemezsiniz, dedi. Bahçeli de biz kazandık, dedi. Demirtaş, Mardin’i bile aldık; kesinlikle biz kazandık dedi.

Herkes kazandığına göre demek ki kaybeden Emin oluyor.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın...