4 Aralık 2015 Cuma

Şaşkınbakkal Köprüsü...

Günaydın dostlar…

Yorgun argın eve gelirken, bir anda kendinizi bir trafik düğümünün içinde bulduğunuz ve altınıza kaçırmaya ramak kalan noktaya Şaşkınbakkal Köprüsü denir. Kim bilir kaç kişi bu köprü yüzünden altına yapmıştır?
 
Her zaman olduğu gibi, burada da sorunun nedeni öküzcükler. Hiçbir uyarıyı dikkate almadan, köprünün altında kamyonuyla beraber sıkışıp kalarak insanların altlarına kaçırmasına neden olan kişileri kısaca "öküzcük" diye tanımlıyoruz.
Şaşkınbakkal’ın birçok artısı vardır. Evden adımınızı attığınızda 5-10 dakika yürüyerek her ihtiyacınıza ulaşabilirsiniz ama bir de herkesin bildiği başa bela bir demiryolu köprüsü vardır. Ne zaman kimin köprünün altında sıkışacağı hiç belli olmaz. Şunu da belirtmek isterim ki, “köprünün altına kamyon sıkışması durumu” öyle kırk yılda bir kere olan bir durum değildir. Aynı gün içinde oraya 3 değişik kamyonun sıkıştığını çok iyi hatırlıyorum.
Gündüzleri de oluyor ama genellikle bu durum hava karardıktan sonra ortaya çıkıyor. Köprüden öce konulmuş olan rezil bir uyarı levhası, hava karardıktan sonra iyice görünmez hale geldiği için; insanlar da köprünün altında sıkışıp kalıyorlar. Sıkışan kamyon bazen lastiklerindeki havayı azaltarak oradan kurtulabiliyor ama bazen de kurtulması saatler sürebiliyor. İşin kötü yanı, orada sıkıştığınız zaman, önünüz, arkanız, sağınız, solunuz her yanınız düğüm olduğu için, hiçbir yöne doğru kaçamıyorsunuz.
Şimdi siz, “Sabah sabah neden Şaşkınbakkal köprüsüne taktı bu?” diye merak ediyorsunuzdur. Taktım, çünkü dün akşam da benzeri bir olay yaşandı. Trafik Bağdat Caddesinde bile felç oldu. Korna sesleri saatlerce bitmedi. Zaten genellikle de öyle oluyor. Burası tıkandı mı, etraftaki bütün yollar felç oluyor.

Aynı durum Avrupa’da, Amerika’da olsa köprüden önce oraya 70 çeşit uyarı koyarlar. Birçok ışıklı uyarı da dâhil olmak üzere her türlü önlemlerini alırlar. Bu nedenle de öküzcüklere çok kızamıyorum. Orada standartların altında bir geçit olduğunu akıllarının ucundan bile geçirmiyorlar. Fazla bir uyarı da olmayınca köprünün altında sıkışıp kalıyorlar.

Köprüden önce boktan bir levhada köprünün yüksekliği yazıyor. İnsanlar bunu göremiyor diye düşünüyorum ama görseler bile bir işe yarar mı ondan da hiç emin değilim. Eminim %90’ı kullandıkları aracın yüksekliğinin ne kadar olduğunu bilmiyordur.

Şaşkınbakkal Köprüsü, bu civarda yaşayanlar için bir sabır testidir. Normal zamanda bile altından 2 aracın zar zor geçtiği bir köprünün, bir de kaza nedeniyle sıkıştığını düşünün. Bu gibi durumlarda uzakta evinizi görürsünüz ama bir türlü ulaşamazsınız.

Seneler içinde bu köprünün altında binlerce araç sıkıştı ama ne bir önlem alındı, ne de bu konuda bir çalışma yapıldı. Sıkışan araç oradan çıkarıldıktan sonra (her konuda olduğu gibi) konu da unutulup gidiyor.
Bu civarda yaşayanların muhakkak başına gelmiştir ama Şaşkınbakkal Köprüsü’nün altında sıkışmak bir gün herkesin başına gelecektir. Sizlere uyarım; bu köprüye yaklaşmadan önce, yeteri kadar benzininiz olduğundan ve sisteminizde yeteri kadar yer olduğundan emin olun…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

2 Aralık 2015 Çarşamba

Amerikalı Yapmış...

Günaydın dostlar…

Bizde yapsan kıyametler kopar ama Amerikalı yapmış.
Şu anda İstanbul uyuyor. Birazdan herkes uyanacak ve düğüm olmuş trafikte işine gitmeye çalışacak. İstanbul’un trafik gerçeği ortada ama yapımız da ortada. Her sabah bu eziyeti çekeriz ama 10 dakika erken yola çıkmayız. Ben olsam bu eziyeti bir sabah çekerim, ikinci sabah daha erken bir saatte yola çıkarım.


“Nasıl olsa acelem yok, işe gidiyorum” ruh hali, insanların her sabah bu eziyeti çekip trafiğin iyice içinden çıkılmaz bir hal almasına neden oluyor.

Amerikalı ne yapmış? Son derece kapitalist bir çalışma yaparak, yollara giriş çıkış fiyatlarını saatlere göre belirlemiş. Nasıl mı? Hemen anlatayım.

Örnek olarak: Adam diyor ki, “E-5 karayoluna sabah saat 7.00 – 10.00 arası girersen bunun bedeli 10 TL’dir”. Bu yola girer girmez, arabalarındaki bizim OGS benzeri cihazlardan bu miktar düşüyor. Arabasında bu cihazdan olmayan da bu yola giremiyor. Borsa gibi, bu fiyat trafik yoğunluğuna göre sürekli değişiyor. Öğleden sonra saat 14.00’de girersen 5 TL, sabaha karşı saat 4.00 gibi girersen 0,50 TL olabiliyor. Bir formül belirlemişler; o formül trafik yoğunluğuna göre fiyatları otomatik olarak belirliyor.

Her şey otomatik olarak ayarlanmış. 10 TL olması gereken bir saatte o gün tesadüfen trafik yoksa o zaman 1 TL’ye de geçebiliyorsunuz. Birçok ana arterde bu tip uygulamalar var. Canın istemiyorsa, aynı yolu E-5’e girmeden Minibüs Yolu’ndan da gidebiliyorsun ama doğal olarak 500 tane ışığa ve çok daha yoğun bir trafiğe maruz kalıyorsun.

Üstelik bu uygulamanın yapıldığı şehirler bizdeki gibi nüfusu 15 milyon olan yerler değil. Genelde nüfusu 500,000’in üzerinde olan her şehirde buna benzer uygulamalar var.
Bir diğer uygulama da: Belirli yollara veya şeritlere girebilmek için aracında en az 2 kişi olması şartı. Yine bizden örnek verirsek, “Sabah saat 6.00 – 9.00 arası TEM’e gireceksen arabanda en az 2 kişi olması gerekiyor” diyor. Tek başına bu yollara giren olursa büyük ceza kesiyorlar. Bazı yollarda da, “sol şeridi kullanabilmek için arabanda en az iki kişi olması gerekiyor” şartı var.
Bunlara benzer birçok uygulama var. Gördüğünüz gibi Amerikalı bir takım önlemler almaya çalışmış. Bizde olsa, hemen zengin fakir edebiyatı yapılmaya başlanıp, söylenmedik laf kalmaz. Televizyonlarda gecelerce açıkoturumlar düzenlenip, devletin zenginleri nasıl koruduğu vurgulanır.

Hızla artan araç sayısı, yönetimleri çeşitli tedbirler almaya zorluyor. Toplu taşıma sistemlerinin olmaması gibi parametreler de bu durumun üzerine tuz biber ekiyor. Hemen belirteyim; Amerika’da da toplu taşıma sistemleri çok zayıf. Birçok şehirde metro sistemleri daha yeni yeni kuruluyor.

İstanbul gibi kontrolden çıkmış şehirler de eninde sonunda bu tip önlemler almak zorundadırlar. Sürekli artan araç sayısını 40 senedir hiç değişmeyen yolların kaldırması mümkün değildir.
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

30 Kasım 2015 Pazartesi

Kedinin Cinsiyeti...

Günaydın dostlar…

Evde bir kedi olduğunu biliyordum. Son zamanlarda arkadaşlarımda sık sık gördüğüm genetik yapısıyla oynanmış, koyun görünümlü, tombul bir kedi olacağını da tahmin ediyordum. Ben biliyordum ama muhtemelen kedi benim geleceğimi bilmiyordu.
 
20 saatlik bir yolculuktan sonra eve vardığımda kedi ortalarda yoktu. Ben de yastığıma sarılıp uyumanın hayallerini kurduğum için, kediyi filan düşünecek halde değildim. Kısa bir sohbetten sonra bavulumu alıp odama çıktığımda, daha odanın ışığını bile açamamışken masanın altından ok gibi fırlayan kedi ikimizin ömründen de birkaç yıl sildi. Elimde bavulumla karanlıkta kala kaldım.

Benim kalacağım odanın saklanmak için çok uygun bir yer olmadığını daha sonra kedi de anladı ama bir kere iş işten geçmişti. Karanlıkta ok gibi fırlayarak üstüme gelen koyun ebatlarındaki kedi beni de korkuttu ama kedi benden daha çok korktu.
Ertesi sabah aşağıya indiğimde, ev sahibi kardeşim, kedinin korkudan çamaşır makinası ile duvar arasında kalan dar alana saklandığını söyledi. Amerika’da malum kimse kimsenin evine ziyarete gitmez. Gece karanlığında kocaman bavullu bir adamın eve gelmesine alışık olmayan kocaman kedinin, kendini daracık bir alana hapsetmesi normaldir diye düşündüm.
Ev sahibi erken yatıyor, erken kalkıyor. Bütün gün ortaya çıkmayan psikopat kedi kardeşim ev sahibi yattıktan sonra ortaya çıktı ve sandalyenin birinin üzerine yatarak beni izlemeye başladı. Ben bilgisayarımda bir şeyler yapmaya çalışıyorum, kedi de gözünü ayırmadan beni izliyor. O an içinden neler düşündüğünü, annemin kulağına gider korkusuyla burada yazamıyorum.

Emin’in yüzünde de şöyle bir ifade var: “Kardeşim madem gece yarısı ortaya çıkacaktın, bütün gün o daracık yerde neden saklandın?". Saklandığı yeri görseniz inanamazsınız. Daracık, kasvetli bir alandan bahsediyoruz. Koca kıçını oraya sığdırıp, bütün gün orada nasıl kaldı ben de bilmiyorum. Gıcık ve sevimsiz bir şekilde bakışsak da ben durumdan memnunum, en azından aramızda bir yakınlaşma oldu.

Sanki bir gece önce bütün gece göz göze bakışan biz değilmişiz gibi, bizim kedi ertesi sabah yine çamaşır makinasının arkasında. Anlayacağınız bir gram yol alamadık. Bir gece önceki bakışmalar, güzel sözler meğer hepsi bir oyunmuş. Ben de saf ve temiz bir Anadolu çocuğu olarak hepsine inandım.

Bütün günü duvara yapışık geçiren kedi akşam ev sahibi yatınca yine ortaya çıktı. Kardeşim deli misin, nesin? Aklından zorun mu var? Yemezler sevgili kedi kardeşim, Emin bu sefer temkinli, ben de mesafeli davrandım. Hatta bir ara gidip ben de çamaşır makinasının arkasına girsem mi acaba diye de düşünmedim değil. O bana baktı durdu ama ben hiç karşılık vermedim.

Bir sonraki sabah kediyi yine saklanmış görünce hiç şaşırmadım. Alıştık artık bu duruma. Akşam yüz ver, sabah tanıma. Öyle olsun ne yapalım. Kedi ne yaptı? Benim durumu yadırgamadığımı görünce, öğlen gibi ortaya çıktı. Hem saklanmak istiyor, hem de ilgi görmek istiyor. Manyak mıdır, nedir? “Ben seni istemiyorum ama sen bana yılışmaya devam edersen iyi olur” ruh hali…
Ben sık sık “ev sahibi” diyerek sevgili kardeşimden bahsediyorum ama aslında evin gerçek sahibi, kedi. Ortalıkta “bu ev benim” edasıyla dolaşıyor.

Bir ileri, iki geri giden ilişkimiz, bu şekilde günlerce sürdü. Bizim kedi canı istediği zaman 1 metre yakınıma kadar geldi, istemediği zaman da gidip bütün günü çamaşır makinasının arkasında geçirdi. Bir gün sevgili olduk, bir gün arkadaş olduk ama kedi benle fare ile oynar gibi oynadı. Her sabah uyandığımda, “Acaba bugün ilişkimiz ne durumda?” endişesi taşıyarak aşağıya indim.
Ben oradayken kedi genelde hiç konuşmuyordu ama bazen de çenesi düşüyordu. Ben konuşmalarını hep iyi niyetle algılıyordum ama belki de “Şu herif gitse de bir rahat nefes alsak” diyordu…

Şimdi size soruyorum dostlar. Günden güne ne yapacağı belli olmayan, bir gün beni seven, bir gün hiç tanımıyormuş gibi takılan, ruh hali günde 13 kere değişen bu tombul kedinin sizce cinsiyeti nedir?
Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

28 Kasım 2015 Cumartesi

İşin Fıtratında Var...

Günaydın dostlar…

Can Dündar’ın yazılarını çok severek takip ettiğim söylenemez. Doğrusunu söylemek gerekirse genelde de okumam. Okuduğum zaman da en azından yarısını anlamam. Benim kafamın almayacağı bir açıdan yazar. Bazı insanların konulara bakış şekilleri ve aktarım şekilleri bir değişiktir. Ben de bu insanların söylediklerinden hiçbir şey anlamam.
 
Bunların hepsi tamam ama son iki gündür yaşananlarla, beğenmediğim veya anlamadığım yazıları aynı kefeye koymam da mümkün değil.

Gazeteci, yazar kardeşim. Araştırır, bulur ve yazar. Bulmaması gereken bir takım gizli bilgilere ulaşıyorsa bence ilk önce bu bilgilere nasıl ulaştığı sorgulanmalıdır. Birileri bu bilgileri sızdırıyor ki, adam da yazabiliyor. Benim gözümde, bilgileri deşifre edenler, yazan gazetecilerden 100 kat daha fazla suçludur.
Yazma kardeşim, bunlar devlet sırrı…

Birilerine yardım ettiğim zaman ben de ortalara çıkıp yaygara yapmayı sevmem ama bir şekilde duyulur ve yayılırsa da, “Neden bunları yaydınız ulan?” diyerek gidip insanları dövmem. Duyulmasa iyi olurdu ama duyulduysa da dünyanın sonu değil.

Aynı pencereden baktığımız zaman, Türkmenlere insani yardım malzemesi götüren TIR’ların deşifre olmasından neden bu kadar rahatsız oluyoruz? Gösteriş yapılarak yapılan yardımı ben de hiç sevmem ama bir şekilde ortaya çıkarsa da kıyameti kopartmam.

“Yardım yapıyoruz” diye yaygara yapmayalım ama yardım malzemesi taşıyan araçlardan söz etmek neden ülke menfaatlerine aykırı bir devlet sırrı olsun? Bu konuyu yazanları, çizenleri vatan haini ilan etmek nedendir? Yaşananlar bu kadar büyük bir hâl alınca, insanın aklına “Acaba bu TIR’lar insani yardım malzemesi değil de, başka bir yerlere, başka bir şey mi taşıyordu?” sorusu geliyor.
CCI’da çalışırken, çok sevdiğimiz, denetim bölümünde çalışan bir arkadaşımız öğlen yemeklerinde, boş sohbetlerde duydukları da dâhil olmak üzere duyduğu her şeyi denetim raporuna yazardı. “Neden böyle yapıyorsun?” dediğimizde de, “Benim görevim bu, hangi ortamda nasıl duyduğum hiç fark etmez” derdi.

Gazeteciliğin de böyle bir meslek olduğunu düşünüyorum. Haber almak için, bir şeyler aktarabilmek için savaşların ortasında canını ortaya koyan adam, öğrenebildiği her haberi yazar. Gazetecilik yürek işidir. Yüreği olmayan insan, ne habere ulaşabilir, ne de ulaştığı haberi paylaşabilir.

Birçoğumuzun gitmeye cesaret edemeyeceği ortamlardan onlar canlı yayın yapıyorlar. Etrafında bombalar patlarken, mermiler uçuşurken kameralara haber anlatmaya çalışmak her babayiğidin harcı değildir. “Haber neredeyse ben oraya giderim” diyebilen cesur gazetecileri bir kere daha saygıyla selamlıyorum.

Tamam, yardım ediyoruz diye böbürlenmeyelim ama tesadüfen insani yardımlarımız ortaya çıktı diye de bu kadar sinirlenmeye gerek yok. Sonuçta zor durumda olanlara yardım etmek hepimizin en insancıl değerlerinden biridir.
Konu her ne olursa olsun; araştırdığını, bulduğunu yazmak gazeteciliğin fıtratında var…

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

27 Kasım 2015 Cuma

Cell Phone Lot

Günaydın dostlar…

Sabahın ilk ışıklarıyla beraber hemen bir itirafta bulunayım. Benim de birilerini karşılamak için zaman zaman havaalanı yolunun kenarında beklediğim olmuştur.
 
Gelen yolcularını karşılamak için yol kenarında bekleyen insanları hepiniz görmüşsünüzdür. İnsanların buralarda beklemesinin en büyük nedeni havaalanı park alanlarının son derece pahalı olmasıdır. Bir diğer nedeni de bu parklara girip çıkmanın zorluğudur.
Para ödemekten kaçınan bir insan değilim ama dışarıda bekleyip gelen yolcuyu kapının önünden almak gerçekten de çok kolay oluyor. Parka gir, bilet al, bavulları arabaya kadar sürükle, bilet öde gibi işlerle de uğraşmamış oluyorsunuz. Hemen belirteyim, havaalanlarındaki park alanlarının pahalı olması sadece bizim ülkeye özgü bir durum değil. Genelde de dünyanın birçok şehrinde bu alanlara park etmenin bedeli yüksek oluyor.

Buralarda beklemek iyi hoş ama riskleri de var. En son Sabiha Gökçen Havaalanı'nın dışında beklediğimde arabaya gelmeyen satıcı kalmadı. Ne sattıklarını bile bilmek istemeyeceğiniz tipler, gece boyunca arabaların arasında dolaşıp durdular. Gecenin karanlığında karşınıza her an her şey çıkabilir.

Sokaklara park etmeyi akıl eden tek millet biz miyiz? Bir tek biz değiliz. Her millet bu işin maddi ve manevi açıdan çok daha kolay bir yol olduğunu fark etmiş durumda. Amerikalılar da bunun farkındalar. Onlar da bir müddet sokaklarda beklemişler ama daha sonra vatandaşına hizmet etmeye meraklı olan devlet, onlar için bir bekleme alanı yaratmış. Adına da “Cell Phone Lot” demiş.
Burada iyi anlamamız gereken konu, devletlerin olaya bakış açısıdır. Biz de, polis gelip zaman zaman insanları oradan kışalarken, orada devlet bu soruna bir çözüm getirmiş. Polisin yol kenarından kovduğu insanlar havaalanı içinden bir tur atıp yonca yaprağından dönüp yine aynı yerlerine park ediyorlar. Bu durum da havaalanı içinde gereksiz bir trafiğe ve benzin israfına yol açıyor.

Amerikalı hizmeti verir ama kurallarını da koyar. Bu alanlarda en ufak bir güvenlik olmadığını ve herkesin kendi sorumluluğunda buraya park etmesi gerektiğini baştan belirtmiş. Kapıda bir memur olsa da güvenlikçi değil. Bir diğer konu da, bu alanlarda en fazla bir saat kalınabiliyor olması. Buraya park etmek ücretsiz ama bir saatten fazla kalırsanız en pahalı park fiyatından ücrete tabii oluyorsunuz. Hiçbir türlü ticari araç bu parklara park edemiyor.

Bizde böyle bir alan yapsan, iki gün sonra kamyon park alanına dönüşür. O yüzden de ticari araçların girmesi yasaklanmış. Bu yasağa gişedeki memurun eşi, dostu, akrabası da dâhiller.

Buraya park eden insanlar arabalarının içinde oturmak zorunda. Arabanı park edip yok olmak yasak. Arabayı terk etmek demişken, bu parkta tuvalet de yok. Şartlar hemen hemen yol kenarındakinin aynısı.
Adam hizmetini veriyor. Yol kenarındaki çirkinliği ve kaza riskini bu şekilde önlüyor. Verilen hizmeti takdir etmek ve ona göre uygun davranmak da vatandaşa kalıyor.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

10 Kasım 2015 Salı

Betondan Gurur

Günaydın Dostlar,

Sabah sabah okuduğum bir haber, bana bugünlerde en büyük gururumuzun beton olduğunu düşündürdü. Bilmiyorum dikkat ediyor musunuz ama televizyonlarda, meydanlarda ağzını açıp da süper bir şeyler yaptığını anlatmaya çalışan herkesin tek bir konusu var; beton.
 
Şunu başardık, bunu başardık konuları gidiyor gidiyor en sonunda da betona saplanıp kalıyor. Ne zaman devlet büyüklerimiz yaptıkları icraatları anlatsa hep betonun marifetinden söz ediyorlar.
Beton marifeti ile yapılan yollar, köprüler, tüneller, havaalanları, stadyumlar, çirkin binalar, gökdelenler; hayatımızın en büyük gurur kaynağı oldular. Siz hiç bir devlet büyüğünün konuşma yaparken “Hamdolsun mikroçip üretiminde artık dünya birincisiyiz.” gibi bir cümle kurduğunu duydunuz mu? Ben de duymadım.

“Allaha şükürler olsun, bu yıl dünya zeytin üretiminde ikinci sıraya çıktık.” gibi bir cümle de çok güzel olurdu ama böyle bir cümle de duyamayız. Neden mi? Zeytinlikler beton oldu da ondan.

Dikkatle dinleyin. Sizde göreceksiniz ki gurur dolu marifetlerimizin hepsinin yolu betondan geçiyor. Beton dökmekten toprağın ağırlık dengesini bozduk. Batı Anadolu’ya dökülen milyonlarca ton beton, Doğu Anadolu’da Ağrı Dağı’nın 13 cm yükselmesine neden oldu.

Devlette durum böyle de özel sektörde farklı mı? “Farklı” diyebilmeyi çok isterdim ama orada da en büyük marifet beton dökmek.

En yakınımızdan bir örnek vererek Fenerbahçe’ye bakalım. Başkan ne zaman bir konuşma yapsa hep döktüğü betonları anlatıyor. “Ankara tesislerini yaptık.”, “Topuk Yaylası tesislerini yaptık.”, “Fenerbahçe Stadyumu’nu yaptık.”, “Villalar yaptık.” cümleleri dışında bir şey duyamıyorsunuz.
Sportif başarılar ile ilgili cümleleri artık hiç duyamaz olduk. Herkesin dilinde “betondan gurur” cümleleri dolaşıyor. İşin en ilginç yanı da bu konuda en çok gururlanan kardeşlerimiz, muhtemelen bu betondan gururdan en az yaralanacak olanlar. Bir Allah’ın kulu da çıkıp “İyi güzel ama bu beton yarışının bana tam olarak ne faydası var?” demiyor. Sanki yapılan villalarda veya 52 katlı apartmanlarda o oturacak.
Betonu dökersin, bir şeyler yaparsın ama bunlar genellikle bir getirisi olmayan, ölü yatırımlardır. Beton yatırımları geri dönüşten ziyade gereklilik veya hizmet için yapılır. Sen bir yerlerde ağaçları kesip beton döktün diye ülkeye para yağmaz. Dünyanın en yüksek binasını yapmak hiçbir ülkeye sınıf atlatmaz.

Yapılanların gerekliliğini takdir ederken ne getirip ne götürdüklerini de iyi anlamamız gerekiyor. Bir binaya baktığımız zaman, kendi kendimize şu soruyu soralım. “Bu binanın bana ve çevreme ne yararı oldu, ne zararı oldu?”. Bu sorunun cevabı netse o zaman betondan gururumuzu cebimize koyup evimize gidebiliriz.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…

9 Kasım 2015 Pazartesi

Anadolu Çocukları Nerede?

Günaydın dostlar…

Anadolu çocukları kayboldu. Evet dostlar, doğru okudunuz, gerçekten de Anadolu çocukları kaybolmuşlar. İşin acı tarafı, nerede olduklarını da kimse bilmiyor. Etrafımızda bizden başka herkesin olduğu günlerde, bizim çocuklar kalabalığın içinde kaybolup gitmişler.
Türkiye'de iş yapan yabancı şirketlerin bütün üst düzey yönetici pozisyonlarını yabancılarla doldurmasına alışmıştık ama görülüyor ki durum düşündüğümüzden de vahim. Bu topraklardan iyi bir üst düzey yönetici çıkmayacağına inanan şirketler büyük bir hızla ülkeyi ex-pat cenneti haline getirmeye devam ediyorlar.


Yöneticiler tamam. Bizim çocuklarla evlenen yabancıların özel okullarda yabancı dil öğretmeni olmalarını da kabul etmiştik ama yolcu uçaklarımızın yarısının yabancılar tarafından kullanıldığını bilmiyorduk. İşsizlikten kıvranan, 80 milyonluk bir ülkenin birkaç bin tane pilot yetiştirememesi ne kadar acı bir durum.

Doğduğumuzdan beri futbol takımlarımızda 3-4 tane yabancı oyuncu görmeye alışmıştık ama bugün bu sayının 14 olduğunu biliyor musunuz? 11 kişilik takımlarda, 14 tane yabanı oyuncu oynuyor. Anlayacağınız, yedekler bile yabancı. Bu arada hemen şunu da belirteyim, yerli diye oynayanların %75’i de gurbetçilerimiz.

Tabi ki, olay sadece futbolcularla sınırlı değil. Teknik direktörler, sportif direktörler, antrenörler, masörlerin de birçoğu yabancı.

Basketbolda da durum çok farklı değil. Dün akşam Fenerbahçe – Banvit maçını izliyordum, sahada bir tane yerli oyucu yoktu. 10 tane yabancı kendi aralarında maç yapıyor, bizler de eğleniyoruz. Tam petrol şeyhlerine döndük.

Sizlerin de bildiği gibi voleybolda da durum aynı. Takımlar baştan sona yabancı oyuncular ve teknik adamlarla dolu. Voleybolun tek farkı, kuvvetli altyapısı olan takımlar sayesinde yerli oyucuların da yetişiyor olması. Diğer iki branşta artık yerli oyuncu da yetişmiyor.
Hadi diyelim ki, spor ve iş dünyası ayrı bir konu ama şehirlerimizde de durum çok farklı değil. Ruslar Antalya’da yaşıyor, Almanlar Alanya’da, İngilizler Marmaris’te ve liste bunun gibi uzayıp gidiyor. Tatile gelmiş insanları kastetmiyorum, sözünü ettiklerim gerçekten de bu şehirlerde yaşıyorlar. Nasıl ve niye buralarda yaşama izni alabiliyorlar, onu da Allah bilir.

Ülkeyi dolduran yabacılardan söz ederken kesinlikle Suriyeli dostlarımızdan söz etmiyorum. Onlar, büyüklerin oluşturduğu rezilliğin bedelini ödeyen yersiz yurtsuz kalmış talihsiz insanlar. Allah kimseyi o duruma düşürmesin. İş dünyasına onların da etkisi olmuyor değil ama yapacak bir şey yok. Yanlış politikaların bedelini hep beraber ödüyoruz.

Saat 5.00 gibi televizyonu açıyorum, karşıma evlenme programları çıkıyor. Hem de öyle bir iki tane filan değil. İnanmayacaksınız ama o saatlerde en azından 7-8 tane evlenme programı var. Bu tip bir program sunmayan bir tek Emin kalmış. Bu programlarda kimler var? Orası da İran’dan ve Orta Asya Cumhuriyetleri’nden gelen dostlarımızla dolmuş. Evlenmek bahane birçoğunun tek bir amacı var, o da Türkiye’de yaşamak. İkinci amaçları da bu programlar sayesinde bir şekilde meşhur olmak.

Bizim ülkenin bir garip tarafı da, gelenin yerleşiyor olması. Adam futbol oynamaya geliyor, 6 ay futbol oynuyor; sonra da 60 sene burada yaşıyor. Boğaz’ın havasını teneffüs eden bir daha geri gidemiyor.
Danışmanlık şirketleri, eğitim verenler, iş bulanlar zaten hepsi tepesine kadar yabancılarla dolu. Hepimizin evlerinde kullandığı yardımcılar da ayrı bir konu. Bir ara bizim ülkede Moldovya’dan daha çok Moldovyalı vardı. Şimdi pek kalmadı. Neden mi? Zenginleştiler de ondan. Biz de her gün koyun sayar gibi artan işsizlik rakamlarını sayıyoruz.

Sevgili dostlar, bu örnekler daha da çoğaltılabilir. Bu durumun bir kısmını kendimiz yarattık, bir kısmını da yanlış politikalar neticesinde büyüklerimiz yarattı. Her zaman söylediğim bir sözüm vardır; “Mızmızlanarak elinizdeki işleri kaybetmeyin, sonra aynı işi başkaları yapmaya başladığı zaman çok ağlarsınız”.
Konu her ne olursa olsun, yaptığınız işi iyi yapın, kaliteli yapın; kimse de daha iyi yapanını aramak zorunda kalmasın.

Sağlıklı kalın, mutlu kalın…